Son İletiler
#91
Müzik / Gökuşağının ritmi Bölüm 22 - ...
Son İleti Gönderen Nesly Su - 09 Ara, 2025, 05:51 Ö.S...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.
Her hikâye gibi yarım kaldık biz...
Bölüm 22
O sırada telefonuma bir bildirim düştü.
Sedef Hocadan.
Sedef Hoca'nın emekli olmasının ardından, hâlâ üzerimizde olan uzattığı elleri sayesinde yalnız olmadığımızı hissetmek biraz buruk bir sevinç yaşatıyordu bana. O artık okulda değildi, ama onun sesi, onun sabırlı gülümseyişi hâlâ koridorlarda gibiydi. Bazen kayıt odasının köşesinde duran o eski sandalyesine gözüm takıldığında, sanki her an kapıdan içeri girip "Kızlar, buradayım, devam edin," diyecekmiş gibi hissediyordum. O olmadan kendi kararımızla yolumuza devam etmenin doğru olup olmadığının muhasebesini çok yaptık kızlarla. Bir yandan özgürleşmenin gururu vardı içimizde, artık neyi, nasıl yapacağımıza biz karar veriyorduk. Ama diğer yandan, bir şey eksikti sanki bizi bir arada tutan o görünmez ip, bir anlığına gevşemişti. Devam etmenin doğru olduğu gerçeği ağır basmışken içimizdeki boşluk çok fazla hissettiriyordu... En çok da bana. Ama belli etmemeye çalışıyordum. Shera her zamanki gibi dışarıdan güçlü görünüyordu, gitarını sırtına asıp "Bizim dönemimiz yeni başlıyor," diyordu ama ben onun da gözlerinde bir kırılma görüyordum bazen. Duygulum ise enerjisini müziğe sarmıştı. Bizden daha tecrübeli olmasına rağmen, "Hoca bizi zaten bu yüzden yetiştirdi, yarım kalmamamız için," derdi, ama bunu söylerken sesindeki titremeyi saklayamıyordu. Ben ise içimdeki sessizliği bastırmak için defterime notalar karalıyor, kimi zaman o notaların arasına kelimeler gizliyordum. Kelimelerden biri hep aynıydı, "Devam."
Bir akşam, Shera'nın evinde toplandığımızda konu yine oraya geldi. Masada yarısı içilmiş kahveler, dağınık notalar ve Sedef Hoca'nın gönderdiği son sesli mesaj vardı. Kısa ama yürek burkan bir mesajdı, "Kızlar, ben artık uzaktan izleyeceğim sizi. Ama unutmayın, müzik sadece ses değil, yürek işidir. Yüreğinizdeki sesi kaybetmeyin." Mesaj tekrar okuyunca başımı kaldırıp ikisine baktım. "Okul müdürünün, yani Buse Hoca'nın emeklilik kararında bir payı var mıdır sizce kızlar?" dedim. Sesim biraz yorgun ama meraklıydı. Aslında cevaplardan çok, duymak istediğim bir şey vardı, her şeyin hâlâ kontrolümüzde olup olmadığı hissi.
Duygulum
Yani... albüm çalışmalarımızdaki gergin havayı fark etmeyen yok. Aralarında bir problem vardı, ama galiba bunu hiç öğrenemeyeceğiz.
Shera
Evet, bir keresinde Buse Hoca'nın 'Seni ben getirdim buraya gibilerinden bir şey demişti Sedef Hoca için?' dediğini duymuştum. Ya da öyle bir şeydi işte... Amaaan neyse ne. Zaten bazen her şeye fazla karışıyordu. İlk zamanlar epey gıcık oluyordum açıkçası. Gittiği iyi oldu, şimdi kafamıza göre takılırız.
Duygulum
Yani hocanın hiç mi yardımı olmadı bize, onu mu demeye çalışıyorsun?
Shera
Yok, öyle değil de... bana uymuyordu tavırları, o kadar.
Nesly
Ben öyle düşünmüyorum Shera. Şu iki albümdeki dağınık tavrımızı o derleyip toparladı. Kendi adıma söylemek gerekirse, minnettarım kendisine.
Duygulum
Katılıyorum sana Nesly.
Shera
Biz daha iyisini de yaparız, merak etme.
Aramızdaki sessizlik bu kez daha farklıydı ne vedaydı, ne de kırgınlık. Sanki herkes, kendi içinden geçenleri notaların arasına gizlemişti. "Devam edelim mi?" dedim. Duygulum gülümseyerek. "Hoca duysa 'neden duruyorsunuz ki' derdi." Shera başını salladı, "O zaman... kaldığımız yerden değil, hissettiğimiz yerden başlayalım." Eğer tek başımıza becerebilirsek kayıt cihazının kırmızı ışığı bir kez daha yanıp sönecekti. Belki bu sefer hoca yoktu, ama sesi kalbimizin bir yerinde hâlâ bize yol gösteriyordu sanki.
Okulların açılmasına az bir süre kalmıştı. Son iki haftaya girerken, bütün yaz boyunca albüm çalışmalarına o kadar odaklanmıştım ki, aile fertlerini bile kendime esir etmiştim. Ne köye gidebilmiştik, ne de söz verdiğim gitar taksitlerini ödeyebilmiştim. Annemle aramızdaki kırgınlıklar rafa kalkmıştı artık. Babam ise, bu hâlimi ve vizyonumu takdir etmekten başka çaresi yokmuş gibi davranıp, tüm gitar taksitlerimi kendi ödemişti sağ olsun. Biz, Sedef Hoca'dan kalan boşluğu içimizde yavaş yavaş sindirirken, çoktan başladığımız yeni kayıtlar için harıl harıl çalışıyorduk. Bir yandan da ikinci albümün aldığı tepkileri izliyor, arada sırada gelen mesajlara cevap verip kendimizle gurur duyuyorduk.
Shera bazen, "Biz bu şarkılardan hiçbir şey anlamadık, ne yapmış bu ergen tayfası böyle?" gibi olumsuz yorumlara takılıp balıklama dalıyor, grubun moralini biraz negatife çeviriyordu. Ama genel anlamda hepimiz, anlaşıldığımızı düşünüyorduk. Çünkü biliyorduk ki, bizi gerçekten dinleyenler notalar arasındaki hikâyeyi duyuyordu.
Arada, ilk albüm formatında daha melodik şarkılar yapma telaşına girdiğimiz de oluyordu. Shera da bu tepkilerden nasibini almış olacak ki, o sert riff yazma mizacından biraz olsun taviz verecek gibiydi. Para, her zaman ikinci plandaydı bizim için. Sohbetlerimiz arasında arada açılıp kapanan bir konuydu sadece. İki albüm ve birkaç demonun ses getirmiş olmasına rağmen, grup olarak hâlâ maddi anlamda bir başarı yakalayamamıştık. Bu da dışarıdan bakıldığında bizi biraz "silik" gösteriyordu belki ama içimizde fırtınalar kopuyordu. Bunu aşmanın yollarını, bizden daha tecrübeli olan Duyguluma danışan ilk kişi Shera olmuştu. Ne var ki, henüz bir sonuca varılamamıştı. O belirsizliğin gölgesi Shera'nın yüzüne bile sinmişti, arada göz ucuyla bana bakar, sonra notalarına geri dönerdi. Ben ise bu mevzulara hiç takılmıyordum.
Sevdiğim işi, sevdiğim insanlarla yapıyordum, benim için tek misyon ve kazanç buydu.
Yerel bir dergide küçük bir yazı çıkmıştı, "Bu kızlar bir harika... Şarkı yapmakta üzerlerine kimseyi tanımıyorum." Bu cümle bile bizi motive etmeye yetmişti o an. Satır arasında geçen, "Bir yıl içinde iki demo kaydı ve iki albüm yayınladılar," ifadesi ise gururumuzu iyice okşamıştı.
Aslında ekip olarak ciddi sınavlardan geçmiştik biz. Grup olmanın dinamikleri, dışarıdan kolay görünen ama yaşarken öğreten şeylerdi.
Kavgalar, küslükler oluyordu elbette ama kimse uzatmıyordu artık. Tam tersine, her tartışma bizi biraz daha kenetliyor, şarkılarımızın sürekliliğini ve üretkenliğimizi perçinliyordu.
Olayımıza artık Sedat da dâhil olmuştu ve bu, işimizi son derece kolaylaştırmıştı. Gönderdiği şiirleri, kendi tarzımıza göre düzenleyip bir forma sokmak artık alışkanlıklarımızdan biri hâline gelmişti. Ben de zaman zaman şiirler yazıp albüme destek oluyordum ama asıl yük,
melodiyi çıkarmaktaki ustalığıyla beni ve Duygulumu bile geride bırakan Shera'nın omuzlarındaydı. Duygulumun ritmik dehası da işin üstüne eklenince, geriye sadece notalar arasında hepimizin kayboluşuna şahitlik etmek kalıyordu.
İkinci albümün şahidi olan okuldaki kayıt odamızı hiç bozmamıştık. Sırf bu yüzden bile kaç kez okul müdüremiz Buse Hoca'nın yanına gitmişliğimiz vardır. Okulda biz, Buse Hoca ve bir de müdavimimiz Güvenlik Ahmet Abimiz vardık. Her seferinde, bizi görünce gülümseyip
"N'aber sazcılar?" demekten geri kalmazdı Ahmet Abimiz canımız ciğerimiz.. Buse Hoca ise her bizi gördüğünde aynı cümleyi söylerdi,
"O oda için başka planlarım var, okul açılana kadar ne yapacaksanız yapın, sonrasına bakarız." Biz yine de umudumuzu kaybetmemeye çalışıyorduk hep. Çünkü o oda sadece bir kayıt alanı değildi bizim için her şeyin devam etmesini düşündüğümüz yerdi.
Sanki arkamızdan atlı kovalarcasına, peş peşe yaptığımız şarkıların esiri olmuş gibiydik. Her yeni kayıt, bir öncekini geçme telaşına dönüşüyordu. Belki de bu yüzden, üzerimizde hep o görünmez acele vardı bitmeyen bir koşunun, nefes nefese süren bir tutkusuydu bu.
Okul başlayana kadar olan süreci en iyi şekilde değerlendirmekti tek gayemiz. Ya da en azından ben öyle düşünüyordum. Diğerlerinin gözlerinde sadece müziğin ışıltısı vardı, ama ben, o ışığın altında yaklaşan bir gölge hissediyordum hep. Dersler başladığında başka bir dünyanın kapıları aralanacaktı benim için. Evet, müzik hayatımın merkezindeydi, notalarla düşünür, akorlarla nefes alır olmuştum.
Ama bir yanım da biliyordu, iki dünyayı bir arada taşımak, kolay olmayacaktı. Yine de o günlerde kimseye belli etmemeye çalışıyordum bu yorgunluğu. Çünkü her şeyin, o telaşın bile, bir anlamı vardı. Biz birlikte müziğe sığınmıştık ve sığındığımız yer, bazen en çok bizi yoran yer oluyordu.
Böyle böyle biriktiriyorduk her şeyi. Yaşadıklarımızı, sevinçlerimizi, kırgınlıklarımızı hepsini satır aralarına gizliyorduk. Bir nevi defter değil, bir hafıza yazıyorduk aslında. Çünkü yaşadıklarımız, çoğu zaman en büyük esin kaynağımız oluyordu. Sedat'ın gönderdiği şiirler, bizim iç dünyamızla birleşince yavaş yavaş bir bütünün parçaları hâline geliyordu her şey. Grup olarak yaşadıklarımız, bizi biz yapan tüm o çatışmalar, tabiri caizse vücut bulmaya başlamıştı yeni projemizde yine. Henüz ilk adımlarını attığımız bu proje, karamsar bir havanın içinde doğuyordu sanki. Ama ben o karanlığı kabullenmek yerine, çaremi yine yaşadıklarımda, çevremdeki küçük ayrıntılarda arıyordum.
Bazen yıkılan hayallerde, barışan dostluklarda, ya da bir limonlu yeşil çay fincanının sessizliğinde bile bulabiliyordum kendimi. Neler yaşamamıştım ki bir yıl boyunca. Savaşlar, ayrılıklar, küskünlükler, barışmalar, hatta bir keresinde evlendiriliyordum bile. Hepsi birbirine karışmıştı. Kendimi bazen dipsiz bir kuyunun içinde buluyordum. Evet, öyleydi işte son bir yıl, tam anlamıyla bir uçurumun kenarında gidip geçmişti. Ama o uçurumun kenarında, benden bizden yeni bir şeyler yeniden doğmaya çoktan başlamıştı. Galiba müzik, benim kaçtığım ve sığındığım bir limana çoktan dönüşmüştü.
Yine başlıyorduk işte...
Ama eksik ama tam, yine aynı heyecanla, aynı bilinmezliğin ortasında. Tecrübe dediğimiz o ince çizgi, artık bizim için bir pusula olmuştu.
Her notada, her sözde, geçmişin izleri gizliydi. Şimdi o izleri yeniden bir araya getirip, bakalım bu kez gerçekten yoluna koyabilecek miydik her şeyi?
Shera
Aslında... bu sefer daha melodik bir alt yapı düşünüyorum. Ne dersin, Duygulum?
Duygulum
Olabilir. Sen melodiye başla, ben devamını getiririm.
Nesly
Kaydı başlatıyorum...
Kayıt ışığı yanar yanmaz sustuk... Shera'nın parmakları gitarın tellerinde kayarken, odanın içi ince bir tınıyla doldu. Sanki sabahın ilk ışıkları, notalara dönüşüp odaya doluşmuştu. Duygulum bagetlerini usulca trampetin üzerine bıraktı, bir nefes aldı ve yavaşça ritmi örmeye başladı.
Ben mikrofona yaklaştım. Henüz şarkı sözü yoktu sadece nefesim, kalp atışlarım ve müziğin o çiğliği kulaklarımızı doldurmaya başlamıştı.
Arada Shera başını kaldırıp,
Shera
Nesly? Bu sesi... Sedat'ın şiirlerinden birine uyarlayabilir miyiz?
Nesly
Evet... ama hangisine?
Duygulum
Fark etmez. Hangi şiirden başlasak da, sonu yine aynı yere çıkacak.
Shera
Sona mı?
Nesly
Hayır en başa.
Kaydın kırmızı ışığı hâlâ yanıyordu, ama odada konuşan artık sadece müzikti. Her bir nota geçmişe uzanıyor, her vuruş bizi eski bir sahnenin içine çekiyordu. Sanki "Adını Söylemeden"in bittiği yerde değil, tam başladığı yerdeydik yeniden. Shera melodiyi yumuşattı.
Shera
Bu tını... Evine Dönemeyenlerin Sessizliği'ne benziyor.
Duygulum
Belki de dönemedikleri yer, biziz.
Nesly
Ya da hiç gitmediler.
Bir süre çaldık. Hiçbirimiz ne kadar sürdüğünü hatırlamıyoruz, sadece o anın içinde kaldık. Kaydı durdurduğumda sessizlik ağır ama huzurluydu. Yorgun ama huzur vardı içimizde. Bir rutinin parçaları değildik ve herkes bu durumdan son derece mutlu görünüyordu.
Duygulum
Bu... yeni albümün ilk parçası olabilir.
Shera
Ya da son parçası.
Nesly
Belki ikisi de. Kameraya benzeyen küçük kayıt cihazı hâlâ yanıyordu, kırmızı ışığı kalbimle aynı ritimde yanıp sönüyordu. Her şey rutin bir havada, daha sakin cereyan ediyordu sanki. Ne bir acele, ne de bir telaş yoktu hiç birimizde. Ama o sakinliğin içinde tuhaf bir durum da vardı sanki yılların emeği, yorgunluğu değil de, bir şeyleri artık gerçekten başaran üç kızın profesyonelleşmiş hâliydi bu. Her hareketimiz ölçülüydü, kabloları bağlarken bile konuşmadan anlaşıyorduk. Herkes ne yapacağını ve sorumluluğunun farkındaydı.
İlk şarkımız "Bu Şehir Beni Boğuyor"du, Sedat'tan gelen o şiiri ele almıştık. Boğulan aslında insan mıydı, yoksa şehir mi? Kafamda hep aynı soru dönüp duruyordu. Bir şehri yaşanmaz kılan kalabalık mıydı, yoksa yalnızlık mı? Şehrin karmaşasında kaybolmayı bir alışkanlık hâline getiren insanları düşündüm. Belki de en çok, o kayboluşun içinde buluyorduk kendimizi. O şarkının hikâyesi bende hâlâ tazeydi. Dost Meclisi'nde Temmuz ayında verdiğimiz o konser dolayısıyla. Kocaman şehrin içinde ilk kez sahneye çıktığım gündü o. Kalabalık, ışıklar, yankılanan sesler ve de hızla heyecandan atan küçücük bir kalp. Bir yandan büyülenmiş, bir yandan da içten içe boğuluyordum. O karmaşayı hissettiğim an, döndüğümde yazdım o şiiri ve hiç düşünmeden albüme koymaya karar verdik. O şiir, farkında olmadan ikinci parçaya bir köprü olmuştu. Sözler birbirine dolanıyor, tınılar birbirini tamamlıyordu. Bir şehrin boğduğu insanın hikâyesi, bir başka şarkının doğumuna neden olmuştu.
Shera
Senin o şiirin var ya... Albümün kalbi o olacak bence.
Nesly
Niye ki? Sanki, kendi yazdığım sözlerin neden bu kadar önemli olduğunu unutmuş gibiydim.
Shera
Komik geliyor sözleri çünkü.
Nesly
Ritmik ve heyecanlı bir melodiyle harmanlayalım o zaman.
Duygulum
Dave Lombardo gibi çalabilirim istersen, Shera.
Nesly
Ben gülmemek için dudaklarımı ısırdım. O kadar da abartmasak mı ki...
Shera
Oooo... süper olur da, şiiri o sound'a uydurabilir miyiz, asıl mesele o.
Duygulum
Tabii ki de hayır... Şaka yaptım ben. Ama veriyorum ölçüyü, siz geriden takip edin.
O an, bagetlerin havaya kalkışıyla birlikte baterideki ilk vuruşlar başladı. Zemin titreşti, sanki uzun süredir uyuyan bir şey uyanıyordu. Shera'nın gitarı araya girdi, ben de not defterimi kapatıp mikrofona doğru yaklaştım. Alt yapısı, işte böyle başlamıştı o şarkının.
Çok eğlenceli gelmişti melodisi bir anda. Şarkının ilk melodisi belirirken ben de sessizce köşeye çekilmiş, o sözleri yazdığım günü düşünüyordum. Ankara'nın o bunaltıcı yaz sıcağında, gri binaların arasına sıkışmış bir günün karamsarlığıydı aslında ilhamım.
Şehrin karmaşası, insanların birbirini itekleyerek bindiği ego otobüsleri, balık istifi dizilmiş yüzler, her biri başka bir hayalin peşinde ama aynı yöne sürüklenen kalabalıklar. Camdan dışarı bakarken hissettiğim o boğulma duygusu. İşte o an içimde bir kıvılcım yakmıştı. "Biraz ilerler misiniz?" demişti bir bayan avazı çıktığınca bağırarak. O cümle bir anda şiirin ilk dizesine dönüşmüştü. O gün, kalabalığın arasında görünmez olmanın ne demek olduğunu öğrendim. Belki de o yüzden bu şarkı, hem benim için bir çığlık hem de bir itiraftı. Korkutucu kalabalıkların arasında kendimi kaybetmemek için yazmıştım, şimdi ise o satırlar Shera'nın gitarında, Duygulum'un ritminde yeniden hayat buluyordu.
"Biraz ilerler misiniz? Diye bağırdı biri, Ama nereye ilerleyelim? Dolmuş zaten otobüsün her yeri"
Hele ki o yaz günü...
Güneş tepede olsa bile Ankara'nın üzerindeki kasvet hiç dağılmıyordu. Sanki gökyüzü bile memur kentiyle aynı ritimde soluk alıp veriyordu, düzenli, tekdüze, ama içten içe boğucu. Sedat, o hâli o kadar güzel yakalamıştı ki kendi şiirinde, ilk dizesi hâlâ kulağımda çınlıyordu,
"Soluk ve gri Ankara göğü..."
Ne kadar sade bir ifade, ama o kadar doğruydu ki. Sonraki dizeleri okurken sanki şehrin içinden değil de, şehrin kalbinden sesleniyordu bize,
Başkentte sabahlar hep bir telaş,
Kahvaltı niyetine edersin trafikte savaş
Gri binalar, gri yollar, gri hayat
Ama bizde umut var,
Bu da bir nevi sanat.
O karamsarlığın içinde bile bir umut kırıntısı bırakmayı başarmıştı Sedat. Belki de onun bu hali bize iyi geliyordu. Çünkü biz o an müziğe sığınarak nefes almaya çalışan üç genç kızdık. Her birimiz kendi "gri göğümüzün" altında, yine de bir melodiyle renk katmaya çalışıyorduk hayata.
Nesly
Düet şeklinde yapalım bunu... Yine Sedat bize destek olsun, kızlar.
Duygulum
Aklından geçen ne var peki?
Shera
(kaşlarını kaldırarak sessizce bakar o an) ???
Nesly
Sen ne dersin, karanlıklar kraliçemiz?
Shera
Olabilir.
Shera'nın o kısa, ama her şeyi anlatan "olabilir"i çok şey söylüyordu bize. Onu tanıyorduk artık, içinden geçenleri söylemese de gözlerinden okurduk. Ben de Duygulum da, grubumuzda başka birinin sesini duymaktan hoşlanmadığını gayet iyi biliyorduk. Sedat'ın sesine, yazdığı dizelere olan varlığımıza katkısına rağmen, Shera her defasında içten içe bir direnç gösterirdi buna. Ama sonunda kazanan hep biz olurduk, müziğimizin bütünlüğü, duygumuzun ortaklığı...İstese de istemese de Shera, bir adım geri çekilir, boyun eğerdi sessizce. Belki de o anlarda, "ben" değil "biz" olmayı öğreniyorduk hep birlikte.
Ben notlarımı çoktan almıştım, her zamanki gibi o kara kaplı defterime. "Soluk ve Gri Ankara Göğü" yazıyordu sayfanın en üstünde.
Altına büyük harflerle not düşmüştüm, Düet. Melodik altyapı. 4x4'lük ölçü. Başladığı gibi aynı tempoda bitecek. Defterin köşesinde kahve lekeleri vardı, belki de o anların aceleyle alınmış notlarının küçük tanıklarıydı. Her satırında hem titizlik hem de bir heyecan gizliydi.
Şarkı sadece bir beste değil, bizim Ankara'nın gri göğü altında yazdığımız ortak bir hikâyeydi artık. Düeti düşünürken bile Sedat'ın sesi kulaklarımda yankılanıyor, Shera'nın gitar tınılarıyla birleşip Duygulum'un ritimlerine karışıyordu sanki. Zayıf gibi gelen sakin bir ton ve karamsarlığı umut ile harmanlayan şarkı sözleri daha sonra birleşecekti. Tam da albüm konseptine uyumlu.
Çalışmamız tüm hızını almış, sakin ama kararlı bir ritimle ilerlerken telefon çaldı. Babam arıyordu. "Kızım, biz köye gidiyoruz, akşama döneriz..." diye başladığı cümleye sadece "Hayrola?" diyebildim. "Yaşlı ve yıllardır yatalak olan uzaktan akrabamız vefaat etmiş. Gelmek isterseniz, hepinizi okuldan alabilirim" diye sorduğunda ve işte o anda... Hiçbir şey diyemedim. Nedensiz bir "hayır" fısıldadım dudaklarımın arasından. Belki de Sebat'ın yaşadıkları, o travmalar, hayattan kopuşu, dünyadaki umarsız savaşlar ve ölümler zihnimde bir zincir oluşturmuştu. O zincirin içinde, ben sadece sessizce hayır dedim. Büyük olasılıkla, hayatın ağırlığını ve kendi sorumluluklarımı hissederek...
Kendi küçük dünyamda, elimdeki müziğe sarılmış bir şekilde... Ölümden korkmuştum yeniden.
Prova bitmiş, Duygulum ile evde soluğu almıştık. Ama aklım hâlâ günün muhasebesiyle dolup taşıyordu. Ne yapmıştık, neler yapacaktık?
Ve o ölüm haberi, bir köşede sessizce bekliyordu hâlâ. Yemek sonrası odamıza çekildik. Yorgunluk omuzlarımızda ağır bir battaniye gibiydi.
Ama bir yandan da, önceki albüm ile ilgili gelen yorumları okumaktan kendimizi alıkoyamıyorduk. Günlüğüme uzanmıştım sessizce.
Her şeyi yazmıyordum elbette, ama o günün ardından zihnimden geçen bir cümle, satırlar arasında kendiliğinden yerini almıştı, "Bazısı severken gider, bazısı dönerken kaybolur." Hem hayatın hem de müziğin kendine has bir ritmi vardı. Bazı anlar kalır, bazıları geçer, bazı duygular giderken bile iz bırakır, bazıları döner ve kaybolur. Ama biz, o izleri toplamak ve notalara dökmek için buradaydık hâlâ.
Üç günlük dünyada kim kalır baki,
Asıl toprağın altı sessiz üstü hep harbi,
Dün kahkahayla dolu bir evdeydim,
Bugün mezar başında dualarla ezildim.
Günler günleri kovalarken, okulun açılmasına sadece bir hafta kalmıştı. İlginçtir, sevdiğin işi severek yaptığında zaman kavramı bir şekilde kayboluyormuş. Şiirler, akorlar, provalar... Her biri biriktikçe zamanın nasıl geçtiğinden bi haber biz de epey yol almıştık. Elimizdekilerin ne kadar kıymetli olduğunu biliyor, Sedef Hoca olmadan da yolumuza devam ediyorduk bir şekilde. Arada Sedat telefonla katılıyor, provalara kendi varlığını hissettiriyordu. Ben de yaptıklarımızı Duygulum'la brifing tadında paylaşırken, Shera her zamanki köşesine çekiliyordu.
Alışmıştık artık bu duruma, sadece Sedat sorduğunda hafifçe "Merhaba" derdi o kadar. Albümün ruhu ve Sedat'ın önceki projede dahil olduğu deneyimler nedeniyle, Shera'ya fazla yüklenmemeye çalışıyorduk. O da, kabulleniş olarak gördüğümüz o sessiz duruşuyla bize karşılık veriyordu. Toplamda epey yol almıştık, kendi çabamız, birikimimiz ve uyumumuz sayesinde. Geriye sadece birkaç parça kalmıştı. Onları da ince eleyip sık dokuyarak, en azından okul başlamadan projeyi bir nevi nihayete erdirmek istiyorduk. Eğer her şey yolunda giderse, kaydı bitirip elimizden geldiğince okula adapte olacaktık artık.
Shera'nın tam tersi olarak, Duygulum her zamanki halinden son derece mutluydu. Özellikle bizle olan münasebeti yüzünden. Her seferinde bunu dile getirdiğinde, ben de sessizce seviniyordum. Duygulum, bir arkadaştan öte, adeta bir kardeş gibiydi benim için. Ve bu farkındalık, içimde hoşnut bir sıcaklık yaratırken, sevincim katlanarak, uyum içinde çalışmamıza olanak sağlıyordu. Shera da kendi tarzında mutluydu elbette, ama arada bir "arızaya geçmesi" yani o ani çıkışları ve inatçı tavırları, aramızdaki diyaloğun tadı tuzu kıvamında oluyordu hep.
O küçük sürtüşmeler bile, aslında grubun dinamiğini canlı tutuyor, bizi birbirimize bağlayan bir ritim gibi işliyordu. Birimizin eksiği diğerinin fazlalığıydı sanki.
Bazen aklıma, o eski ilk grup kurma süreci gelirdi. Shera'nın anlamsız ve umarsız tavırları yüzünden epey sıkıntı çekmiştim. Hatta, bugünlere gelmemize ve bu birliği yakalamamıza neden olan Gökkuşağının Ritmi grubumuzun, adeta kendi ismini kazandıracak kadar yaptıkları sayesinde isim babası oluvermişti. Şimdiki durumlara bakarken fark ediyordum ki, yaşanması gereken ne varsa, hepsi bir sınav sonucu ortaya çıkmıştı. Etki ve ardından gelen tepki... İşte anlayın. Bu durum vesilesi ile defterime yazdığım bir dize dönüp duruyordu zihnimde,
Lütuf içinde kaynağımı ararım,
Hiçlikte dönerken yükselirken içimdeki kudret,
Verirken son bir nefes,
Sözümü aydınlatır,
Ne gelecek ne de geçmişimi bir daha asla.
Her şeyi birbirine bağlıyorduk, yaşanan ne varsa, sanki hayatın bize bir lütfu gibiydi. Kaynağımızı, yaşadıklarımızdan alıyor ve gerçek ile buluşturuyorduk. Buna kader diyordum ben. Ve bu kader, ağlarını sımsıkı örmeye devam ediyordu, benim için, Shera için, ve olmazsa olmaz kadim dostumuz Duygulum adına da...
Giden gitmişti...
Bizse, müzikal yolculuğumuza devam ederken, hayatı da usul usul öğreniyorduk. Tecrübe etmek bile bir erdemdi artık. Bir hikâyenin baş kahramanları olarak, yazdığımız ya da yazgımızın peşinde yürüdüğümüz bu yolda, tek gayemiz hikayesi yarım kalanlardan olmamaktı belki de. Ama ne gariptir, bazen kader insanı kendi kaderiyle sınarmış. Her ne kadar aşk şarkısı gibi dursa da, "Her Hikaye Gibi Yarım Kaldık Biz" dediğimiz o parçada, bir ayrılığın acı hüznü gizliydi. Her notada, her tınıda, Sedef Hocamızın anısı canlanıyordu yeniden. Onun öğrettiği sabır, dirayet, o dingin gülümseme ile var oluyorduk. Hepsi sanki bir melodi gibi içimizde geçip gidiyordu. Yine bir gece ve yine anılar ile perçinlenmiş yaşadıklarımız.
02.09.2025
Günlerden Salı yine ben Nesly...
Bazı şeyler hayatta hep yarım mı kalmalı acaba, diye sordum bu gece kendime. Tamamlanmayan hikâyelerin, bitmeyen cümlelerin, içe atılmış sözlerin ağırlığı var üzerimde. Her şey neden tam manasıyla, eksiksiz olamaz ki? Bir şeyler hep eksik kalıyor, hep bir yanımız kırık dökük. Sanki insanoğlu doğduğu andan itibaren kaybetmeye mahkûm gibi. Belki de tamamlanmak, yalnızca hayalimizde mümkün olan bir şeydir. Belki de eksiklik, bizi insan yapan şeyin ta kendisidir. Bilemiyorum...
Belki de bazı hikayeler yarım kalmalı.
Tamamlanmayan her şeyde bir anlam saklı.
Biz de öyleydik belki eksik ama gerçek.
Unutulmaz bir masal gibi, hep tek...
Zamanımız daralmıştı artık. Geriye sayım başlamış gibiydi; her yeni gün, "Her hikaye gibi yarım kaldık biz" albümünün doğumuna biraz daha yaklaştırıyordu bizi. Çoğu parçayı kayıt ve mix aşamasına getirmiştik. Shera sabırsızdı. "Hadi ama Nesly, artık başlayalım, yeter hazırlık" diyerek içindeki enerjiyi gizleyemiyordu. Duygulum ise her zamanki gibi temkinliydi. Hiçbir notanın, hiçbir vuruşun gözden kaçmasına izin vermezdi o. Bateri setinin başında adeta bir cerrahın titizliğiyle çalışıyor, her atakta bir hikaye anlatıyordu sanki. Ben de onların arasındaki o görünmez dengeyi hissediyordum. Biri ateşse diğeri su, biri hızla koşarken diğeri yolu haritalıyordu. Ve ben, bu iki zıtlığın ortasında,
yüreğimin ritmini müziğe tercüme ediyordum. O gün bir enstrümantal parça üzerinde çalışıyorduk. Sessizdik, ama içimizde bin kelimelik bir sükûnet vardı. Sanki her birimiz o notalarda kendi iç sesimizi buluyorduk. Ve sonunda, kaçınılmaz an gelip çattı. Şarkıların okuma provası. Duygulum o an geldiğinde "sonun başlangıcı" derdi hep. Artık sözlerin notalarla buluşma vaktiydi. Bütün müzik terimlerini, teknik detayları bir kenara bırakıp, oturduk ve planlamaya başladık. Hangi şarkıyı kim seslendirecek? Düet parçasında Sedat aranacak. Sedef Hoca'ya ithafen yazdığımız o özel parçada konuk sanatçı olarak onu davet etmenin zamanı geldi mi? Klipler için Shera yine devreye girip iş paylaşımında üstüne düşeni yapacak, Duygulum ve ben de saund işlemleri için ter dökecektik. Her şey hazır gibiydi artık. Bir tek o sihirli an kalmıştı,
"REC" tuşuna basmak. O kırmızı ışığın yanışıyla, sanki sadece kayıt değil, haftaların emeği, acısı, sevinci de kayda geçecekti. Ve biz üçümüz
Nesly, Shera, Duygulum belki de ömrümüzün en anlamlı provasına adım atacaktık. Çünkü tek başımızaydık artık.
Duvara astığımız planla, sanki bir ülkeyi fethe çıkacak gibiydik. Her bir satır, bir strateji, her kutucuk, bir mevziydi adeta. Günlerce çalışmanın ardından artık nihai aşamadaydık. Yalın, gösterişten uzak ama ruhu derin şarkılarımız ilmek ilmek işlenmiş, birleşmeye hazırdı. Sedat'ın geleceği günü kararlaştırmış, iletişimi ben üstlenmiştim. Hazırlıklı gelmesi için tüm detayları da paylaşmıştım. Duygulum, bir sonraki gün için Sedef hocamıza bilgi notu hazırladı kısa ama anlam dolu birkaç cümleyle, "Albüm son düzlüğe girdi, sizin okuma gününde burada olmanız bizi gururlandıracaktır hocam." "Okey" işaretiyle birlikte hepimizin gözleri aynı hedefe çevrildi. Artık geri dönüş yoktu. İki gün içinde tüm enstrüman kayıtlarını tamamlamak için zamana karşı yarışmaya başlamıştık. Ve sonunda sıra geldi o ana. Kırmızı ışığın yanıp sönmesiyle
sessizliğe gömüldük hepimiz. Tüm nefesler tutuldu. Kayıt tuşuna basmak bana düşmüştü yine. Belki de bu yüzden kalbim, masadaki metronomdan bile daha hızlı atıyordu. O tuşa dokunduğum anda sanki zaman bir anda büküldü. Her prova, her kahkaha, her tartışma
o küçük kırmızı noktanın içinde eriyip kayboldu. Melodiler kulaklarımızdan zihnimize, oradan da kalplerimize doğru yolculuğa başlamıştı artık. Her vuruşta Duygulum'un ritmi Shera'nın müzikalitesine karışıyor, benim bas gitarım da aralarındaki o görünmez boşluğu dolduruyordu.
Zaman, sanki bizi umursamadan kendi akışında sürükleyip götürüyordu. Dışarıda gece çoktan çökmüş, okulun koridorları gibi bize de sessizlik hâkim olmuştu. Saat neredeyse gece yarısını bulmuştu. Shera, odanın köşesinde yere oturmuş, bir yandan gitarının telleriyle oynamaya devam ederken, Shera Burada mı yatsak acaba? Dediğinde şaka yapmadığını biliyordum. O an sadece gülümsemekle yetindim.
Çünkü artık parmak uçlarım zonkluyordu. Tellerin keskinliği, saatlerdir süren prova ve kayıtlar boyunca parmak uçlarıma işleyen o tanıdık acıyı geri getirmişti. Her vuruşta sanki içimden bir kıvılcım kopuyordu. Yorgundum... ama iyi yorgundum. Duygulum'un da hâli pek farklı değildi. Davulun başında oturmuş, bagetleri dizlerinin üzerine bırakmış, sırtını duvara yaslamıştı. Başını çevirip bana baktı, yorgun ama huzurlu "eve gideceğimi pek sanmıyorum" derken ben ise yatağımı, evimi, hatta yastığımın kokusunu bile özlemle anar hale gelmiştim.
Ama içimde garip bir his vardı bitkinliğin içinde huzur, yorgunluğun ortasında bir gururdu bu galiba. Sekiz parçayı bitirmiştik. Sekiz tane dünyayı, notalardan inşa etmiştik. Her biri bizim bir yanımızdı, birinde Shera'nın direnci, birinde Duygulum'un sabrı, bir diğerinde benim ve Sedat'ın kelimelerim saklıydı. Artık sadece birkaç parça ve birkaç küçük detay kalmıştı geriye. Gözlerimiz uykusuzluktan yanıyor, dudaklarımızda sessiz bir kararlılık asılı duruyordu. Evet, yapacaktık. Bitirecektik bu işi. Çünkü artık dönmek için çok geç, ilerlemek içinse tam vaktiydi.
Okuma günü geldiğinde, hava bile sanki bize eşlik etmek ister gibiydi. İhmal etmemeye çalıştığım, ama son günlerde bunu pek de başaramadığım ailem ile vedalaşıp yola koyulduk Duygulum ile. Birkaç güne gönüllerini alacağımdan emin bir şekilde okula doğru yürümeye başladık. Bizi sanki oradan hiç ayrılmadığını düşündüğümüz Güvenlik Ahmet abimiz karşıladı. "Sazcı ekibi yine geç kaldınız" diye espri yapsa da gülümseyip direk okul koridorunda aldık soluğu. Sabahın erken saatlerinde kayıt odasına ilk gelen Shera olmuştu. Telleri yeni değişmiş gitarının sesini kontrol ederken, ben ve Duygulum de elimizde dumanı hala tüten kahvelerle odaya girdik. O sırada kapı aralandı, içeri Sedat girdi. Sedat, "İçerisi kahve kokmuş, bana da yok mu?" dediğinde Shera hariç sarıldık Duygulum ve ben. O ise sadece kuru bir hoş geldin ve tokalaşma ile yetindi. Shera işte, takıntılı halleri hiç değişmiyor. Sedat bile bu soğukluğu fark etse de alışmış gibiydi. Gelirken aldığı koca özgüvenin yanında büyük bir pasta kutusunu masaya usulca bırakıp "Hemen mi başlıyoruz?" diye acele etmişti. Önceki kayıdın o çekingen, sesli Sedat'ından eser yoktu artık. Sanki içinden bambaşka biri çıkmıştı. Benim ayarladığım notları ve tonlamaları harfiyen uygulamış, hem sesinde hem duruşunda bir olgunluk belirmişti. Yine de espri anlayışı yerindeydi tabii, arada "Kendinize benzettiniz beni, baksana... şarkıcı falan oluyorum galiba. Ama hâlâ iddia ediyorum, benden star çıkmaz," dediğinde Duygulum "Biz de değiliz merak etme" diye karşılık verdi hemen. Kahveler içildikten sonra her şey hazırdı artık. Provalar beklediğimizden daha rahat geçmişti. İlk kaydı "Soluk ve Gri Ankara Göğü" ile başlattık. Hem melodisi yumuşaktı, hem de Sedat'ın sesine oturan bir parçaydı. Mikrofonun arkasına geçtiğinde ne ellerinde titreme, ne de nefesinde bir dalgalanma vardı artık. Duygulum bagetlerini parmaklarında çevirirken, Shera da sessizce onaylar gibi başını salladı.
Her şey bir anda, olması gerektiği gibiydi. Küçük birkaç hata dışında fazla uğraşmadan ilk parçayı tamamladık. Ufak bir mola verip benim dışımdakiler kahvelerimizi yudumlarken, ben sadece fincanımdaki limonlu yeşil çayın buharını içime çekiyordum. Shera gözünü bir an olsun Sedat'tan ayırmadı. Sehra, "Hazır mısın, devam ediyoruz." Diye darlarken Sedat henüz kahvesini bile bitirmemişti. Sedat'ı yeniden mikrofon başına çağırdı. Ve o da, "Ben zaten buradayım," dercesine omuz silkerek ayağa kalktı. Kayıtlar peş peşe ilerledi. Zaman sanki akışını unutmuştu. Her bir parçada Sedat'ın sesi, Shera'nın gitarları, Duygulum'un ritimleri ve benim sözlerim birbirine karışıyor, kayıt odasının duvarlarına siniyordu.
Ve sonunda...
Kaydın sonuna geldiğimizde her şey neredeyse bize göre kusursuzdu. İkinci bir kayıt almaya bile gerek kalmamıştı çoğunda. Sanki bu albüm, kendi kendini tamamlamak istiyordu. Sedat kayıttan sonra sandalyesine yaslandı, alnındaki teri koluyla sildi ve gülümseyerek, "Bir konser daha verseniz, bizim barda yapalım. Derya abla bayılır buna," dediğinde Shera'nın gözleri bir anda parladı. Ben sadece "Kısmet," diyebildim sessizce. Artık veda vakti yaklaşmıştı. Biraz sohbet ve gelen pastadan ikramları mideye gömünce Sedat "bana müsaade, Dost Meclisi beni bekler" deyip Derya ablasının şefkatli kanatlarının arasına gitmek için arabasına binip uzaklaşırken gece çökmeye başlamıştı.
Kayıt odasının ışıkları hâlâ yanıyordu, biz ise hâlâ sessizdik.
Duygulum
Aslında... albüm tanıtımı için harika fikir bu
Nesly
Olur... ama önce şu kayıt odasının hakkını verelim dedim. Çünkü biliyorduk, konser bir gün oluyordu. Hatta birkaç saat.
Shera
Hadi o halde ne bekliyoruz davranın kızlar.
"Bir, iki, üç... son, iki, üç... Sendeyiz Shera."
Duygulum'un bagetleriyle verdiği ritim odayı doldururken, Shera mikrofonun karşısına geçti. Her zamanki kendine güveniyle, ama bu kez içinde başka bir dinginlik vardı. Kulaklığını takıp gözlerini kapattı. Ve o an... odanın sessizliği ile yeniden baş başaydık. İlk kelimeleri söylerken, o güçlü, sert gırtlak tonları, o bar performanslarında insanı sarsan tınısı bu kez yoktu. Tamamen şarkının atmosferine kapılmış gibiydi yüz ifadesi. Ve yerine daha sade, daha içten, neredeyse kırılgan bir ses gelmişti. "Bunca yalanı ardımda bırakıyorum..." dediğinde, Duygulum'la göz göze geldik. Sanki Shera sadece şarkı söylemiyor, kendi içini de arındırıyordu. Bir parça bitti, diğeri başladı. Benim okuduğum bölümler, onun vokaliyle iç içe geçti. Her şey plan ve disiplin ile mümkün olmuş ve bitmişti. Ve geriye yalnızca bir parça kalmıştı,
"Sen de bizdensin." Bu, albümün son parçası olacaktı ama bizim için bir kapanıştan ziyade, bir dönemin, bir duygunun tamamlanışıydı.
Günün sonunda hepimiz yorgunduk. Yorgun ama tatmin olmuş bir bitkinlik hissiydi bu. Duygulum cihazların fişini çekerken, ben masanın üzerindeki defterime eğildim. Son notu yazdım, "Bitirdik." Eve dönmeden önce son kez parçaları dinledik. Melodiler karanlık odada yankılanırken, Shera'nın gözlerinde bir parıltı vardı. Bense içimden, "İşte bu... tam da böyle olmalıydı," diye geçirdim. Sonra eve dönme vakti geldi. Telefonumu elime aldım, bir an tereddüt ettim ama sonra, "Hocam, sizi yarın bekliyoruz. Lütfen geç kalmayın" diye Sedef Hocama mesaj attım. Sanki bir öğrenciden çok, bir sahne arkadaşına yazıyordum. Mesajı gönderdikten sonra odanın lambalarını söndürdüm,
okulun boş koridorlarında yankılanan ayak seslerimize kulak kabarttım. Dışarıda gece serin, kasaba her zamanki gibi sessizliğe gömülmüştü.
Evin yolunda kimse pek bir şey konuşmuyordu. O ara telefonum titredi. Ekranda Sedef Hocam'ın cevabı belirdi kısa ama sıcak, "Ben ne zaman geç kaldım ki... yarın aynı saatte oradayım. Kahvem hazır olsun." İki kelime, bir tebessüm, bir geçmiş. Hepsi birden içimi kapladı.
Yarın sadece bir kayıt günü değil, bir buluşmanın, bir vefanın, bir hikâyenin tamamlanış günü olacaktı.
Shera ile vedalaşıp Duygulum ile yoluma devam ettik köşeyi döndüğümüzde evdeki lambaların çokdan kapandığını görünce günlerdir aile ortamının sıcaklığından kendimi mahrum bırakmam biraz üzmüştü aslında beni. Duygulumun koluna girip evin eşiğine kadar böyle kol kola yürüdük. İçeri girdiğimizde mutfaktaki masanın üzerinde bir not dikkatimizi çekti. Annem yemekler ocakta aç yatmayın yazıyordu. Sessiz sedasız ısıtıp yedik. Duygulum ben lavaboya gidiyorum dediğinde almıştım günlüğümü elime. İki satır dahi olsa karalayacaktım adetim buydu çünkü.
04.09.2025
Yine yorgun bir savaşçının düşüncelerinden dökülüyor bu kelimeler. Evet, dünyada savaşlar bitmedi biliyorum. Biz de gerçek anlamda bir harp içinde değiliz belki, ama kendi mücadelemizin sonuna yaklaşırken bir noktayı daha koymak üzereyiz. Yorgunum... ama bu kez yorgunluğun ardında bir sevinç de yürüyor sessizce. Dostlarım yanımda Sedat geldi, görevini layıkıyla yerine getirip Ankara'ya döndü.
Shera kaldı, bir de Duygulum yanımda...
Daha ne ister ki insan?
Yastığa başımı koyduğumda ne duygulumun geldiğini duydum ne de başka bir şey. Sızıp kalmışım. Sabah ne ara oldu da alarm denilen icadı gereksiz diye düşünmemize sebep olan o gürültü ile gözlerimiz araladık inanın ikimiz de bilmiyorduk. Duygulum beş dakika daha dese de bunun olma ihtimali ve geç kalmayı bile düşünemeyecek önemli gündü. Ben düşmemek için resmen duvarlardan tutunarak lavabonun yolunu zor bulurken Duygulum tarlası yanmış köylü gibi yer yatağında bağdaş kurmuş vaziyette hala oturuyordu. Kalk kız yoksa saçlarını ben değil sedef hoca tek tek yolar dediğimde o da almıştı soluğu lavaboda.
Annem çoktan kalkmış, biraz da suratı asıktı. "Bitmedi mi daha işleriniz?" dediğinde, "Anacım, hafta sonu kısmetse birkaç güne bitecek," dedim. "Biraz da kendinize vakit ayırın, çok yoruldunuz," diye çıkışınca, "O da olacak anacığım," dedim, mutfak masasına ağır ağır çökerken.
Ardım sıra babam ve Duygulum da "Günaydın," diyerek masada yerlerini aldılar ama pek iştahımız yok gibiydi. Ufak tefek bir kahvaltı, birkaç zeytin, yarım salatalık, biraz domates ve bir parça ekmek. Sonra, "Hadi bakalım kızıl saçlı baterist, gidelim, geç kalmayalım," dedim. Babam, "Aç mı gideceksiniz kızlar?" diye sordu. Duygulum hâlâ yerinden kalkmamış, ağzına bir şeyler tıkıştırmakla meşguldü o ara. Tam o sırada yarım kalan çay bardağını fondip yapınca "Yandım anam" diye ağzındakileri neredeyse püskürtecekti ama çok şükür toparladı. Zor bela yutkununca da, "Yahu boğazıma dizdin tüm lokmalarımı" diye söylenmeye başladı. "Sen onu geç kalınca Sedef Hoca'ya söylersin," dedim gülerek. Koşar adım nevale çantasını sağa sola çarparken, babam arkamızdan, "Selam söyleyin Sedef Hocanıza" diye seslendi sadece.
Herkesten önce kayıt odasına girmiştik. Normalde en erken gelenimiz hep Shera olurdu ama Sedef Hoca'yla aralarının pek de sıcak olmadığını bildiğimizden, bugün geç kalacağını tahmin etmiştik. Hocamızın gelme vakti yaklaşırken biz etrafı toparlayıp her şeyi hazırlamıştık ama Shera hâlâ ortalıkta yoktu. Duygulum dayanamayıp "Nerdesin sen?" diye aradığında Shera "Yoldayım, patlamayın, geliyorum," cevabı tam da onun tarzındaydı. Nihayet Shera, Sedef Hoca'dan önce gelmeyi başardı. Bir gerginliği kaldıracak durumda değildik zaten. Shera bizim telaşlı hâllerimizi görünce tek kaşını kaldırıp bir şey demeden köşesine geçti. Elindeki kahveyi yudumlarken, her zamanki o sakin, umursamaz haliyle bizi izliyordu. Bir an onun için zaman durdu sanki, biz nefes nefese koştururken o, sabahın sessizliğini kendi ritminde yaşıyordu. Saat 10'a doğru Sedef Hoca odaya adımını attı. Hepimize kocaman sarıldı gönülsüz de olsa Shera'yı bile es geçmedi. Kısa bir hal hatır, birkaç kahkaha derken sohbet uzayıp gitti ama asıl işimiz bizi bekliyordu. Kayıt zamanı gelmişti. Brifing tadında Hocamıza yapması gerekenleri bir bir anlatırken o ise "Siz olmuşsunuz" der gibi gülümsüyordu arada. Mikrofon başında Sedef Hoca, kayıt düğmesinin başında ise sabırsız ben vardım artık. Notaların olduğu kağıdı önüne usulca bıraktım. Yeni bir sayfa, yeni bir ses kaydı daha işte.
Sedef Hoca mikrofonun başına geçtiğinde, gözlerindeki o tanıdık dikkat ve özen hemen fark ediliyordu. Şarkının ilk notaları çalarken, sanki yıllardır aynı odada çalışıyormuş gibi bir uyum vardı aramızda. Shera hâlâ köşesinde, kahvesinden bir yudum alarak bizi izliyordu, dudaklarında hafif bir tebessüm, gözlerinde ise sessiz bir onay. Duygulum susmuş sessiliği sağlarken, ben de kayıt düğmesine bastım ve zaman sanki durdu, her vuruş, her nefes, her ton kayda işleniyordu. Sedef Hoca bir an duraksadı, notalara bakıp hafifçe başını salladı. "Okey" dedi, sesi hem sert hem sıcak. Bu kısa onay bile tüm o gerginliği alıp götürdü; Shera bile kaşlarını oynatıp hafifçe gülümsedi.
Parçanın ortasına geldiğimizde, Sedef Hoca hafifçe melodiyi değiştirdi, o an anladım ki, yılların deneyimiyle, her notaya ruh katmayı hâlâ becerebiliyordu. Shera köşesinden kalkmadan gözlerini kısarak başını hafifçe salladı "tamam, bu iş olmuş," der gibiydi. Ve ben, kayıt düğmesine basmış olmanın verdiği o heyecanla, bir kez daha, işte bu, sadece müzik değil, beraber yaşadığımız her anın, her duygu kırıntısının, her sınavın kayda geçişiydi. Yeni bir sayfa açılmıştı, ama bu sayfa aynı zamanda geçmişin de bir devamı gibiydi Sedef Hoca ile Shera ve Duygulum'un varlığıyla, bizim hikâyemizin bir başka bölümü başlamıştı. Ahde vefanın son kalesinde kaydımızı tamamlamıştık artık.
Kayıt bitince Sedef Hoca bir su ve kahve istedi. Duygulum hemen kalkıp masasına bıraktı. Hocamız, yılların verdiği tecrübeyle bize az da olsa nasihatte bulundu. Suyundan bir yudum aldı, kahvesini soğutmadan bitirdi ve ayağa kalktı. Hepimizi tebrik etti. Gözlerindeki gurur ve hafif gülümseme, yılların birikimiyle birleşmişti; övünmekten geri kalmadı.
Biz, hocamızın bu içten takdirini hissetmiş olsak da, gitmek istediğini de seziyorduk. "Hocam, nereye?" desek de aslında Sedef Hoca kaçıyordu. Bu okulda karşılaşmak istemediği bir kişi vardı; aralarındaki soğukluğu tam olarak anlayamadığımız okul müdürü Buse Hoca. Ve işte o gün, bu karşılaşma yüzüne yansımıştı. Ama hiç birimiz sormaya cesaret edemedik.
Ufak bir vedalaşma anı yaşandı. "Yeniden görüşecek miyiz?" diye sordu Duygulum. Sedef Hoca sadece "Kısmet," dedi. "Albümü tamamlayınca bana da yollayın, olur mu?" ve odadan çıktı. Ardında sanki, "Gelmeyin," der gibi bir his bırakmıştı. Belki de vedalaşmaktan imtina ediyordu; kim bilir...
Saat öğle vaktine yaklaşmıştı ve sabahtan kalan açlık hissi mideme iyice oturmuştu. Annemin hazırladığı çantayı Shera bizden önce açıp masaya seriyordu, ne var ne yoksa tek tek çıkarıyor, düzenliyordu. Biz de yanına gidip yardım ettik. Kalan işlerin devamı için güç toplamamız gerekiyordu ve hepimiz adeta kurt gibi açtık. O an hem midelerimizi hem enerjimizi doldurmak üzereydik. Isıtmak üzere kocaman bir tencere dolusu menemen ve yanında taze çay vardı. Üç aç kız olarak adeta aç kurtlar gibi tabaklara yumulduk. Yedik, içtik... Ne zaman dört ekmek bitirdiğimizi anlamadık bile. "Ama iyi yedik," dedi Shera, "Annenin ellerine sağlık." Bizim valide hanım da sessizce kös kös oturuyor, hiç bir şey yapmıyor. Ben, "Hiç sorun değil," afiyet olsun deyince Duygulum, "Sen ben mi var?" allansen. Shera, "Sen ben o biz siz onlar," diyerek ilk albümden bir kıtayı söyleyerek oturduğu yerden kalkıp ve sofrayı toplamadan yine lavaboya kaçtı. Ben Duygulum'a dönüp, "Can çıkar huy çıkmaz ki," dedim haliyle.
Her şeyi toparladık, ortalığı düzenledik ve miksaj ile sound master aşamasına geçmeye hazırdık. Shera'ya bu sefer ihtiyacımız yoktu, işin uzmanı Duygulum bilgisayarın başına geçti. "EQ'yu biraz yukarı çek, kick'i biraz daha öne al, reverb'i hafifletelim," dedi. Ben başımı sallayarak anlamış gibi yapıyordum, ama kafamın içinde bu terimler birbiriyle dans ediyordu; kompresör, limiter, pan, stereo genişlik... Hepsi bir anda gözlerimin önünde canlanıyor, kulağıma nasıl bir armoni taşıyacaklarını hayal etmeye çalışıyordum. Duygulumun parmakları klavye ve mouse arasında uçarcasına hareket ediyor, ses dalgalarını şekillendiriyor, her kanalı ayrı ayrı özenle dengeliyordu. Ben ise sadece izliyordum, her bir fader hareketi, her bir plug-in ayarı adeta bir büyü ritüeli gibi gözüküyordu bana. Arada bana dönüp, "Kick ile snare'i biraz daha tight yapalım, bassline'ı biraz gömme, vokalde hafif saturation ekledik miiii...," dediğinde, kalbim heyecanla çarpıyor ama kelimelerin teknik ağırlığı karşısında sessiz kalıyordum. Müziğin sadece notalardan ve ritimlerden ibaret olmadığı gerçeği ile yeniden yüzleşiyordum. "Her bir knob, her bir slider, her bir efekt aslında ruhun bir yansımasıdır" dedikçe duygulum bu konudaki cahilliğim katlanmıştı en sonunda. Duygulum'un elleriyle hayat buluyordu şarkılarımız, ben sadece büyülenmiş izleyiciydim.
O sırada Shera, lavabodan dönmüş hafif soluklanmış bir şekilde masanın kenarına yaslandı ve "Ben biraz eve çekileyim, midemde bir sıkıntı var, ishal oldum resmen," dedi. Gözlerimiz ona döndü, bir yandan üzülüyor bir yandan da "Yine mi?" diye gülüyorduk. "Tamam tamam, sen git evine dinlen," dedim. Shera başını sallayıp kalktı, bir bardak su alıp sessizce kapıdan çıktı. Odada artık yalnızca bilgisayarın fan sesi ve Duygulum'un tıklamaları duyuluyordu. Ben yancı figüran ise kaldığım yerden devam modundaydım hala. Duygulum derin bir nefes aldı, gözleri monitördeki dalgalara kilitlendi. "Tamam, şimdi final EQ ve compression ile master'a geçeceğiz," dedi, ben, "ne demek istedi acaba" diye düşüne durayım, o işindeki ustalığını işliyordu tüm şarkılara. Parmakları klavye ve mouse arasında adeta dans eder gibiydi, her fader hareketi, her plugin ayarı özenle seçilmişti. Ben kenardan izlerken, içindeki yoğun konsantrasyonu hissedebiliyordum. Gözlerindeki ışık, kulaklıktan yükselen her küçük değişiklikle parlıyordu. Bir an durup bana baktı, gülümsedi ve "Hazır mısın Nesly? İlk denemeyi alıyoruz," dedi. Başımı salladım, kalbim heyecanla çarpıyor ama sessizdim. Kırmızı tuşa basıp playback'i başlattık. İlk birkaç saniye sessiz bir gerilim vardı üzerimde. Her enstrüman, her vokal, her efekt birleşip odanın içinde bir armoni oluşturuyordu. Sanki şarkılar sadece kulaklarımızda değil, ruhlarımızda da çalıyor gibiydi. Duygulum başını hafifçe sağa sola sallayarak sesleri dinledi, bir yandan da mikro EQ ile ufak dokunuşlar yaptı. "Kick biraz önde olmalı, hi-hat hafifçe geri çek, vokali biraz daha öne al..." dedi ve her düzeltme ile müzik biraz daha nefes almaya başladı. Ben de kulaklıkla yakından dinleyip, her değişikliğin yaratığı etkiyi hissediyordum; sanki şarkı canlı bir organizma gibi Duygulum'un ellerinde şekilleniyordu.
Mastering aşamasının ilk denemesi tamamlandığında, ikimiz de bir an durup sessizce dinledik. Sesler birbirine karışıyor ama bir arada uyum içindeydi, her nota, her ritim, her soluk yerli yerindeydi. "İşte bu" dedi Duygulum, gözleri parlıyordu. "Artık hazırız." O an, Shera'nın odada yanımızda olmasını istedim, o da duysun diye şarkının son halini. Aksine, her birimizin ayrı bir enerjiyle şarkıları kendi içimizde yaşaması, onları daha gerçek, daha içten kılmıştı. Ve ben, bu yoğun sessizlik ve konsantrasyonun içinde, kaydın her saniyesinin ruhumda işlemesine izin veriyordum, çünkü biliyordum ki, her şey tam da olması gerektiği gibiydi.
Pek yardımım dokunmamasına rağmen, Duygulum iş yükünü tamamen omuzlarına almış, harıl harıl çalışırken ben ona sadece su getirip kahve yaparak yardım edebiliyordum. Duygulum, odanın sessizliğinde adeta bir makine gibi çalışıyordu. Her fader hareketi, her plugin ayarı, her ince ayar onun yoğun konsantrasyonunun bir yansımasıydı. Ben ise kenarda, ona yardımcı olabilecek en basit şeyleri yapıyordum. Bir bardak su, bir fincan kahve. Küçük ama gerekli. Her defasında masasına bıraktığımda gözleri kısa bir teşekkürle buluşuyor, sonra tekrar ekrana, dalgalara, frekanslara dönüyordu. Kendimce içimden, "Olsun, en azından yanında varım" diye geçirmek ile meşguldüm. İşin teknik kısmını anlamasam da, sürecin özünü kavrayacak kadar bir birikimim vardı. Her hareket, her karar, her ince detay sonunda bir bütün oluşturuyordu. İşte bu yüzden, gecenin sessizliği ve odadaki yoğun enerji bana ilham veriyordu.
Günlük için notlarımı almaya başladım: küçük gözlemler, sessiz başarılar, şarkının ruhunu yakalayan o anlar... Hepsi bir hikayeye dönüşüyordu. Belki anlamasam da, gözlemlemek bile bana yetiyordu. Gece, kayıt odasının sessizliğinde beni bekliyordu, bir sayfa daha açacak, yaşadıklarımızı satırlara dökecek, küçük ama değerli bir anıyı kaydedecektim. Yanisi, günlük için güzel bir hikaye beni bekliyordu.
Bazen bir işin içindeymiş gibi görünmekten çok, var olmak ve gözlemlemek bile yeterli olabiliyormuş. İşte bu, günlük için yazılacak hikayemin özüydü.
İşin kabasını bitirmiş, geriye kalan detayları ertesi güne bırakmıştık. Bıraksam Duygulum'un gözleri ekrana yapışıp kamyon farı gibi parlayacaktı, neyse ki o da nerede duracağını biliyordu, sınırını görüyordu. Evin yolunu tuttuğumuzda saat çok geç sayılmazdı. Tatlı bir telaş ve günün yorgunluğunun verdiği ağırlık arasında, yapılacak işleri hızlıca konuşup planladıktan sonra kapıdan içeri adım attık. Babam yine televizyon karşısında yerini almış, sakin bir şekilde günü tamamlıyordu. Annem ise aç olacağımızı sezmiş olmalıydı, sofrayı kurmuş, bizi bekliyordu. Ellerimizi yıkayıp masaya oturduğumuzda, gözümüze ilk gözüken mantı oldu. Vaktin geç olmadığını düşünerek kaşıklamaya baladık. Bir an kendi kendime, "Aile saadeti gerçekten de erkeklerin midesinden mi geçiyor?" diye düşündüm. İçten içe yanıtını bulmuştum, demek ki sebebi tam olarak buymuş.
Bizimkiler salondaydılar, babam haber kuşağında kanaldan kanala atlıyor, annem ise örgü işleriyle gözlerini yoruyordu, her zamanki rutininde. Biz içeri girince, ikisi de bize dönüp neler yaptığımızı sordu. Aslında onlar da bu düzene alışmıştı, şaşıracak bir şey yoktu.
Duygulum benden önce mantı için anneme teşekkür edip, "Ellerine sağlık," dedi. Babam ise bana dönerek, "Gel yanıma, otur," diye el salladı. Oturur oturmaz gülümsedi, "Evet, albümün isminden başlayalım bakalım. Bir de bir Ferdi Tayfur parçası olacak mı?" diye sorunca annemle göz göze geldik . Gülümsememizle karışık, içimde hem yorgunluk hem de tatlı bir heyecan vardı. Albümümüzün yolculuğu, evin sakin ortamında bile konuşulacak kadar ön plandaydı artık. "Sürprizler olacak elbette," dedim kısaca. "Birkaç güne bombayı patlatırız," diye de ekledim. Sıcak muhabbet koyulaştıkça babam, "Hele Hanım, bir çay koy da kızlarım ile içelim," dedi. Duygulum ise yorgunluğuna rağmen kibarlığından taviz vermeden, "Biz müsaade istesek?" diye sordu. Ben de ona katılıp, "Çayı albüm bitince hep beraber içeriz," dedim ve odamıza geçtik. Babam yorgunluğumuza verdiği için "Tamam, ama söz bunu kutlayacağız" diye seslendi arkamızdan. Üzerini bile çıkarmadan Duygulum, yer yatağına değil de benim yatağıma uzanınca, kısa sürede uyuya kaldığını fark ettim. Hiç dokunmadım, sadece üzerini örttüm. Bu sefer yer yatağı beni bekliyordu, sessizliğin ve hafif yorgunluğun içinde, kendi alanıma çekilmenin rahatlığı vardı.
05.09.2025
Evet günlük, yine ben geldim... Ama bu gece çok doluyum, biliyor musun? Anlatacağım o kadar çok şey var ki, kelimelerim sayfalara sığmaz sanki. Sen beni bu gece idare et olur mu? Çünkü yarın... son bir kurşunumuz kaldı atılacak. Ertesi akşam görüşmek üzere, Sana da iyi geceler...
Yine bir rutine bağladığımız günün sabahında, aslında bizim için bir milat sayılabilecek yoğun bir telaşla uyandık. Ama bu kez telaşın tonu farklıydı, panik değil hazırlık vardı, yorgunluk değil hedefe yaklaşmanın o tatlı heyecanı ile doluyduk... Duşlar art arda alındı, sabahın ilk ışıkları koridorlara vururken mutfaktan yayılan kahvaltı kokusu hepimizi toparladı. Bu defa acele yoktu, her şey itinayla, özenle yapıldı. Sanki günün anlamı bunu özellikle gerektiriyordu. Duygulum bile kahvaltı sırasında telefonundan gözünü ayırmadan bir şeyler yazıyordu. Baktığımı fark edince,
Duygulum
Shera'ya mesaj attım, dönmedi. Nasıl oldu acaba?
Nesly
Haklıydı. Miksaj aşamasında biz kendi dünyamıza gömülmüş, Shera'yı tamamen unutmuştuk. Bugün gelmese de olur, o evde çalışsın. Annem
Neyi var ki kızım, hasta mı?
Nesly
Ben de biraz geçiştirmek istercesine, Kronik ishal moduna girdi
Annem
O ne demekmiş?
Babam
Cırcır olmuş işte hanım, anla artık
Gülüyoruz ama annemin yine suratı asılıyor. Kahvaltıyı güle oynaya tamamladığımızda saat çoktan onu bulmuştu. İçimizde hafif bir telaş kıpırdadı. "Hadi," dedim Duygulum'a, "daha fazla geç kalmayalım."Evden çıkarken babam kapı eşiğinde durup ikimizi de tek tek süzdü. O babaların kendine özgü, hem gururlu hem destek dolu bakışı yüzüne yayılmıştı. "Bitirin bari bugün şu işlerinizi," dedi, elini beline koyup, "yarın sizi ödül olarak mangala götüreyim." Duygulum, tüm yorgunluğuna rağmen "En çok istediğim şey aslında" dedi gülerek.
Haber alamadığımız Shera'ya da bir uğrayalım diye evlerinin sokağına döndük. Sabah güneşi mahallenin eski apartmanlarına vururken, biz zili çaldık. Birkaç saniye sonra kapı aralandı ve Nejla abla başını çıkarıp şaşkın bir ifadeyle bize baktı.
Nesly
Günaydın Nejla abla. Karanlıklar kraliçemiz kalkmadı mı daha? Dedim. Nejla abla yine her zamanki gibi anlamadı.
Nejla abla
Kiiim?
Duygulum
Shera yok mu teyzeciğim?
Nejla abla
Haaaa... Yatıyor o yatıyor. Dün yine ishal olmuş. Ne yediyse artık... Hiç dikkat etmiyor kendine kızım.
Nesly
Kadıncağızın serzenişi o kadar içtendi ki, Duygulum'la birbirimize baktık, Shera'nın geçen haftaki çiğ köfte macerası bir anda aklımıza geldi ve ikimiz de zorla ciddiyetimizi koruduk. Tamam abla, biz okula geçelim, dedim. O dinlensin, uyanınca görüşürüz.
Başımızla selam verip kapıdan uzaklaştık. Sokağın köşesine geldiğimizde Duygulum koluma hafifçe dokundu.
Duygulum
Karanlıklar kraliçesi ha... Eskiden olsa Panter Emel gibi üstüne atlardı. Şimdi duruldu artık değil mi?
Nesly
Öyle vallahi, yaşını başını aldı demek ki biraz, dedim gülerek.
Duygulum
Hadi ordan, iki yıl sonra hâlâ suratıma zıplayacak enerjisi vardır onun. Uyuyor şu an sadece... güç topluyor.
Gülüşerek okula doğru yürüdük. Güvenlik kulübesine yaklaşınca Ahmet abinin olmadığını fark ettik, yerine genç, yeni bir güvenlik oturuyordu. Selamlaşıp içeri geçtik ve hiç oyalanmadan kayıt odasına yöneldik. Kapıyı kapanır kapatmaz, "Bak," dedim Duygulum'a, "bu okul iki gün sonra ana baba günü olacak. Şimdi sessizlik, şimdi huzur var... tadını çıkartalım. Duygulum bilgisayarın açılmasını beklerken bir yandan bana baktı,
Duygulum
Bana göre hava hoş. Siz kendi derdinize yanın.
Nesly
Ne dertlenmesi ya? Son senem işte. Üniversite sınavı falan... çok yoğun geçecek.
Duygulum
Hah, onu diyorum işte, benim için değişen bir şey yok. Drama sizde.
Nesly
Bilgisayarın logosu ekranda dönüp dururken, Sen ne yapacaksın peki? Albüm çıktıktan sonra... yani? Bir an yüzü ciddileşti ama sertleşmeden, doğal haliyle.
Duygulum
Nesly... yaz boyunca sizinle takıldım. Bir mucize çıkardık ortaya. Ama biraz dinlenmem lazım. Annemin yanına döneceğim. O da çok yalnız kaldı ben olmayınca.
Nesly
Hımm... dedim düşünerek. Gitmene gerek yok aslında. Burada bir iş ayarlasak sana? O an bilgisayar tam açılıyordu ama Duygulum yine bana döndü.
Duygulum
Ne işi? Bana göre iş mi var burada acaba?
Nesly
Var tabii... Aha bak, ileride pideci var. Komi olarak çalışırsın. Sürekli koşarsın, tam senlik.
Duygulum
Kesinlikle, o kadar baget salladım ben, antremanlıyım. Hamuru da döverim, müşteriyi de kaçırmam.
Nesly
Harika. Üstüne bir de albüm yaparız fena mı işte.
Duygulum
Ne albümü kız? ☹
Nesly
Albüm yahu, her zamanki yaptığımızdan işte.
Duygulum
??? ne diyorsun sen allah aşkına?
Nesly
Albüm albüüüm... neyini anlamadın kız? İsmini de Duygulum'un Pide Maceraları koyarız. İlk parça da Susamlı Bagetlerin İntikamı olur işte fena mı 😊
Duygulum
Bir sus be Nesly 😊
İkimiz de kahkahaya boğulurken Duygulum kulaklığını taktı, programı açtı ve çalışma ekranına gömüldü. Kayıt odası yavaş yavaş günün gerçek temposuna giriyordu; ekranın mavi ışığı yüzüne vuruyor, tıklama sesleri duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Ben ise gülüşümün ardından içimde tuhaf bir boşluk hissettim. Aslında... gitmesini istemediğim için işi böyle şebekliğe vurmuştum. Hepsi o. O buralarda kalsın, yarın da burada olsun, hatta bir yıl sonra da sabahları kapımı çalıp "hadi provaya" desin... Tek istediğim buydu. Ama bu istek dile getirilince ağır gelirdi, anlatınca hafifleyen cinsten değildi. Sessizce içimde taşıyordum.
Duygulum klavyeye eğilmiş, bir track'i solo'ya alıp EQ'yu inceltiyordu. Ben ise aslında başka bir denklem çözmeye çalışıyordum, Albümü bitirdik diyelim... ya sonra? Ben okula, o annesine... Gerçekten böyle mi olacak? Hiç istemediğim, hatta düşünmekten bile kaçındığım iki bilinmeyenli bir denklemdi bu. Şarkıların ses dalgaları duvarda zikzaklar çizerken, düşüncelerim göğsümde ağırlık yapıyordu. Duygulum aniden kulaklığı yarım indirip bana dönerek, "Eee? Neye daldın yine? Böyle bakınca sanki hayat hikâyesi mi yazıyorsun?" Gülümsedim ama içimdeki cümleleri saklayarak, "Sadece... mix çok iyi gidiyor, onu fark ettim" diyebildim. Duygulum "Hııı..." dedi şüpheyle ve ekledi, "Ben de seni tanımıyorsam..." der demez de tekrar kulaklığı taktı, track'i başa sardı. Ama ben onun bu kadar basit bir "gidiş" ihtimalini bile fark etmesini istemiyordum. O sırada içimden geçen tek cümle şuydu, "Keşke bu albüm bitmese. Bitmesin ki sen de gitmek zorunda kalma." Ve bunu ona asla söyleyemiyordum.
Kalan parçaların mastering aşamaları ışık hızıyla akıp giderken, içimde tuhaf çatışma hali hala devam ediyordu. Bir yanım "Hadi bitsin artık" der gibi, diğer yanım "Ne olur bir aksilik olsun da biraz daha uzasın" diye dualar ediyordu. Bitirmek, bir ayrılığı da kapıya dayamış gibi hissettiriyordu çünkü. Duygulum işin başında ciddiyetle eğilmiş, her peak dalgasını, her transient patlamasını, her harmonic boost'u inanılmaz bir dikkatle kontrol ediyordu. Ben ise kaynayan demliğin çıkardığı incecik ıslık sesiyle irkilip sözde "yoğun düşüncelerden" sıyrıldım, aslında o düşünceler hep aynı yere çıkıyordu ama olsun... Kalkıp ona kahve, kendime de yeşil çay hazırlamaya başladım.
Zaman yumuşak, ağır bir tül gibi aktı, bir iki saatimiz neredeyse kelimesiz geçmişti. Ben pek konuşmadım. O ise bilgisayar ekranından bir an olsun başını kaldırmadı. Adeta Sedef Hoca yokken onun sınavını veriyor gibiydi. Gurur duyuyordum. Belki o fark etmiyordu ama bütün odada onun başarabileceğine dair görünmez bir inanç örtüsü vardı.
Fare tıkırtıları... Arada geri sarılan melodi kırıntıları... Çalan solo'nun reverb kuyruğu... Hepsi odanın sessizliğine ince ince işlenmişti.
Ben artık sessizliğin ritmine alışmıştım ki... Telefon bir anda titredi. Shera'dan gelen mesaj ekrana düştü, "Ben iyiyim, siz ne âlemdesiniz?"
Bir an durdum. Sanki odanın sessizliğinin omurgasına ince bir çatlak düşmüş gibi hissettim. Duygulum kulaklığın tek tarafını açtı, ekrana doğru eğildi. "Shera yazmış?" dedi. Ben mesajı ona gösterirken hafifçe gülümsedim, "Hah... Demek nihayet tuvaletten çıkmış." Duygulum kahkaha atacak gibi oldu ama kendini tuttu, sonra eliyle ağzını kapatıp, "Sakın yazma öyle bir şey, valla ikimizi de tepeler" deyince bir anda canlandık ikimizde. Sanki Shera'nın sesi, kahkahası, o alaycı bakışı kapı aralığından içeri sızmıştı. Mesajı açıp yazmaya başladım,
Nesly
Biz iyiyiz. Kalan işleri bitiriyoruz. Sen nasılsın gerçekten? Gönder'e basacakken parmağım havada asılı kaldı.
Duygulum
Ne oldu? Niye durdun kız?
Nesly
Bilmem...
Duygulum
Gönder işte, ben de merak ettim nasılmış.
Nesly
Bir an düşündüm, sonra şeytan dürttü. Vidanjör lazım mı sana? 😊
Duygulum
Haydaaaa... kızım öldürür seni bak. 😊
Shera
İyiyim dedim ya beee... abart iyice. ☹
Duygulum
Kendin kaşınıyorsun bak 😊
Nesly
Onu arada sinir etmek hoşuma gidiyor.
Duygulum
Sen klipleri sor asıl, bırak geyikleri.
Nesly
Derin bir nefes alıp ciddileştim, elim klavyenin üzerinde gezindi. Tamam yahfff... kızma. Şaka yaptık. İyiysen... şu klipleri bugün hallediver bari 😊
Shera
O iş bende. İş bitince yanıma gelin.
Nesly
Okey.
Duygulum
Bak... yine kurtuldun. Ama bir gün kesin ana bacı dümdüz dalacak haberin ola. 😊
Nesly
Neşem yerine geldi desem 😊
Duygulum
😊😊😊
Son birkaç rötuşun ardından Duygulum sağ işaret parmağını havaya dikti. "Dur," der gibi. Ekrandan gözünü ayırmadan bir süre bekledi, sonra bana dönüp o kendine has yumuşak gülümsemesiyle, "Hazır mısın?" diye sordu. Neye hazır olduğumu tam olarak bilmiyordum.
Bir saniye sonra anladım, mastering işi bitmişti. Gerçekten... nihayete ermişti. Enter tuşuna hafifçe bastı. Ekranda dalga dalga yayılmaya başlayan ses çizgileri sanki içime dokunuyordu. "İlk dinlemeye hazır mısın?" diye tekrar sordu Duygulum. "Olur..." Sadece bu kadar çıkabildi ağzımdan. Yavan bir onay, yarım bir nefes, tam olmayan bir güçle. Çünkü içimde iki duygu birbirine çarpıyordu, Bir yanda, büyük bir şeyi başarmanın verdiği tarifsiz sevinç, diğer yanda, albüm bittiğinde her şeyin dağılacak olması ihtimalinin açtığı ince bir hüzün. Sona yaklaştıkça, bitmesin istediğim şeylere daha çok sarılıyordum.
Toparlandık, bilgisayarı kapatıp odanın kapısını kilitledik. Güvenliğe baş selamımızı eksik etmeden okuldan ayrıldık. İlk planımız, eve gidip bir şeyler atıştırmak ve ardından soluğu Shera'nın yanında almaktı. Zaman öğleyi geçmiş, güneş tam tepedeydi, resmen tepemize çöküp bizi kavuruyordu. Elimdeki su şişesinin dibini çoktan görmüştük bile. Eve doğru hızlı adımlarla yürümemizin tek sebebi sıcaktan kaçmaktı.
Acelece geçiştirdiğimiz kısa yemek molasının ardından, ben terden sırılsıklam olmuş tişörtümü çıkarıp değiştirirken, Duygulum laptopu çantasına yerleştiriyordu. Vakit kaybetmeden çıktık, adeta sıcaktan kaçarak Shera'nın kapısının önünde aldık soluğu. Bu kez kapıyı Shera açtı. Rengi solgundu, gözaltları morarmış, sesinde hafif bir kırıklık vardı. İki güne kalmadan tekrar ishal moduna geçtiğini anlamak zor değildi. Neyse ki tecrübeliydim de bu durumdan dolayı gelirken limon ve taze çekilmiş kahve almayı unutmamıştım. Kısa bir merhabalaşma sonrası Duygulum ve Shera odasına geçti, ben ise mutfağa. Nejla Abla ortalarda yoktu. Elim alışkın, daha önce yaptığım o mucizevi karışımı hazırladım, Shera'ya uzattım. Yüzünü buruşturarak baksa da son yuduma kadar içmeyi başardı. Shera biz gelene kadar birkaç video klip için taslak hazırlamış ama çoğunu bitirememişti. İş yine bize, yani Duygulum'la bana kalmıştı. O Eylül sıcağında battaniye altında titreyen Shera'yı kendi haline bırakıp kliplerin üstüne çöktük. Ve elbette bir iş daha vardı, albüm kapağı. Hepsini akşama kadar hallettik.
Shera, karışımın ve içtiği ilacın etkisiyle yavaş yavaş kendine geldi. Tam o sırada Nejla Abla teşrif etti sonunda. Kadınların gün yapma merakı bana hep tuhaf gelmiştir ama bu sefer iyi ki gelmişti, çünkü o günlerden arta kalan ne varsa pasta, börek, kısır, sarma koca bir tepsiye doldurmuş halde elindeydi. Birer büyük kupa çay eşliğinde yorgunluğumuzu unutturan bir tür ziyafete dönüştü o masa.
Nesly
Karnımız da doyunca "Kızlar," dedim sonunda, ellerimi dizlerime vurup toparlanarak. "Ne yapalım, vakit kaybetmeden yayınlayalım mı albümü?"
Duygulum
Beklemeye gerek var mı ki? Hazırız bence.
Shera
Yapın bir şeyler... beni bulaştırmayın şu an hiç modumyok.
Nesly
Sen hiç merak etme, yorulma sen. Biz hallederiz.Bir süre sonra bilgisayarı ortaya aldık. Önce Gökkuşağının Ritmi kanalımızı, ardından kliplerin bulunduğu klasörü ekranda sabitledik.
Duygulum
Tamamdır, şimdi tek tek yüklemeye başlıyorum.
Nesly
Ekranda yükleme çubukları bir bir ilerlerken Duygulum bir anda durdu. Zamanlayıcı penceresi açıldı. Hop... niye sayaç koyuyorsun? Direkt yayınlasak?
Duygulum
Bence insanlar biraz merak etsin. 07.09.2025 sabah 09:00'a ayarlayacağım.
Shera
Amaaaan... kim takar yaptıklarımızı. Yükleyin işte.
Nesly
Yaa Shera, öyle deme. Olumsuz düşünmenin anlamı yok. İkinci albüm farklı bir formattaydı, evet. O yüzden pek anlaşılmadı belki ama zamanı gelince onun değeri de çok net görülecek.
Shera
Hıh... Öyle diyorsan.
Dakikalar ilerlerken kliplerin biri bitiyor biri yükleniyordu. Sayaç kurulmuş, albümün kaderi artık zamanın akışına bırakılmıştı.
Vakit çok geç olmadan müjdeli haberi bizimkilere de vermek istiyorduk. İşimiz bittiğinde Shera'ya iyi dinlenmesini söyleyip müsaademizi aldık. Eve vardığımız anda annem kapıda belirdi. Daha "hoş geldiniz" bile demeden heyecanla,
Annem
Babanla bizim ekrana bildirim geldi ama açılmıyor.
Nesly:
Biz kahkahayı patlattık. Anacığım, yarın sabah yayınlanacak. Sayaç var... daha açılmaz. Annemin şaşkın yüzünü görünce dayanamadım, sarıldım boynuna. Uzun zamandır böyle sıkı sarılmamıştım. Ardından Duygulum da gelip anneme sarıldı, annem onun saçlarını okşarken yüzündeki gurur okunuyordu. Salondan babam doğruldu, yavaşça yanımıza geldi. Ona da sarıldım, sonra Duygulum'a uzattı kollarını.
Babam
Tebrik ederim kızlar. Sadece Nesly değil... seninle de gurur duyuyorum kızım.
Nesly
Duygulum'un gözleri bir an parladı. Babamın onu kendi kızı gibi görmesi beni her seferinde ayrı büyülüyordu. Belki de o yüzden gitmesini istemiyordum. Burası bizim evimiz değildi sadece, onun da yuvası olmuştu.
Babam
Eeeee hanım artık yarın mangalı hak etti kızlar. Tüm hazırlıkları yaptım. Toplam altı kişiyiz.
Duygulum
Altı mı? Kim altı?
Babam
Biz... Shera... ve annesi Nejla Hanım.
Nesly
Nejla abla tamam da... Shera gelebilir mi bilmiyorum baba. Çıkış manifoldu hâlâ arızalı, ishal hâli devam ediyor kızın.
Babam
Ona göre ayarlarız kızım. Hasta olacaksa zorlamayız. Ama gönlümüz bir olsun yeter.
Nesly
Evin sıcaklığı, hazırlığın telaşı, ailede paylaşılan bu küçük mutluluk... Her şey güzel gidiyordu. İçimde bir yer "keşke böyle hiç bitmese" diyordu. Annem, "Aç mısınız?" diye sordu "Hayır değiliz" dedik "İyi geceler" diyerek odamıza geçmek için sadece müsaade istedik.
06.09.2025
Bir sonun yine başlangıcındayım, kadim dostum günlük.
Zaman ömrümüzden çalıp giderken biz de içinde savrulup duruyoruz. Gün geçmiyor ki bir ayrılık yaşanmasın. Bir şeyler yerine oturuyor elbet, ama neden iki ipin ucu bir türlü birbirine denk gelmiyor acaba? Başarmanın ardından ayrılıksız bir yaşam sürmek çok mu uzak bana?
Bir yanım sevinç ağlarıyla örülü, bir yanım da hep hüzün barındırıyor. Belki de ikisinin arasında sıkışıp ilerlemek bizim kaderimizdir, ne dersin?
Biz yorgun ama sevinci yarım savaşçılar olarak güne başladığımızda, bize ses edilmeden kahvaltı masamız çoktan hazırlanmıştı. Herkes yerini aldığında babam, masadaki sıcak kahvaltıya bakıp,
Babam
Sizleri nereye götürelim, kızlar?
Nesly
Duygulum çayını tazelerken, ben olabildiğince sakin bir sesle sana bırakıyorum baba.
Annem
Bey, sen bilirsin ama istersen Yumak Gölü'ne gidebiliriz. Orası serindir, gölgelik de var.
Nesly
Harika fikir, anacığım. Bence de orası güzel bir seçim, hem gölgelik var.
Duygulum
Shera'dan haber var mı?
Nesly
Evet, sabah yazdım ama gelemeyecekmiş.
Duygulum
Hâlâ cırcır modunda demek ki.
Babam
O halde dört kişiyiz.
Kahvaltıyı bitirir bitirmez, babamın 1980'lerden kalma Audi 80'ine tüm eşyaları yükleyip yola çıktık. Yol boyunca kasabayı arkada bırakırken, saat 10 civarında klipler yayına girmişti. Telefonlarımıza bildirimler düşmeye başladı. Küçük bir hayran kitlemiz oluşmuştu zaten. İlk yorumları atanlar da onlardı haliyle. Mesajlar ve tebrikler birbiri ardına gelmeye başladı. Babam direksiyon başında bize bakıp gülerek,
Babam
Hadi bakalım, okuyun bakalım ne diyorlar.
Biz de telefonlarımızı elimize alıp gelen mesajları okumaya başladık. Havada hem güneşin sıcaklığı hem de mutluluğumuz vardı. Sanki küçük bir zaferin ardından ödül almış çocuklar gibiydik.
Ali (sınıf arkadaşı)
Vay be, albümü dinledim. Harikasınız. Hele o Soluk ve Gri Ankara Göğü parçası müthiş hüzünlü.
Selin (arkadaş)
Tebrikler kızlar. Her şarkıda ayrı bir duygu var. Çok etkilendim.
Seher Hoca
Sizleri tebrik ediyorum. Bu albümde emeği geçen herkese saygılar. Ne kadar yeteneklisiniz, şaşkınım.
Duygulum
Sheradan mesaj var mı?
Nesly
Yok, o canıyla uğraşıyor zaten, albümü düşünecek hali yok, dedim gülerek.
Duygulum hafifçe gülümseyip başını salladı. Güneşin altında ilerlerken, hem yorgunluğumuz hem de albümün verdiği mutluluk içimizde karışık bir sıcaklık bırakıyordu. Yol boyunca sessizce şarkılarımızı ilk kez dinleyen ailem ile hem keyifli bir tempo tuttuk hem de gözlerimiz hafifçe telefona kayarken, ufak bildirimler de arada gülümsedik. Babam ise "Nerdeyse iki gün kaldığınız Ankara anılarınızdan bir albüm yapmışsınız" dedi bir ara.
Yumak Gölü'ne ulaştığımızda, burası bizler için artık alışılmış bir sığınak gibiydi, ne zaman gelsek yeni bir köşesini keşfetmek, dalgaların hafif şıpırtısı ve gölün serin rüzgârıyla buluşmak mümkün olurdu. Arabadan iner inmez Duygulum benimle birlikte bagajdan malzemeleri gölgelik bir alana taşıdı. Piknik örtüsü, sehpamız, çanta ve bazı ufak atıştırmalıklar, sanki yıllardır buraya aitmiş gibi doğal bir uyumla yerleşti. Babam ise, elini kaldırıp bize göz kırparcasına "Siz keyfinize bakın kızlar, etler hazır olunca çağırırım," dedi ve kendi köşesine çekildi. Biz de göz göze bakıp sessizce gülüştük, keşfetme arzusu sanki içimizde bir kıpırtı yaratmıştı.
Göl kenarında, ağaçların altındaki serinlikte, her köşeyi yeniden keşfeder gibi dolaştık. Fotoğraf çekindik, gölün yüzeyinde yansıyan güneşin kırıntıları, Duygulum'un saçlarının kızıl tonlarını, benim omzumdan süzülen ışığı hafifçe öne çıkarıyordu. Kendimizi sanki ilk defa buradaymışız gibi hissettik. Her taş, her dal, her suyun çalkantısı ayrı bir hatıra gibi geliyordu bize. Öğle vakti annemin sesiyle kendimize geldik. Kurulu sofra, nar gibi kızarmış etlerin ve çeşit çeşit mezelerin arasındaydı. Yer sofrasına alışık olmayan bizler için bu, başlangıçta hafif bir eziyet gibi geldi, daha kahvaltıdan kalkalı çok olmamasına rağmen, bu durum memnuniyetimizin önüne geçemedi. Yedikçe yedik, afiyetle, öylesine doyurucu ki midemiz sanki günlerdir aç kalmış gibi bayram etti. Duygulum'un hafifçe gülümseyişi ve "İyi ki geldik," demesi, benim de içimde sıcak bir kıpırtı yaratıyordu.
Yemekten sonra semaverde demlenen çayın başında oturduk. Açık havada içilen çay, hafif rüzgâr ve gölün kıyısındaki hafif nem ile birleşince, zaman sanki ağırdan alıyordu adımlarını. Telefonlarımızdan gelen bildirimleri kontrol ettik, birkaç kişiden tebrik mesajları vardı, mesajlara verdiğimiz kısa cevaplar, küçük kahkahalar, hafif sohbetler... Zaman farkında olmadan akıp gidiyordu. Duygulum, sabah yola çıkacağını hatırlattığında içim burkuldu. Onun ailesine kavuşma isteğini ve mecburiyeti göz önüne alarak duygularımı bastırdım, keşke kalabilsen ama bu mümkün değil, dedim sadece. O da istemiyordu gitmeyi ama sessizce kabullenmiş gibiydi. Akşam yaklaşırken toparlandık. Malzemeler yeniden arabanın bagajında yerini aldı, şişkin ve yorgunduk. O kadar doyurmuştuk ki akşamı hiçbir şey yemeden geçiştirmek, hem bedenimiz hem de ruhumuz için iyi bir plan gibi görünüyordu. Ertesi güne dair yapılacaklar sadece sabah erken okula gitmek ve Duygulumu uğurlamak ile sınırlıydı.
Gece evimize döndüğümüzde Duygulum, her şey için hem anneme hem de babama ayrı ayrı sarılarak teşekkür etti. Babam, gülümseyerek "Bunu veda saymıyoruz, Nesly'nin yanında her zaman yerin hazır," dedi. Annem ise yumuşak bir sesle "Ne zaman istersen gel kızım," diye sırtını okşadı. Bu küçük ama anlamlı veda, içimizde sıcak bir huzur bıraktı. Biz de odamıza geçtik. Uzun süre, sanki bir daha görüşemeyecekmişiz gibi, kız kıza sohbet ettik. Geçmiş günleri, albüm çalışmalarını, birbirimize verdiklerimizi konuştuk, kahkahalarımız ve hafif sessizlikler arasında zaman kayboldu. Uykunun ağır gelmesiyle Duygulum müdavimi olduğu yer yatağına uzandı ve hemen uyku moduna geçti. Ben ise yatağıma uzanıp günlüğümü açtım, kalbimde hem hafif bir hüzün hem de tatlı bir sevinç vardı. Albüm bitmiş, bir dönem kapanmış, yeni bir sayfa başlamıştı. İçimdeki bu karışık duygularla, geceyi kendi sakinliğimde yaşadım, yazdım ve sessizce kapattım gözlerimi.
07.09.2025
Ne diyordu Orhan Baba: "Ayrılığın acısını dosta hasret olan bilir."
Evet, doğruymuş. Daha gitmeden ayrılık acısı çöktü üstüme, anlıyor musun? Yine, yeniden bir araya ne zaman geliriz, kim bilir...
Umarım uzak olan tüm mesafeler bir gün daha yakın olur.
Sabah, günün ilk ışıklarıyla birlikte adeta ayrılık gibi doğmuştu. Zamanın ne kadar hızlı aktığını, yazın ne ara bittiğini fark edememiştim ve bir bakmışım Duygulum'un gitme vakti gelmişti. Vedaları sonradan sevmemek alışkanlıklarım arasında yerini almıştı, bu kez de farklı değildi. İçimde hafif bir boşluk vardı ama bunu görünür kılmamaya kararlıydım. Duygulum'la birlikte arabaya bindik, uzun süredir park haşnde üzeri tozlanmış kullanmadığı aracına yerleştik. Motor çalıştı, lastiklerin yoldaki hafif hırıltısı ve sabahın sessizliği eşliğinde okula doğru ilerledik. Albüm sonrası onlarca ekranımda beliren bildirimler, telefonun sürekli titremesi, okulun ilk günü için gelen mesajlar... Hiçbiri beni bu sabahki kadar etkilememişti. İçimde hem bir boşluk hem de bir tuhaf bir sıcaklık vardı. Yanında otururken, kendimi duygularımı bastırmaya zorladım. "Eee, yetti beee... Sıkıldım senden, git artık" diye gülerek sarıldım Duygulum'un boynuna. Onun saçlarının hafif ıslak kokusu, sabahın serinliği ve araba içinde oluşan sessizlikle karışıyordu. Duygulum sadece gülümsedi, karşılık verdi ama gözlerinde hafif bir hüzün vardı. Ben arabadan indikten birkaç saniye sonra o gözden kayboldu, artık yalnızdım.
Okulun bahçesi, sabahın erken saatine rağmen bir küçük kalabalıkla doluydu. Arkadaşlar, yeni sınıf arkadaşları ve öğretmenler gelmişti, "Tebrikler rock kraliçesi" diyen sesler, "Nasıl başarıyorsunuz?" diye soran meraklı bakışlar... Ama gözlerim sadece birini arıyordu: Shera... Nerede olduğunu görmek, bir kez olsun sarılmak istiyordum ama mesaj attım, cevap gelmedi. Muhtemelen hâlâ uyuyordu ya da okulun ilk gününe henüz hazır değildi.
İstiklal Marşı çalındı, herkes saygı duruşunda bekledi. O anlarda kalabalığın içinde kendimi biraz yalnız hissettim. Sonrasında okul müdüremiz Buse Hoca kürsüye çıktı. Kısa ama etkili bir konuşma yaptı, yeni öğretim yılını kutladı ve hepimize iyi dersler diledi. Konuşma bittiğinde öğrenciler sınıflarına yönlendirildi. Kalabalık hızlı adımlarla dağıldı ama benim yerimde sanki zaman yavaşlamış gibiydi. Buse Hoca bana doğru yaklaştı, net bir ifadeyle "Sen girme içeri, birisiyle tanıştıracağım," dedi. Kalbim hafifçe hızlandı. Kimdi acaba tanıştıracağı kişi?
Koridorda yan yana yürürken öğrencilerin telaşlı koşuşturmaları, yere vuran ayak seslerinin gürültüsü ve havadaki hafif tebeşir kokusu bana garip bir ağırlık hissettiriyordu. Sanki okulun duvarları bile yeni bir dönemin başladığını söyler gibiydi. Buse Hoca önden kararlı adımlarla ilerliyor, ben ise arkasından bir adım geride, hem Duygulumun gidişinin hüznünü hem de Shera'nın kaybolmuş sessizliğini düşünüyordum.
"Neyse ki birkaç dakika var," dedi Buse Hoca, odanın bulunduğu kapının önünde durarak. Sonra hafifçe kapıyı araladı ve içeri girmemi işaret etti. Odaya adım attığım an bir sessizlik duvarı karşıladı beni. Işığın süzüldüğü büyük pencerenin önünde biri duruyordu. Sanki o ışık, kadının kenar hatlarını daha da belirgin hale getiriyordu. Ve işte... Nadia.
Yeni müzik öğretmeni.
Siyah saçları ensesinde toplanmıştı, tek bir tel bile dağınık değildi. Üzerindeki koyu renkte, ütüsü çizgi gibi duran kumaş pantolon ve sade ama şık bir bluz... Kollarını göğsünde toplamış, biriyle ilk kez tanışmanın gerekli nezaketi dışında hiçbir yumuşak ifadeyi barındırmıyordu yüzünde. Gözleri koyuydu, dikkat kesildiğinde insanın içini delen türden. O an anladım ki bu kadın hata affetmeyen birine benziyordu.
Buse Hoca beni ona doğru yönlendirdi. Nadia Öğretmen elini uzattı ama öyle herkesin uzattığı gibi değil. Parmaklarının arasındaki ciddiyet, tokalaşmanın süresini bile belirleyen bir disiplin duygusu vardı.
"Nesly, değil mi?" dedi. Ses tonu tok, gereksiz süslerden uzak, ne bir tebessüm ne de bir yumuşama... Sanki üzerime röntgen ışığı tutuyordu.
"Evet hocam," dedim hafifçe başımı eğerek. Buse Hoca araya girip, "Kendisi bizim grubun bas gitaristi. Çalışmalarımızı takip ettiyseniz bilirsiniz," dedi. Nadia başını çok hafif bir şekilde salladı. "Evet. Biliyorum." Bir sandalyeyi işaret etti, oturmamı bekledi. Kendisi ise masa kenarına dayanarak ellerini göğsünde birleştirdi. Hiç acele etmiyordu ama her saniyenin ona ait olduğunu hissettiriyordu. "Bana anlatılanlara göre," dedi gözlerini hiç kaçırmadan, "İki demonuz ve üç albümünüz varmış. Üstelik... bu kadar kısa sürede?" Gözlerindeki keskinlik sanki şunu soruyordu, "Bu gerçekten mümkün mü? Yoksa abartı mı?"
Buse Hoca gururla gülümsedi, "Evet Nadia Hanım, çocuklar gerçekten çalışkan. Özellikle de..."
Nadia elini hafifçe kaldırarak Buse Hoca'nın sözünü kesti.
"Kayıt tarihlerine baktım," dedi bana dönerek. "Şaka değilmiş demek. Ama böyle bir üretkenliğin arkasında ya büyük bir disiplin vardır... ya da büyük bir yorgunluk." Boğazım kurudu, ne cevap vereceğimi bilemedim. O an gözüm kapıya kaydı... belki Shera çıkagelir diye. Ama kapı sessizdi. Sessizlik de Nadia'nın sert duruşunun bir parçası gibiydi. "Umarım," dedi Nadia, siyah gözleriyle beni ölçüp biçerek, "okul temposunda da aynı istikrarı görebilirim."
Kelimeleri bir uyarı gibi havada asılı kaldı.
Shera'dan hâlâ bir ses yoktu.
Ve evet... Nadia kimdi?
Anlaşılan, sadece yeni öğretmenimiz değil... aynı zamanda hayatımıza sert bir düzen getirmeye hazırlanan bir fırtınaydı. Kulağımda onun sesi, gözümde ise Shera'nın yokluğu... İçimde garip bir karışım vardı, merak, heyecan ve hafif bir hüzün. Bu sabah, Duygulum'un yokluğu, Shera'dan haber alamamak ve karşımdaki yeni öğretmen... Tüm bunlar, yeni bir dönem başlangıcı, yeni bir sayfa gibiydi. İçimde bir yerlere kazınacak, hafızama yapışacak bir anın eşiğindeydim. Ve ben, bu anın aslında tadını çıkarmaya hazırdım, çünkü biliyordum ki, bu okul yılı hem zorlu hem de unutulmaz olacak...
Acaba, Sedef Hoca ile yıldızı bir türlü barışmayan Shera, bu Nadia Öğretmen ile anlaşabilecek mi?
...
..
.

...
..
.

...
..
.
...
..
.
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.
Her hikâye gibi yarım kaldık biz...
Bölüm 22
O sırada telefonuma bir bildirim düştü.
Sedef Hocadan.
Sedef Hoca'nın emekli olmasının ardından, hâlâ üzerimizde olan uzattığı elleri sayesinde yalnız olmadığımızı hissetmek biraz buruk bir sevinç yaşatıyordu bana. O artık okulda değildi, ama onun sesi, onun sabırlı gülümseyişi hâlâ koridorlarda gibiydi. Bazen kayıt odasının köşesinde duran o eski sandalyesine gözüm takıldığında, sanki her an kapıdan içeri girip "Kızlar, buradayım, devam edin," diyecekmiş gibi hissediyordum. O olmadan kendi kararımızla yolumuza devam etmenin doğru olup olmadığının muhasebesini çok yaptık kızlarla. Bir yandan özgürleşmenin gururu vardı içimizde, artık neyi, nasıl yapacağımıza biz karar veriyorduk. Ama diğer yandan, bir şey eksikti sanki bizi bir arada tutan o görünmez ip, bir anlığına gevşemişti. Devam etmenin doğru olduğu gerçeği ağır basmışken içimizdeki boşluk çok fazla hissettiriyordu... En çok da bana. Ama belli etmemeye çalışıyordum. Shera her zamanki gibi dışarıdan güçlü görünüyordu, gitarını sırtına asıp "Bizim dönemimiz yeni başlıyor," diyordu ama ben onun da gözlerinde bir kırılma görüyordum bazen. Duygulum ise enerjisini müziğe sarmıştı. Bizden daha tecrübeli olmasına rağmen, "Hoca bizi zaten bu yüzden yetiştirdi, yarım kalmamamız için," derdi, ama bunu söylerken sesindeki titremeyi saklayamıyordu. Ben ise içimdeki sessizliği bastırmak için defterime notalar karalıyor, kimi zaman o notaların arasına kelimeler gizliyordum. Kelimelerden biri hep aynıydı, "Devam."
Bir akşam, Shera'nın evinde toplandığımızda konu yine oraya geldi. Masada yarısı içilmiş kahveler, dağınık notalar ve Sedef Hoca'nın gönderdiği son sesli mesaj vardı. Kısa ama yürek burkan bir mesajdı, "Kızlar, ben artık uzaktan izleyeceğim sizi. Ama unutmayın, müzik sadece ses değil, yürek işidir. Yüreğinizdeki sesi kaybetmeyin." Mesaj tekrar okuyunca başımı kaldırıp ikisine baktım. "Okul müdürünün, yani Buse Hoca'nın emeklilik kararında bir payı var mıdır sizce kızlar?" dedim. Sesim biraz yorgun ama meraklıydı. Aslında cevaplardan çok, duymak istediğim bir şey vardı, her şeyin hâlâ kontrolümüzde olup olmadığı hissi.
Duygulum
Yani... albüm çalışmalarımızdaki gergin havayı fark etmeyen yok. Aralarında bir problem vardı, ama galiba bunu hiç öğrenemeyeceğiz.
Shera
Evet, bir keresinde Buse Hoca'nın 'Seni ben getirdim buraya gibilerinden bir şey demişti Sedef Hoca için?' dediğini duymuştum. Ya da öyle bir şeydi işte... Amaaan neyse ne. Zaten bazen her şeye fazla karışıyordu. İlk zamanlar epey gıcık oluyordum açıkçası. Gittiği iyi oldu, şimdi kafamıza göre takılırız.
Duygulum
Yani hocanın hiç mi yardımı olmadı bize, onu mu demeye çalışıyorsun?
Shera
Yok, öyle değil de... bana uymuyordu tavırları, o kadar.
Nesly
Ben öyle düşünmüyorum Shera. Şu iki albümdeki dağınık tavrımızı o derleyip toparladı. Kendi adıma söylemek gerekirse, minnettarım kendisine.
Duygulum
Katılıyorum sana Nesly.
Shera
Biz daha iyisini de yaparız, merak etme.
Aramızdaki sessizlik bu kez daha farklıydı ne vedaydı, ne de kırgınlık. Sanki herkes, kendi içinden geçenleri notaların arasına gizlemişti. "Devam edelim mi?" dedim. Duygulum gülümseyerek. "Hoca duysa 'neden duruyorsunuz ki' derdi." Shera başını salladı, "O zaman... kaldığımız yerden değil, hissettiğimiz yerden başlayalım." Eğer tek başımıza becerebilirsek kayıt cihazının kırmızı ışığı bir kez daha yanıp sönecekti. Belki bu sefer hoca yoktu, ama sesi kalbimizin bir yerinde hâlâ bize yol gösteriyordu sanki.
Okulların açılmasına az bir süre kalmıştı. Son iki haftaya girerken, bütün yaz boyunca albüm çalışmalarına o kadar odaklanmıştım ki, aile fertlerini bile kendime esir etmiştim. Ne köye gidebilmiştik, ne de söz verdiğim gitar taksitlerini ödeyebilmiştim. Annemle aramızdaki kırgınlıklar rafa kalkmıştı artık. Babam ise, bu hâlimi ve vizyonumu takdir etmekten başka çaresi yokmuş gibi davranıp, tüm gitar taksitlerimi kendi ödemişti sağ olsun. Biz, Sedef Hoca'dan kalan boşluğu içimizde yavaş yavaş sindirirken, çoktan başladığımız yeni kayıtlar için harıl harıl çalışıyorduk. Bir yandan da ikinci albümün aldığı tepkileri izliyor, arada sırada gelen mesajlara cevap verip kendimizle gurur duyuyorduk.
Shera bazen, "Biz bu şarkılardan hiçbir şey anlamadık, ne yapmış bu ergen tayfası böyle?" gibi olumsuz yorumlara takılıp balıklama dalıyor, grubun moralini biraz negatife çeviriyordu. Ama genel anlamda hepimiz, anlaşıldığımızı düşünüyorduk. Çünkü biliyorduk ki, bizi gerçekten dinleyenler notalar arasındaki hikâyeyi duyuyordu.
Arada, ilk albüm formatında daha melodik şarkılar yapma telaşına girdiğimiz de oluyordu. Shera da bu tepkilerden nasibini almış olacak ki, o sert riff yazma mizacından biraz olsun taviz verecek gibiydi. Para, her zaman ikinci plandaydı bizim için. Sohbetlerimiz arasında arada açılıp kapanan bir konuydu sadece. İki albüm ve birkaç demonun ses getirmiş olmasına rağmen, grup olarak hâlâ maddi anlamda bir başarı yakalayamamıştık. Bu da dışarıdan bakıldığında bizi biraz "silik" gösteriyordu belki ama içimizde fırtınalar kopuyordu. Bunu aşmanın yollarını, bizden daha tecrübeli olan Duyguluma danışan ilk kişi Shera olmuştu. Ne var ki, henüz bir sonuca varılamamıştı. O belirsizliğin gölgesi Shera'nın yüzüne bile sinmişti, arada göz ucuyla bana bakar, sonra notalarına geri dönerdi. Ben ise bu mevzulara hiç takılmıyordum.
Sevdiğim işi, sevdiğim insanlarla yapıyordum, benim için tek misyon ve kazanç buydu.
Yerel bir dergide küçük bir yazı çıkmıştı, "Bu kızlar bir harika... Şarkı yapmakta üzerlerine kimseyi tanımıyorum." Bu cümle bile bizi motive etmeye yetmişti o an. Satır arasında geçen, "Bir yıl içinde iki demo kaydı ve iki albüm yayınladılar," ifadesi ise gururumuzu iyice okşamıştı.
Aslında ekip olarak ciddi sınavlardan geçmiştik biz. Grup olmanın dinamikleri, dışarıdan kolay görünen ama yaşarken öğreten şeylerdi.
Kavgalar, küslükler oluyordu elbette ama kimse uzatmıyordu artık. Tam tersine, her tartışma bizi biraz daha kenetliyor, şarkılarımızın sürekliliğini ve üretkenliğimizi perçinliyordu.
Olayımıza artık Sedat da dâhil olmuştu ve bu, işimizi son derece kolaylaştırmıştı. Gönderdiği şiirleri, kendi tarzımıza göre düzenleyip bir forma sokmak artık alışkanlıklarımızdan biri hâline gelmişti. Ben de zaman zaman şiirler yazıp albüme destek oluyordum ama asıl yük,
melodiyi çıkarmaktaki ustalığıyla beni ve Duygulumu bile geride bırakan Shera'nın omuzlarındaydı. Duygulumun ritmik dehası da işin üstüne eklenince, geriye sadece notalar arasında hepimizin kayboluşuna şahitlik etmek kalıyordu.
İkinci albümün şahidi olan okuldaki kayıt odamızı hiç bozmamıştık. Sırf bu yüzden bile kaç kez okul müdüremiz Buse Hoca'nın yanına gitmişliğimiz vardır. Okulda biz, Buse Hoca ve bir de müdavimimiz Güvenlik Ahmet Abimiz vardık. Her seferinde, bizi görünce gülümseyip
"N'aber sazcılar?" demekten geri kalmazdı Ahmet Abimiz canımız ciğerimiz.. Buse Hoca ise her bizi gördüğünde aynı cümleyi söylerdi,
"O oda için başka planlarım var, okul açılana kadar ne yapacaksanız yapın, sonrasına bakarız." Biz yine de umudumuzu kaybetmemeye çalışıyorduk hep. Çünkü o oda sadece bir kayıt alanı değildi bizim için her şeyin devam etmesini düşündüğümüz yerdi.
Sanki arkamızdan atlı kovalarcasına, peş peşe yaptığımız şarkıların esiri olmuş gibiydik. Her yeni kayıt, bir öncekini geçme telaşına dönüşüyordu. Belki de bu yüzden, üzerimizde hep o görünmez acele vardı bitmeyen bir koşunun, nefes nefese süren bir tutkusuydu bu.
Okul başlayana kadar olan süreci en iyi şekilde değerlendirmekti tek gayemiz. Ya da en azından ben öyle düşünüyordum. Diğerlerinin gözlerinde sadece müziğin ışıltısı vardı, ama ben, o ışığın altında yaklaşan bir gölge hissediyordum hep. Dersler başladığında başka bir dünyanın kapıları aralanacaktı benim için. Evet, müzik hayatımın merkezindeydi, notalarla düşünür, akorlarla nefes alır olmuştum.
Ama bir yanım da biliyordu, iki dünyayı bir arada taşımak, kolay olmayacaktı. Yine de o günlerde kimseye belli etmemeye çalışıyordum bu yorgunluğu. Çünkü her şeyin, o telaşın bile, bir anlamı vardı. Biz birlikte müziğe sığınmıştık ve sığındığımız yer, bazen en çok bizi yoran yer oluyordu.
Böyle böyle biriktiriyorduk her şeyi. Yaşadıklarımızı, sevinçlerimizi, kırgınlıklarımızı hepsini satır aralarına gizliyorduk. Bir nevi defter değil, bir hafıza yazıyorduk aslında. Çünkü yaşadıklarımız, çoğu zaman en büyük esin kaynağımız oluyordu. Sedat'ın gönderdiği şiirler, bizim iç dünyamızla birleşince yavaş yavaş bir bütünün parçaları hâline geliyordu her şey. Grup olarak yaşadıklarımız, bizi biz yapan tüm o çatışmalar, tabiri caizse vücut bulmaya başlamıştı yeni projemizde yine. Henüz ilk adımlarını attığımız bu proje, karamsar bir havanın içinde doğuyordu sanki. Ama ben o karanlığı kabullenmek yerine, çaremi yine yaşadıklarımda, çevremdeki küçük ayrıntılarda arıyordum.
Bazen yıkılan hayallerde, barışan dostluklarda, ya da bir limonlu yeşil çay fincanının sessizliğinde bile bulabiliyordum kendimi. Neler yaşamamıştım ki bir yıl boyunca. Savaşlar, ayrılıklar, küskünlükler, barışmalar, hatta bir keresinde evlendiriliyordum bile. Hepsi birbirine karışmıştı. Kendimi bazen dipsiz bir kuyunun içinde buluyordum. Evet, öyleydi işte son bir yıl, tam anlamıyla bir uçurumun kenarında gidip geçmişti. Ama o uçurumun kenarında, benden bizden yeni bir şeyler yeniden doğmaya çoktan başlamıştı. Galiba müzik, benim kaçtığım ve sığındığım bir limana çoktan dönüşmüştü.
Yine başlıyorduk işte...
Ama eksik ama tam, yine aynı heyecanla, aynı bilinmezliğin ortasında. Tecrübe dediğimiz o ince çizgi, artık bizim için bir pusula olmuştu.
Her notada, her sözde, geçmişin izleri gizliydi. Şimdi o izleri yeniden bir araya getirip, bakalım bu kez gerçekten yoluna koyabilecek miydik her şeyi?
Shera
Aslında... bu sefer daha melodik bir alt yapı düşünüyorum. Ne dersin, Duygulum?
Duygulum
Olabilir. Sen melodiye başla, ben devamını getiririm.
Nesly
Kaydı başlatıyorum...
Kayıt ışığı yanar yanmaz sustuk... Shera'nın parmakları gitarın tellerinde kayarken, odanın içi ince bir tınıyla doldu. Sanki sabahın ilk ışıkları, notalara dönüşüp odaya doluşmuştu. Duygulum bagetlerini usulca trampetin üzerine bıraktı, bir nefes aldı ve yavaşça ritmi örmeye başladı.
Ben mikrofona yaklaştım. Henüz şarkı sözü yoktu sadece nefesim, kalp atışlarım ve müziğin o çiğliği kulaklarımızı doldurmaya başlamıştı.
Arada Shera başını kaldırıp,
Shera
Nesly? Bu sesi... Sedat'ın şiirlerinden birine uyarlayabilir miyiz?
Nesly
Evet... ama hangisine?
Duygulum
Fark etmez. Hangi şiirden başlasak da, sonu yine aynı yere çıkacak.
Shera
Sona mı?
Nesly
Hayır en başa.
Kaydın kırmızı ışığı hâlâ yanıyordu, ama odada konuşan artık sadece müzikti. Her bir nota geçmişe uzanıyor, her vuruş bizi eski bir sahnenin içine çekiyordu. Sanki "Adını Söylemeden"in bittiği yerde değil, tam başladığı yerdeydik yeniden. Shera melodiyi yumuşattı.
Shera
Bu tını... Evine Dönemeyenlerin Sessizliği'ne benziyor.
Duygulum
Belki de dönemedikleri yer, biziz.
Nesly
Ya da hiç gitmediler.
Bir süre çaldık. Hiçbirimiz ne kadar sürdüğünü hatırlamıyoruz, sadece o anın içinde kaldık. Kaydı durdurduğumda sessizlik ağır ama huzurluydu. Yorgun ama huzur vardı içimizde. Bir rutinin parçaları değildik ve herkes bu durumdan son derece mutlu görünüyordu.
Duygulum
Bu... yeni albümün ilk parçası olabilir.
Shera
Ya da son parçası.
Nesly
Belki ikisi de. Kameraya benzeyen küçük kayıt cihazı hâlâ yanıyordu, kırmızı ışığı kalbimle aynı ritimde yanıp sönüyordu. Her şey rutin bir havada, daha sakin cereyan ediyordu sanki. Ne bir acele, ne de bir telaş yoktu hiç birimizde. Ama o sakinliğin içinde tuhaf bir durum da vardı sanki yılların emeği, yorgunluğu değil de, bir şeyleri artık gerçekten başaran üç kızın profesyonelleşmiş hâliydi bu. Her hareketimiz ölçülüydü, kabloları bağlarken bile konuşmadan anlaşıyorduk. Herkes ne yapacağını ve sorumluluğunun farkındaydı.
İlk şarkımız "Bu Şehir Beni Boğuyor"du, Sedat'tan gelen o şiiri ele almıştık. Boğulan aslında insan mıydı, yoksa şehir mi? Kafamda hep aynı soru dönüp duruyordu. Bir şehri yaşanmaz kılan kalabalık mıydı, yoksa yalnızlık mı? Şehrin karmaşasında kaybolmayı bir alışkanlık hâline getiren insanları düşündüm. Belki de en çok, o kayboluşun içinde buluyorduk kendimizi. O şarkının hikâyesi bende hâlâ tazeydi. Dost Meclisi'nde Temmuz ayında verdiğimiz o konser dolayısıyla. Kocaman şehrin içinde ilk kez sahneye çıktığım gündü o. Kalabalık, ışıklar, yankılanan sesler ve de hızla heyecandan atan küçücük bir kalp. Bir yandan büyülenmiş, bir yandan da içten içe boğuluyordum. O karmaşayı hissettiğim an, döndüğümde yazdım o şiiri ve hiç düşünmeden albüme koymaya karar verdik. O şiir, farkında olmadan ikinci parçaya bir köprü olmuştu. Sözler birbirine dolanıyor, tınılar birbirini tamamlıyordu. Bir şehrin boğduğu insanın hikâyesi, bir başka şarkının doğumuna neden olmuştu.
Shera
Senin o şiirin var ya... Albümün kalbi o olacak bence.
Nesly
Niye ki? Sanki, kendi yazdığım sözlerin neden bu kadar önemli olduğunu unutmuş gibiydim.
Shera
Komik geliyor sözleri çünkü.
Nesly
Ritmik ve heyecanlı bir melodiyle harmanlayalım o zaman.
Duygulum
Dave Lombardo gibi çalabilirim istersen, Shera.
Nesly
Ben gülmemek için dudaklarımı ısırdım. O kadar da abartmasak mı ki...
Shera
Oooo... süper olur da, şiiri o sound'a uydurabilir miyiz, asıl mesele o.
Duygulum
Tabii ki de hayır... Şaka yaptım ben. Ama veriyorum ölçüyü, siz geriden takip edin.
O an, bagetlerin havaya kalkışıyla birlikte baterideki ilk vuruşlar başladı. Zemin titreşti, sanki uzun süredir uyuyan bir şey uyanıyordu. Shera'nın gitarı araya girdi, ben de not defterimi kapatıp mikrofona doğru yaklaştım. Alt yapısı, işte böyle başlamıştı o şarkının.
Çok eğlenceli gelmişti melodisi bir anda. Şarkının ilk melodisi belirirken ben de sessizce köşeye çekilmiş, o sözleri yazdığım günü düşünüyordum. Ankara'nın o bunaltıcı yaz sıcağında, gri binaların arasına sıkışmış bir günün karamsarlığıydı aslında ilhamım.
Şehrin karmaşası, insanların birbirini itekleyerek bindiği ego otobüsleri, balık istifi dizilmiş yüzler, her biri başka bir hayalin peşinde ama aynı yöne sürüklenen kalabalıklar. Camdan dışarı bakarken hissettiğim o boğulma duygusu. İşte o an içimde bir kıvılcım yakmıştı. "Biraz ilerler misiniz?" demişti bir bayan avazı çıktığınca bağırarak. O cümle bir anda şiirin ilk dizesine dönüşmüştü. O gün, kalabalığın arasında görünmez olmanın ne demek olduğunu öğrendim. Belki de o yüzden bu şarkı, hem benim için bir çığlık hem de bir itiraftı. Korkutucu kalabalıkların arasında kendimi kaybetmemek için yazmıştım, şimdi ise o satırlar Shera'nın gitarında, Duygulum'un ritminde yeniden hayat buluyordu.
"Biraz ilerler misiniz? Diye bağırdı biri, Ama nereye ilerleyelim? Dolmuş zaten otobüsün her yeri"
Hele ki o yaz günü...
Güneş tepede olsa bile Ankara'nın üzerindeki kasvet hiç dağılmıyordu. Sanki gökyüzü bile memur kentiyle aynı ritimde soluk alıp veriyordu, düzenli, tekdüze, ama içten içe boğucu. Sedat, o hâli o kadar güzel yakalamıştı ki kendi şiirinde, ilk dizesi hâlâ kulağımda çınlıyordu,
"Soluk ve gri Ankara göğü..."
Ne kadar sade bir ifade, ama o kadar doğruydu ki. Sonraki dizeleri okurken sanki şehrin içinden değil de, şehrin kalbinden sesleniyordu bize,
Başkentte sabahlar hep bir telaş,
Kahvaltı niyetine edersin trafikte savaş
Gri binalar, gri yollar, gri hayat
Ama bizde umut var,
Bu da bir nevi sanat.
O karamsarlığın içinde bile bir umut kırıntısı bırakmayı başarmıştı Sedat. Belki de onun bu hali bize iyi geliyordu. Çünkü biz o an müziğe sığınarak nefes almaya çalışan üç genç kızdık. Her birimiz kendi "gri göğümüzün" altında, yine de bir melodiyle renk katmaya çalışıyorduk hayata.
Nesly
Düet şeklinde yapalım bunu... Yine Sedat bize destek olsun, kızlar.
Duygulum
Aklından geçen ne var peki?
Shera
(kaşlarını kaldırarak sessizce bakar o an) ???
Nesly
Sen ne dersin, karanlıklar kraliçemiz?
Shera
Olabilir.
Shera'nın o kısa, ama her şeyi anlatan "olabilir"i çok şey söylüyordu bize. Onu tanıyorduk artık, içinden geçenleri söylemese de gözlerinden okurduk. Ben de Duygulum da, grubumuzda başka birinin sesini duymaktan hoşlanmadığını gayet iyi biliyorduk. Sedat'ın sesine, yazdığı dizelere olan varlığımıza katkısına rağmen, Shera her defasında içten içe bir direnç gösterirdi buna. Ama sonunda kazanan hep biz olurduk, müziğimizin bütünlüğü, duygumuzun ortaklığı...İstese de istemese de Shera, bir adım geri çekilir, boyun eğerdi sessizce. Belki de o anlarda, "ben" değil "biz" olmayı öğreniyorduk hep birlikte.
Ben notlarımı çoktan almıştım, her zamanki gibi o kara kaplı defterime. "Soluk ve Gri Ankara Göğü" yazıyordu sayfanın en üstünde.
Altına büyük harflerle not düşmüştüm, Düet. Melodik altyapı. 4x4'lük ölçü. Başladığı gibi aynı tempoda bitecek. Defterin köşesinde kahve lekeleri vardı, belki de o anların aceleyle alınmış notlarının küçük tanıklarıydı. Her satırında hem titizlik hem de bir heyecan gizliydi.
Şarkı sadece bir beste değil, bizim Ankara'nın gri göğü altında yazdığımız ortak bir hikâyeydi artık. Düeti düşünürken bile Sedat'ın sesi kulaklarımda yankılanıyor, Shera'nın gitar tınılarıyla birleşip Duygulum'un ritimlerine karışıyordu sanki. Zayıf gibi gelen sakin bir ton ve karamsarlığı umut ile harmanlayan şarkı sözleri daha sonra birleşecekti. Tam da albüm konseptine uyumlu.
Çalışmamız tüm hızını almış, sakin ama kararlı bir ritimle ilerlerken telefon çaldı. Babam arıyordu. "Kızım, biz köye gidiyoruz, akşama döneriz..." diye başladığı cümleye sadece "Hayrola?" diyebildim. "Yaşlı ve yıllardır yatalak olan uzaktan akrabamız vefaat etmiş. Gelmek isterseniz, hepinizi okuldan alabilirim" diye sorduğunda ve işte o anda... Hiçbir şey diyemedim. Nedensiz bir "hayır" fısıldadım dudaklarımın arasından. Belki de Sebat'ın yaşadıkları, o travmalar, hayattan kopuşu, dünyadaki umarsız savaşlar ve ölümler zihnimde bir zincir oluşturmuştu. O zincirin içinde, ben sadece sessizce hayır dedim. Büyük olasılıkla, hayatın ağırlığını ve kendi sorumluluklarımı hissederek...
Kendi küçük dünyamda, elimdeki müziğe sarılmış bir şekilde... Ölümden korkmuştum yeniden.
Prova bitmiş, Duygulum ile evde soluğu almıştık. Ama aklım hâlâ günün muhasebesiyle dolup taşıyordu. Ne yapmıştık, neler yapacaktık?
Ve o ölüm haberi, bir köşede sessizce bekliyordu hâlâ. Yemek sonrası odamıza çekildik. Yorgunluk omuzlarımızda ağır bir battaniye gibiydi.
Ama bir yandan da, önceki albüm ile ilgili gelen yorumları okumaktan kendimizi alıkoyamıyorduk. Günlüğüme uzanmıştım sessizce.
Her şeyi yazmıyordum elbette, ama o günün ardından zihnimden geçen bir cümle, satırlar arasında kendiliğinden yerini almıştı, "Bazısı severken gider, bazısı dönerken kaybolur." Hem hayatın hem de müziğin kendine has bir ritmi vardı. Bazı anlar kalır, bazıları geçer, bazı duygular giderken bile iz bırakır, bazıları döner ve kaybolur. Ama biz, o izleri toplamak ve notalara dökmek için buradaydık hâlâ.
Üç günlük dünyada kim kalır baki,
Asıl toprağın altı sessiz üstü hep harbi,
Dün kahkahayla dolu bir evdeydim,
Bugün mezar başında dualarla ezildim.
Günler günleri kovalarken, okulun açılmasına sadece bir hafta kalmıştı. İlginçtir, sevdiğin işi severek yaptığında zaman kavramı bir şekilde kayboluyormuş. Şiirler, akorlar, provalar... Her biri biriktikçe zamanın nasıl geçtiğinden bi haber biz de epey yol almıştık. Elimizdekilerin ne kadar kıymetli olduğunu biliyor, Sedef Hoca olmadan da yolumuza devam ediyorduk bir şekilde. Arada Sedat telefonla katılıyor, provalara kendi varlığını hissettiriyordu. Ben de yaptıklarımızı Duygulum'la brifing tadında paylaşırken, Shera her zamanki köşesine çekiliyordu.
Alışmıştık artık bu duruma, sadece Sedat sorduğunda hafifçe "Merhaba" derdi o kadar. Albümün ruhu ve Sedat'ın önceki projede dahil olduğu deneyimler nedeniyle, Shera'ya fazla yüklenmemeye çalışıyorduk. O da, kabulleniş olarak gördüğümüz o sessiz duruşuyla bize karşılık veriyordu. Toplamda epey yol almıştık, kendi çabamız, birikimimiz ve uyumumuz sayesinde. Geriye sadece birkaç parça kalmıştı. Onları da ince eleyip sık dokuyarak, en azından okul başlamadan projeyi bir nevi nihayete erdirmek istiyorduk. Eğer her şey yolunda giderse, kaydı bitirip elimizden geldiğince okula adapte olacaktık artık.
Shera'nın tam tersi olarak, Duygulum her zamanki halinden son derece mutluydu. Özellikle bizle olan münasebeti yüzünden. Her seferinde bunu dile getirdiğinde, ben de sessizce seviniyordum. Duygulum, bir arkadaştan öte, adeta bir kardeş gibiydi benim için. Ve bu farkındalık, içimde hoşnut bir sıcaklık yaratırken, sevincim katlanarak, uyum içinde çalışmamıza olanak sağlıyordu. Shera da kendi tarzında mutluydu elbette, ama arada bir "arızaya geçmesi" yani o ani çıkışları ve inatçı tavırları, aramızdaki diyaloğun tadı tuzu kıvamında oluyordu hep.
O küçük sürtüşmeler bile, aslında grubun dinamiğini canlı tutuyor, bizi birbirimize bağlayan bir ritim gibi işliyordu. Birimizin eksiği diğerinin fazlalığıydı sanki.
Bazen aklıma, o eski ilk grup kurma süreci gelirdi. Shera'nın anlamsız ve umarsız tavırları yüzünden epey sıkıntı çekmiştim. Hatta, bugünlere gelmemize ve bu birliği yakalamamıza neden olan Gökkuşağının Ritmi grubumuzun, adeta kendi ismini kazandıracak kadar yaptıkları sayesinde isim babası oluvermişti. Şimdiki durumlara bakarken fark ediyordum ki, yaşanması gereken ne varsa, hepsi bir sınav sonucu ortaya çıkmıştı. Etki ve ardından gelen tepki... İşte anlayın. Bu durum vesilesi ile defterime yazdığım bir dize dönüp duruyordu zihnimde,
Lütuf içinde kaynağımı ararım,
Hiçlikte dönerken yükselirken içimdeki kudret,
Verirken son bir nefes,
Sözümü aydınlatır,
Ne gelecek ne de geçmişimi bir daha asla.
Her şeyi birbirine bağlıyorduk, yaşanan ne varsa, sanki hayatın bize bir lütfu gibiydi. Kaynağımızı, yaşadıklarımızdan alıyor ve gerçek ile buluşturuyorduk. Buna kader diyordum ben. Ve bu kader, ağlarını sımsıkı örmeye devam ediyordu, benim için, Shera için, ve olmazsa olmaz kadim dostumuz Duygulum adına da...
Giden gitmişti...
Bizse, müzikal yolculuğumuza devam ederken, hayatı da usul usul öğreniyorduk. Tecrübe etmek bile bir erdemdi artık. Bir hikâyenin baş kahramanları olarak, yazdığımız ya da yazgımızın peşinde yürüdüğümüz bu yolda, tek gayemiz hikayesi yarım kalanlardan olmamaktı belki de. Ama ne gariptir, bazen kader insanı kendi kaderiyle sınarmış. Her ne kadar aşk şarkısı gibi dursa da, "Her Hikaye Gibi Yarım Kaldık Biz" dediğimiz o parçada, bir ayrılığın acı hüznü gizliydi. Her notada, her tınıda, Sedef Hocamızın anısı canlanıyordu yeniden. Onun öğrettiği sabır, dirayet, o dingin gülümseme ile var oluyorduk. Hepsi sanki bir melodi gibi içimizde geçip gidiyordu. Yine bir gece ve yine anılar ile perçinlenmiş yaşadıklarımız.
02.09.2025
Günlerden Salı yine ben Nesly...
Bazı şeyler hayatta hep yarım mı kalmalı acaba, diye sordum bu gece kendime. Tamamlanmayan hikâyelerin, bitmeyen cümlelerin, içe atılmış sözlerin ağırlığı var üzerimde. Her şey neden tam manasıyla, eksiksiz olamaz ki? Bir şeyler hep eksik kalıyor, hep bir yanımız kırık dökük. Sanki insanoğlu doğduğu andan itibaren kaybetmeye mahkûm gibi. Belki de tamamlanmak, yalnızca hayalimizde mümkün olan bir şeydir. Belki de eksiklik, bizi insan yapan şeyin ta kendisidir. Bilemiyorum...
Belki de bazı hikayeler yarım kalmalı.
Tamamlanmayan her şeyde bir anlam saklı.
Biz de öyleydik belki eksik ama gerçek.
Unutulmaz bir masal gibi, hep tek...
Zamanımız daralmıştı artık. Geriye sayım başlamış gibiydi; her yeni gün, "Her hikaye gibi yarım kaldık biz" albümünün doğumuna biraz daha yaklaştırıyordu bizi. Çoğu parçayı kayıt ve mix aşamasına getirmiştik. Shera sabırsızdı. "Hadi ama Nesly, artık başlayalım, yeter hazırlık" diyerek içindeki enerjiyi gizleyemiyordu. Duygulum ise her zamanki gibi temkinliydi. Hiçbir notanın, hiçbir vuruşun gözden kaçmasına izin vermezdi o. Bateri setinin başında adeta bir cerrahın titizliğiyle çalışıyor, her atakta bir hikaye anlatıyordu sanki. Ben de onların arasındaki o görünmez dengeyi hissediyordum. Biri ateşse diğeri su, biri hızla koşarken diğeri yolu haritalıyordu. Ve ben, bu iki zıtlığın ortasında,
yüreğimin ritmini müziğe tercüme ediyordum. O gün bir enstrümantal parça üzerinde çalışıyorduk. Sessizdik, ama içimizde bin kelimelik bir sükûnet vardı. Sanki her birimiz o notalarda kendi iç sesimizi buluyorduk. Ve sonunda, kaçınılmaz an gelip çattı. Şarkıların okuma provası. Duygulum o an geldiğinde "sonun başlangıcı" derdi hep. Artık sözlerin notalarla buluşma vaktiydi. Bütün müzik terimlerini, teknik detayları bir kenara bırakıp, oturduk ve planlamaya başladık. Hangi şarkıyı kim seslendirecek? Düet parçasında Sedat aranacak. Sedef Hoca'ya ithafen yazdığımız o özel parçada konuk sanatçı olarak onu davet etmenin zamanı geldi mi? Klipler için Shera yine devreye girip iş paylaşımında üstüne düşeni yapacak, Duygulum ve ben de saund işlemleri için ter dökecektik. Her şey hazır gibiydi artık. Bir tek o sihirli an kalmıştı,
"REC" tuşuna basmak. O kırmızı ışığın yanışıyla, sanki sadece kayıt değil, haftaların emeği, acısı, sevinci de kayda geçecekti. Ve biz üçümüz
Nesly, Shera, Duygulum belki de ömrümüzün en anlamlı provasına adım atacaktık. Çünkü tek başımızaydık artık.
Duvara astığımız planla, sanki bir ülkeyi fethe çıkacak gibiydik. Her bir satır, bir strateji, her kutucuk, bir mevziydi adeta. Günlerce çalışmanın ardından artık nihai aşamadaydık. Yalın, gösterişten uzak ama ruhu derin şarkılarımız ilmek ilmek işlenmiş, birleşmeye hazırdı. Sedat'ın geleceği günü kararlaştırmış, iletişimi ben üstlenmiştim. Hazırlıklı gelmesi için tüm detayları da paylaşmıştım. Duygulum, bir sonraki gün için Sedef hocamıza bilgi notu hazırladı kısa ama anlam dolu birkaç cümleyle, "Albüm son düzlüğe girdi, sizin okuma gününde burada olmanız bizi gururlandıracaktır hocam." "Okey" işaretiyle birlikte hepimizin gözleri aynı hedefe çevrildi. Artık geri dönüş yoktu. İki gün içinde tüm enstrüman kayıtlarını tamamlamak için zamana karşı yarışmaya başlamıştık. Ve sonunda sıra geldi o ana. Kırmızı ışığın yanıp sönmesiyle
sessizliğe gömüldük hepimiz. Tüm nefesler tutuldu. Kayıt tuşuna basmak bana düşmüştü yine. Belki de bu yüzden kalbim, masadaki metronomdan bile daha hızlı atıyordu. O tuşa dokunduğum anda sanki zaman bir anda büküldü. Her prova, her kahkaha, her tartışma
o küçük kırmızı noktanın içinde eriyip kayboldu. Melodiler kulaklarımızdan zihnimize, oradan da kalplerimize doğru yolculuğa başlamıştı artık. Her vuruşta Duygulum'un ritmi Shera'nın müzikalitesine karışıyor, benim bas gitarım da aralarındaki o görünmez boşluğu dolduruyordu.
Zaman, sanki bizi umursamadan kendi akışında sürükleyip götürüyordu. Dışarıda gece çoktan çökmüş, okulun koridorları gibi bize de sessizlik hâkim olmuştu. Saat neredeyse gece yarısını bulmuştu. Shera, odanın köşesinde yere oturmuş, bir yandan gitarının telleriyle oynamaya devam ederken, Shera Burada mı yatsak acaba? Dediğinde şaka yapmadığını biliyordum. O an sadece gülümsemekle yetindim.
Çünkü artık parmak uçlarım zonkluyordu. Tellerin keskinliği, saatlerdir süren prova ve kayıtlar boyunca parmak uçlarıma işleyen o tanıdık acıyı geri getirmişti. Her vuruşta sanki içimden bir kıvılcım kopuyordu. Yorgundum... ama iyi yorgundum. Duygulum'un da hâli pek farklı değildi. Davulun başında oturmuş, bagetleri dizlerinin üzerine bırakmış, sırtını duvara yaslamıştı. Başını çevirip bana baktı, yorgun ama huzurlu "eve gideceğimi pek sanmıyorum" derken ben ise yatağımı, evimi, hatta yastığımın kokusunu bile özlemle anar hale gelmiştim.
Ama içimde garip bir his vardı bitkinliğin içinde huzur, yorgunluğun ortasında bir gururdu bu galiba. Sekiz parçayı bitirmiştik. Sekiz tane dünyayı, notalardan inşa etmiştik. Her biri bizim bir yanımızdı, birinde Shera'nın direnci, birinde Duygulum'un sabrı, bir diğerinde benim ve Sedat'ın kelimelerim saklıydı. Artık sadece birkaç parça ve birkaç küçük detay kalmıştı geriye. Gözlerimiz uykusuzluktan yanıyor, dudaklarımızda sessiz bir kararlılık asılı duruyordu. Evet, yapacaktık. Bitirecektik bu işi. Çünkü artık dönmek için çok geç, ilerlemek içinse tam vaktiydi.
Okuma günü geldiğinde, hava bile sanki bize eşlik etmek ister gibiydi. İhmal etmemeye çalıştığım, ama son günlerde bunu pek de başaramadığım ailem ile vedalaşıp yola koyulduk Duygulum ile. Birkaç güne gönüllerini alacağımdan emin bir şekilde okula doğru yürümeye başladık. Bizi sanki oradan hiç ayrılmadığını düşündüğümüz Güvenlik Ahmet abimiz karşıladı. "Sazcı ekibi yine geç kaldınız" diye espri yapsa da gülümseyip direk okul koridorunda aldık soluğu. Sabahın erken saatlerinde kayıt odasına ilk gelen Shera olmuştu. Telleri yeni değişmiş gitarının sesini kontrol ederken, ben ve Duygulum de elimizde dumanı hala tüten kahvelerle odaya girdik. O sırada kapı aralandı, içeri Sedat girdi. Sedat, "İçerisi kahve kokmuş, bana da yok mu?" dediğinde Shera hariç sarıldık Duygulum ve ben. O ise sadece kuru bir hoş geldin ve tokalaşma ile yetindi. Shera işte, takıntılı halleri hiç değişmiyor. Sedat bile bu soğukluğu fark etse de alışmış gibiydi. Gelirken aldığı koca özgüvenin yanında büyük bir pasta kutusunu masaya usulca bırakıp "Hemen mi başlıyoruz?" diye acele etmişti. Önceki kayıdın o çekingen, sesli Sedat'ından eser yoktu artık. Sanki içinden bambaşka biri çıkmıştı. Benim ayarladığım notları ve tonlamaları harfiyen uygulamış, hem sesinde hem duruşunda bir olgunluk belirmişti. Yine de espri anlayışı yerindeydi tabii, arada "Kendinize benzettiniz beni, baksana... şarkıcı falan oluyorum galiba. Ama hâlâ iddia ediyorum, benden star çıkmaz," dediğinde Duygulum "Biz de değiliz merak etme" diye karşılık verdi hemen. Kahveler içildikten sonra her şey hazırdı artık. Provalar beklediğimizden daha rahat geçmişti. İlk kaydı "Soluk ve Gri Ankara Göğü" ile başlattık. Hem melodisi yumuşaktı, hem de Sedat'ın sesine oturan bir parçaydı. Mikrofonun arkasına geçtiğinde ne ellerinde titreme, ne de nefesinde bir dalgalanma vardı artık. Duygulum bagetlerini parmaklarında çevirirken, Shera da sessizce onaylar gibi başını salladı.
Her şey bir anda, olması gerektiği gibiydi. Küçük birkaç hata dışında fazla uğraşmadan ilk parçayı tamamladık. Ufak bir mola verip benim dışımdakiler kahvelerimizi yudumlarken, ben sadece fincanımdaki limonlu yeşil çayın buharını içime çekiyordum. Shera gözünü bir an olsun Sedat'tan ayırmadı. Sehra, "Hazır mısın, devam ediyoruz." Diye darlarken Sedat henüz kahvesini bile bitirmemişti. Sedat'ı yeniden mikrofon başına çağırdı. Ve o da, "Ben zaten buradayım," dercesine omuz silkerek ayağa kalktı. Kayıtlar peş peşe ilerledi. Zaman sanki akışını unutmuştu. Her bir parçada Sedat'ın sesi, Shera'nın gitarları, Duygulum'un ritimleri ve benim sözlerim birbirine karışıyor, kayıt odasının duvarlarına siniyordu.
Ve sonunda...
Kaydın sonuna geldiğimizde her şey neredeyse bize göre kusursuzdu. İkinci bir kayıt almaya bile gerek kalmamıştı çoğunda. Sanki bu albüm, kendi kendini tamamlamak istiyordu. Sedat kayıttan sonra sandalyesine yaslandı, alnındaki teri koluyla sildi ve gülümseyerek, "Bir konser daha verseniz, bizim barda yapalım. Derya abla bayılır buna," dediğinde Shera'nın gözleri bir anda parladı. Ben sadece "Kısmet," diyebildim sessizce. Artık veda vakti yaklaşmıştı. Biraz sohbet ve gelen pastadan ikramları mideye gömünce Sedat "bana müsaade, Dost Meclisi beni bekler" deyip Derya ablasının şefkatli kanatlarının arasına gitmek için arabasına binip uzaklaşırken gece çökmeye başlamıştı.
Kayıt odasının ışıkları hâlâ yanıyordu, biz ise hâlâ sessizdik.
Duygulum
Aslında... albüm tanıtımı için harika fikir bu
Nesly
Olur... ama önce şu kayıt odasının hakkını verelim dedim. Çünkü biliyorduk, konser bir gün oluyordu. Hatta birkaç saat.
Shera
Hadi o halde ne bekliyoruz davranın kızlar.
"Bir, iki, üç... son, iki, üç... Sendeyiz Shera."
Duygulum'un bagetleriyle verdiği ritim odayı doldururken, Shera mikrofonun karşısına geçti. Her zamanki kendine güveniyle, ama bu kez içinde başka bir dinginlik vardı. Kulaklığını takıp gözlerini kapattı. Ve o an... odanın sessizliği ile yeniden baş başaydık. İlk kelimeleri söylerken, o güçlü, sert gırtlak tonları, o bar performanslarında insanı sarsan tınısı bu kez yoktu. Tamamen şarkının atmosferine kapılmış gibiydi yüz ifadesi. Ve yerine daha sade, daha içten, neredeyse kırılgan bir ses gelmişti. "Bunca yalanı ardımda bırakıyorum..." dediğinde, Duygulum'la göz göze geldik. Sanki Shera sadece şarkı söylemiyor, kendi içini de arındırıyordu. Bir parça bitti, diğeri başladı. Benim okuduğum bölümler, onun vokaliyle iç içe geçti. Her şey plan ve disiplin ile mümkün olmuş ve bitmişti. Ve geriye yalnızca bir parça kalmıştı,
"Sen de bizdensin." Bu, albümün son parçası olacaktı ama bizim için bir kapanıştan ziyade, bir dönemin, bir duygunun tamamlanışıydı.
Günün sonunda hepimiz yorgunduk. Yorgun ama tatmin olmuş bir bitkinlik hissiydi bu. Duygulum cihazların fişini çekerken, ben masanın üzerindeki defterime eğildim. Son notu yazdım, "Bitirdik." Eve dönmeden önce son kez parçaları dinledik. Melodiler karanlık odada yankılanırken, Shera'nın gözlerinde bir parıltı vardı. Bense içimden, "İşte bu... tam da böyle olmalıydı," diye geçirdim. Sonra eve dönme vakti geldi. Telefonumu elime aldım, bir an tereddüt ettim ama sonra, "Hocam, sizi yarın bekliyoruz. Lütfen geç kalmayın" diye Sedef Hocama mesaj attım. Sanki bir öğrenciden çok, bir sahne arkadaşına yazıyordum. Mesajı gönderdikten sonra odanın lambalarını söndürdüm,
okulun boş koridorlarında yankılanan ayak seslerimize kulak kabarttım. Dışarıda gece serin, kasaba her zamanki gibi sessizliğe gömülmüştü.
Evin yolunda kimse pek bir şey konuşmuyordu. O ara telefonum titredi. Ekranda Sedef Hocam'ın cevabı belirdi kısa ama sıcak, "Ben ne zaman geç kaldım ki... yarın aynı saatte oradayım. Kahvem hazır olsun." İki kelime, bir tebessüm, bir geçmiş. Hepsi birden içimi kapladı.
Yarın sadece bir kayıt günü değil, bir buluşmanın, bir vefanın, bir hikâyenin tamamlanış günü olacaktı.
Shera ile vedalaşıp Duygulum ile yoluma devam ettik köşeyi döndüğümüzde evdeki lambaların çokdan kapandığını görünce günlerdir aile ortamının sıcaklığından kendimi mahrum bırakmam biraz üzmüştü aslında beni. Duygulumun koluna girip evin eşiğine kadar böyle kol kola yürüdük. İçeri girdiğimizde mutfaktaki masanın üzerinde bir not dikkatimizi çekti. Annem yemekler ocakta aç yatmayın yazıyordu. Sessiz sedasız ısıtıp yedik. Duygulum ben lavaboya gidiyorum dediğinde almıştım günlüğümü elime. İki satır dahi olsa karalayacaktım adetim buydu çünkü.
04.09.2025
Yine yorgun bir savaşçının düşüncelerinden dökülüyor bu kelimeler. Evet, dünyada savaşlar bitmedi biliyorum. Biz de gerçek anlamda bir harp içinde değiliz belki, ama kendi mücadelemizin sonuna yaklaşırken bir noktayı daha koymak üzereyiz. Yorgunum... ama bu kez yorgunluğun ardında bir sevinç de yürüyor sessizce. Dostlarım yanımda Sedat geldi, görevini layıkıyla yerine getirip Ankara'ya döndü.
Shera kaldı, bir de Duygulum yanımda...
Daha ne ister ki insan?
Yastığa başımı koyduğumda ne duygulumun geldiğini duydum ne de başka bir şey. Sızıp kalmışım. Sabah ne ara oldu da alarm denilen icadı gereksiz diye düşünmemize sebep olan o gürültü ile gözlerimiz araladık inanın ikimiz de bilmiyorduk. Duygulum beş dakika daha dese de bunun olma ihtimali ve geç kalmayı bile düşünemeyecek önemli gündü. Ben düşmemek için resmen duvarlardan tutunarak lavabonun yolunu zor bulurken Duygulum tarlası yanmış köylü gibi yer yatağında bağdaş kurmuş vaziyette hala oturuyordu. Kalk kız yoksa saçlarını ben değil sedef hoca tek tek yolar dediğimde o da almıştı soluğu lavaboda.
Annem çoktan kalkmış, biraz da suratı asıktı. "Bitmedi mi daha işleriniz?" dediğinde, "Anacım, hafta sonu kısmetse birkaç güne bitecek," dedim. "Biraz da kendinize vakit ayırın, çok yoruldunuz," diye çıkışınca, "O da olacak anacığım," dedim, mutfak masasına ağır ağır çökerken.
Ardım sıra babam ve Duygulum da "Günaydın," diyerek masada yerlerini aldılar ama pek iştahımız yok gibiydi. Ufak tefek bir kahvaltı, birkaç zeytin, yarım salatalık, biraz domates ve bir parça ekmek. Sonra, "Hadi bakalım kızıl saçlı baterist, gidelim, geç kalmayalım," dedim. Babam, "Aç mı gideceksiniz kızlar?" diye sordu. Duygulum hâlâ yerinden kalkmamış, ağzına bir şeyler tıkıştırmakla meşguldü o ara. Tam o sırada yarım kalan çay bardağını fondip yapınca "Yandım anam" diye ağzındakileri neredeyse püskürtecekti ama çok şükür toparladı. Zor bela yutkununca da, "Yahu boğazıma dizdin tüm lokmalarımı" diye söylenmeye başladı. "Sen onu geç kalınca Sedef Hoca'ya söylersin," dedim gülerek. Koşar adım nevale çantasını sağa sola çarparken, babam arkamızdan, "Selam söyleyin Sedef Hocanıza" diye seslendi sadece.
Herkesten önce kayıt odasına girmiştik. Normalde en erken gelenimiz hep Shera olurdu ama Sedef Hoca'yla aralarının pek de sıcak olmadığını bildiğimizden, bugün geç kalacağını tahmin etmiştik. Hocamızın gelme vakti yaklaşırken biz etrafı toparlayıp her şeyi hazırlamıştık ama Shera hâlâ ortalıkta yoktu. Duygulum dayanamayıp "Nerdesin sen?" diye aradığında Shera "Yoldayım, patlamayın, geliyorum," cevabı tam da onun tarzındaydı. Nihayet Shera, Sedef Hoca'dan önce gelmeyi başardı. Bir gerginliği kaldıracak durumda değildik zaten. Shera bizim telaşlı hâllerimizi görünce tek kaşını kaldırıp bir şey demeden köşesine geçti. Elindeki kahveyi yudumlarken, her zamanki o sakin, umursamaz haliyle bizi izliyordu. Bir an onun için zaman durdu sanki, biz nefes nefese koştururken o, sabahın sessizliğini kendi ritminde yaşıyordu. Saat 10'a doğru Sedef Hoca odaya adımını attı. Hepimize kocaman sarıldı gönülsüz de olsa Shera'yı bile es geçmedi. Kısa bir hal hatır, birkaç kahkaha derken sohbet uzayıp gitti ama asıl işimiz bizi bekliyordu. Kayıt zamanı gelmişti. Brifing tadında Hocamıza yapması gerekenleri bir bir anlatırken o ise "Siz olmuşsunuz" der gibi gülümsüyordu arada. Mikrofon başında Sedef Hoca, kayıt düğmesinin başında ise sabırsız ben vardım artık. Notaların olduğu kağıdı önüne usulca bıraktım. Yeni bir sayfa, yeni bir ses kaydı daha işte.
Sedef Hoca mikrofonun başına geçtiğinde, gözlerindeki o tanıdık dikkat ve özen hemen fark ediliyordu. Şarkının ilk notaları çalarken, sanki yıllardır aynı odada çalışıyormuş gibi bir uyum vardı aramızda. Shera hâlâ köşesinde, kahvesinden bir yudum alarak bizi izliyordu, dudaklarında hafif bir tebessüm, gözlerinde ise sessiz bir onay. Duygulum susmuş sessiliği sağlarken, ben de kayıt düğmesine bastım ve zaman sanki durdu, her vuruş, her nefes, her ton kayda işleniyordu. Sedef Hoca bir an duraksadı, notalara bakıp hafifçe başını salladı. "Okey" dedi, sesi hem sert hem sıcak. Bu kısa onay bile tüm o gerginliği alıp götürdü; Shera bile kaşlarını oynatıp hafifçe gülümsedi.
Parçanın ortasına geldiğimizde, Sedef Hoca hafifçe melodiyi değiştirdi, o an anladım ki, yılların deneyimiyle, her notaya ruh katmayı hâlâ becerebiliyordu. Shera köşesinden kalkmadan gözlerini kısarak başını hafifçe salladı "tamam, bu iş olmuş," der gibiydi. Ve ben, kayıt düğmesine basmış olmanın verdiği o heyecanla, bir kez daha, işte bu, sadece müzik değil, beraber yaşadığımız her anın, her duygu kırıntısının, her sınavın kayda geçişiydi. Yeni bir sayfa açılmıştı, ama bu sayfa aynı zamanda geçmişin de bir devamı gibiydi Sedef Hoca ile Shera ve Duygulum'un varlığıyla, bizim hikâyemizin bir başka bölümü başlamıştı. Ahde vefanın son kalesinde kaydımızı tamamlamıştık artık.
Kayıt bitince Sedef Hoca bir su ve kahve istedi. Duygulum hemen kalkıp masasına bıraktı. Hocamız, yılların verdiği tecrübeyle bize az da olsa nasihatte bulundu. Suyundan bir yudum aldı, kahvesini soğutmadan bitirdi ve ayağa kalktı. Hepimizi tebrik etti. Gözlerindeki gurur ve hafif gülümseme, yılların birikimiyle birleşmişti; övünmekten geri kalmadı.
Biz, hocamızın bu içten takdirini hissetmiş olsak da, gitmek istediğini de seziyorduk. "Hocam, nereye?" desek de aslında Sedef Hoca kaçıyordu. Bu okulda karşılaşmak istemediği bir kişi vardı; aralarındaki soğukluğu tam olarak anlayamadığımız okul müdürü Buse Hoca. Ve işte o gün, bu karşılaşma yüzüne yansımıştı. Ama hiç birimiz sormaya cesaret edemedik.
Ufak bir vedalaşma anı yaşandı. "Yeniden görüşecek miyiz?" diye sordu Duygulum. Sedef Hoca sadece "Kısmet," dedi. "Albümü tamamlayınca bana da yollayın, olur mu?" ve odadan çıktı. Ardında sanki, "Gelmeyin," der gibi bir his bırakmıştı. Belki de vedalaşmaktan imtina ediyordu; kim bilir...
Saat öğle vaktine yaklaşmıştı ve sabahtan kalan açlık hissi mideme iyice oturmuştu. Annemin hazırladığı çantayı Shera bizden önce açıp masaya seriyordu, ne var ne yoksa tek tek çıkarıyor, düzenliyordu. Biz de yanına gidip yardım ettik. Kalan işlerin devamı için güç toplamamız gerekiyordu ve hepimiz adeta kurt gibi açtık. O an hem midelerimizi hem enerjimizi doldurmak üzereydik. Isıtmak üzere kocaman bir tencere dolusu menemen ve yanında taze çay vardı. Üç aç kız olarak adeta aç kurtlar gibi tabaklara yumulduk. Yedik, içtik... Ne zaman dört ekmek bitirdiğimizi anlamadık bile. "Ama iyi yedik," dedi Shera, "Annenin ellerine sağlık." Bizim valide hanım da sessizce kös kös oturuyor, hiç bir şey yapmıyor. Ben, "Hiç sorun değil," afiyet olsun deyince Duygulum, "Sen ben mi var?" allansen. Shera, "Sen ben o biz siz onlar," diyerek ilk albümden bir kıtayı söyleyerek oturduğu yerden kalkıp ve sofrayı toplamadan yine lavaboya kaçtı. Ben Duygulum'a dönüp, "Can çıkar huy çıkmaz ki," dedim haliyle.
Her şeyi toparladık, ortalığı düzenledik ve miksaj ile sound master aşamasına geçmeye hazırdık. Shera'ya bu sefer ihtiyacımız yoktu, işin uzmanı Duygulum bilgisayarın başına geçti. "EQ'yu biraz yukarı çek, kick'i biraz daha öne al, reverb'i hafifletelim," dedi. Ben başımı sallayarak anlamış gibi yapıyordum, ama kafamın içinde bu terimler birbiriyle dans ediyordu; kompresör, limiter, pan, stereo genişlik... Hepsi bir anda gözlerimin önünde canlanıyor, kulağıma nasıl bir armoni taşıyacaklarını hayal etmeye çalışıyordum. Duygulumun parmakları klavye ve mouse arasında uçarcasına hareket ediyor, ses dalgalarını şekillendiriyor, her kanalı ayrı ayrı özenle dengeliyordu. Ben ise sadece izliyordum, her bir fader hareketi, her bir plug-in ayarı adeta bir büyü ritüeli gibi gözüküyordu bana. Arada bana dönüp, "Kick ile snare'i biraz daha tight yapalım, bassline'ı biraz gömme, vokalde hafif saturation ekledik miiii...," dediğinde, kalbim heyecanla çarpıyor ama kelimelerin teknik ağırlığı karşısında sessiz kalıyordum. Müziğin sadece notalardan ve ritimlerden ibaret olmadığı gerçeği ile yeniden yüzleşiyordum. "Her bir knob, her bir slider, her bir efekt aslında ruhun bir yansımasıdır" dedikçe duygulum bu konudaki cahilliğim katlanmıştı en sonunda. Duygulum'un elleriyle hayat buluyordu şarkılarımız, ben sadece büyülenmiş izleyiciydim.
O sırada Shera, lavabodan dönmüş hafif soluklanmış bir şekilde masanın kenarına yaslandı ve "Ben biraz eve çekileyim, midemde bir sıkıntı var, ishal oldum resmen," dedi. Gözlerimiz ona döndü, bir yandan üzülüyor bir yandan da "Yine mi?" diye gülüyorduk. "Tamam tamam, sen git evine dinlen," dedim. Shera başını sallayıp kalktı, bir bardak su alıp sessizce kapıdan çıktı. Odada artık yalnızca bilgisayarın fan sesi ve Duygulum'un tıklamaları duyuluyordu. Ben yancı figüran ise kaldığım yerden devam modundaydım hala. Duygulum derin bir nefes aldı, gözleri monitördeki dalgalara kilitlendi. "Tamam, şimdi final EQ ve compression ile master'a geçeceğiz," dedi, ben, "ne demek istedi acaba" diye düşüne durayım, o işindeki ustalığını işliyordu tüm şarkılara. Parmakları klavye ve mouse arasında adeta dans eder gibiydi, her fader hareketi, her plugin ayarı özenle seçilmişti. Ben kenardan izlerken, içindeki yoğun konsantrasyonu hissedebiliyordum. Gözlerindeki ışık, kulaklıktan yükselen her küçük değişiklikle parlıyordu. Bir an durup bana baktı, gülümsedi ve "Hazır mısın Nesly? İlk denemeyi alıyoruz," dedi. Başımı salladım, kalbim heyecanla çarpıyor ama sessizdim. Kırmızı tuşa basıp playback'i başlattık. İlk birkaç saniye sessiz bir gerilim vardı üzerimde. Her enstrüman, her vokal, her efekt birleşip odanın içinde bir armoni oluşturuyordu. Sanki şarkılar sadece kulaklarımızda değil, ruhlarımızda da çalıyor gibiydi. Duygulum başını hafifçe sağa sola sallayarak sesleri dinledi, bir yandan da mikro EQ ile ufak dokunuşlar yaptı. "Kick biraz önde olmalı, hi-hat hafifçe geri çek, vokali biraz daha öne al..." dedi ve her düzeltme ile müzik biraz daha nefes almaya başladı. Ben de kulaklıkla yakından dinleyip, her değişikliğin yaratığı etkiyi hissediyordum; sanki şarkı canlı bir organizma gibi Duygulum'un ellerinde şekilleniyordu.
Mastering aşamasının ilk denemesi tamamlandığında, ikimiz de bir an durup sessizce dinledik. Sesler birbirine karışıyor ama bir arada uyum içindeydi, her nota, her ritim, her soluk yerli yerindeydi. "İşte bu" dedi Duygulum, gözleri parlıyordu. "Artık hazırız." O an, Shera'nın odada yanımızda olmasını istedim, o da duysun diye şarkının son halini. Aksine, her birimizin ayrı bir enerjiyle şarkıları kendi içimizde yaşaması, onları daha gerçek, daha içten kılmıştı. Ve ben, bu yoğun sessizlik ve konsantrasyonun içinde, kaydın her saniyesinin ruhumda işlemesine izin veriyordum, çünkü biliyordum ki, her şey tam da olması gerektiği gibiydi.
Pek yardımım dokunmamasına rağmen, Duygulum iş yükünü tamamen omuzlarına almış, harıl harıl çalışırken ben ona sadece su getirip kahve yaparak yardım edebiliyordum. Duygulum, odanın sessizliğinde adeta bir makine gibi çalışıyordu. Her fader hareketi, her plugin ayarı, her ince ayar onun yoğun konsantrasyonunun bir yansımasıydı. Ben ise kenarda, ona yardımcı olabilecek en basit şeyleri yapıyordum. Bir bardak su, bir fincan kahve. Küçük ama gerekli. Her defasında masasına bıraktığımda gözleri kısa bir teşekkürle buluşuyor, sonra tekrar ekrana, dalgalara, frekanslara dönüyordu. Kendimce içimden, "Olsun, en azından yanında varım" diye geçirmek ile meşguldüm. İşin teknik kısmını anlamasam da, sürecin özünü kavrayacak kadar bir birikimim vardı. Her hareket, her karar, her ince detay sonunda bir bütün oluşturuyordu. İşte bu yüzden, gecenin sessizliği ve odadaki yoğun enerji bana ilham veriyordu.
Günlük için notlarımı almaya başladım: küçük gözlemler, sessiz başarılar, şarkının ruhunu yakalayan o anlar... Hepsi bir hikayeye dönüşüyordu. Belki anlamasam da, gözlemlemek bile bana yetiyordu. Gece, kayıt odasının sessizliğinde beni bekliyordu, bir sayfa daha açacak, yaşadıklarımızı satırlara dökecek, küçük ama değerli bir anıyı kaydedecektim. Yanisi, günlük için güzel bir hikaye beni bekliyordu.
Bazen bir işin içindeymiş gibi görünmekten çok, var olmak ve gözlemlemek bile yeterli olabiliyormuş. İşte bu, günlük için yazılacak hikayemin özüydü.
İşin kabasını bitirmiş, geriye kalan detayları ertesi güne bırakmıştık. Bıraksam Duygulum'un gözleri ekrana yapışıp kamyon farı gibi parlayacaktı, neyse ki o da nerede duracağını biliyordu, sınırını görüyordu. Evin yolunu tuttuğumuzda saat çok geç sayılmazdı. Tatlı bir telaş ve günün yorgunluğunun verdiği ağırlık arasında, yapılacak işleri hızlıca konuşup planladıktan sonra kapıdan içeri adım attık. Babam yine televizyon karşısında yerini almış, sakin bir şekilde günü tamamlıyordu. Annem ise aç olacağımızı sezmiş olmalıydı, sofrayı kurmuş, bizi bekliyordu. Ellerimizi yıkayıp masaya oturduğumuzda, gözümüze ilk gözüken mantı oldu. Vaktin geç olmadığını düşünerek kaşıklamaya baladık. Bir an kendi kendime, "Aile saadeti gerçekten de erkeklerin midesinden mi geçiyor?" diye düşündüm. İçten içe yanıtını bulmuştum, demek ki sebebi tam olarak buymuş.
Bizimkiler salondaydılar, babam haber kuşağında kanaldan kanala atlıyor, annem ise örgü işleriyle gözlerini yoruyordu, her zamanki rutininde. Biz içeri girince, ikisi de bize dönüp neler yaptığımızı sordu. Aslında onlar da bu düzene alışmıştı, şaşıracak bir şey yoktu.
Duygulum benden önce mantı için anneme teşekkür edip, "Ellerine sağlık," dedi. Babam ise bana dönerek, "Gel yanıma, otur," diye el salladı. Oturur oturmaz gülümsedi, "Evet, albümün isminden başlayalım bakalım. Bir de bir Ferdi Tayfur parçası olacak mı?" diye sorunca annemle göz göze geldik . Gülümsememizle karışık, içimde hem yorgunluk hem de tatlı bir heyecan vardı. Albümümüzün yolculuğu, evin sakin ortamında bile konuşulacak kadar ön plandaydı artık. "Sürprizler olacak elbette," dedim kısaca. "Birkaç güne bombayı patlatırız," diye de ekledim. Sıcak muhabbet koyulaştıkça babam, "Hele Hanım, bir çay koy da kızlarım ile içelim," dedi. Duygulum ise yorgunluğuna rağmen kibarlığından taviz vermeden, "Biz müsaade istesek?" diye sordu. Ben de ona katılıp, "Çayı albüm bitince hep beraber içeriz," dedim ve odamıza geçtik. Babam yorgunluğumuza verdiği için "Tamam, ama söz bunu kutlayacağız" diye seslendi arkamızdan. Üzerini bile çıkarmadan Duygulum, yer yatağına değil de benim yatağıma uzanınca, kısa sürede uyuya kaldığını fark ettim. Hiç dokunmadım, sadece üzerini örttüm. Bu sefer yer yatağı beni bekliyordu, sessizliğin ve hafif yorgunluğun içinde, kendi alanıma çekilmenin rahatlığı vardı.
05.09.2025
Evet günlük, yine ben geldim... Ama bu gece çok doluyum, biliyor musun? Anlatacağım o kadar çok şey var ki, kelimelerim sayfalara sığmaz sanki. Sen beni bu gece idare et olur mu? Çünkü yarın... son bir kurşunumuz kaldı atılacak. Ertesi akşam görüşmek üzere, Sana da iyi geceler...
Yine bir rutine bağladığımız günün sabahında, aslında bizim için bir milat sayılabilecek yoğun bir telaşla uyandık. Ama bu kez telaşın tonu farklıydı, panik değil hazırlık vardı, yorgunluk değil hedefe yaklaşmanın o tatlı heyecanı ile doluyduk... Duşlar art arda alındı, sabahın ilk ışıkları koridorlara vururken mutfaktan yayılan kahvaltı kokusu hepimizi toparladı. Bu defa acele yoktu, her şey itinayla, özenle yapıldı. Sanki günün anlamı bunu özellikle gerektiriyordu. Duygulum bile kahvaltı sırasında telefonundan gözünü ayırmadan bir şeyler yazıyordu. Baktığımı fark edince,
Duygulum
Shera'ya mesaj attım, dönmedi. Nasıl oldu acaba?
Nesly
Haklıydı. Miksaj aşamasında biz kendi dünyamıza gömülmüş, Shera'yı tamamen unutmuştuk. Bugün gelmese de olur, o evde çalışsın. Annem
Neyi var ki kızım, hasta mı?
Nesly
Ben de biraz geçiştirmek istercesine, Kronik ishal moduna girdi
Annem
O ne demekmiş?
Babam
Cırcır olmuş işte hanım, anla artık
Gülüyoruz ama annemin yine suratı asılıyor. Kahvaltıyı güle oynaya tamamladığımızda saat çoktan onu bulmuştu. İçimizde hafif bir telaş kıpırdadı. "Hadi," dedim Duygulum'a, "daha fazla geç kalmayalım."Evden çıkarken babam kapı eşiğinde durup ikimizi de tek tek süzdü. O babaların kendine özgü, hem gururlu hem destek dolu bakışı yüzüne yayılmıştı. "Bitirin bari bugün şu işlerinizi," dedi, elini beline koyup, "yarın sizi ödül olarak mangala götüreyim." Duygulum, tüm yorgunluğuna rağmen "En çok istediğim şey aslında" dedi gülerek.
Haber alamadığımız Shera'ya da bir uğrayalım diye evlerinin sokağına döndük. Sabah güneşi mahallenin eski apartmanlarına vururken, biz zili çaldık. Birkaç saniye sonra kapı aralandı ve Nejla abla başını çıkarıp şaşkın bir ifadeyle bize baktı.
Nesly
Günaydın Nejla abla. Karanlıklar kraliçemiz kalkmadı mı daha? Dedim. Nejla abla yine her zamanki gibi anlamadı.
Nejla abla
Kiiim?
Duygulum
Shera yok mu teyzeciğim?
Nejla abla
Haaaa... Yatıyor o yatıyor. Dün yine ishal olmuş. Ne yediyse artık... Hiç dikkat etmiyor kendine kızım.
Nesly
Kadıncağızın serzenişi o kadar içtendi ki, Duygulum'la birbirimize baktık, Shera'nın geçen haftaki çiğ köfte macerası bir anda aklımıza geldi ve ikimiz de zorla ciddiyetimizi koruduk. Tamam abla, biz okula geçelim, dedim. O dinlensin, uyanınca görüşürüz.
Başımızla selam verip kapıdan uzaklaştık. Sokağın köşesine geldiğimizde Duygulum koluma hafifçe dokundu.
Duygulum
Karanlıklar kraliçesi ha... Eskiden olsa Panter Emel gibi üstüne atlardı. Şimdi duruldu artık değil mi?
Nesly
Öyle vallahi, yaşını başını aldı demek ki biraz, dedim gülerek.
Duygulum
Hadi ordan, iki yıl sonra hâlâ suratıma zıplayacak enerjisi vardır onun. Uyuyor şu an sadece... güç topluyor.
Gülüşerek okula doğru yürüdük. Güvenlik kulübesine yaklaşınca Ahmet abinin olmadığını fark ettik, yerine genç, yeni bir güvenlik oturuyordu. Selamlaşıp içeri geçtik ve hiç oyalanmadan kayıt odasına yöneldik. Kapıyı kapanır kapatmaz, "Bak," dedim Duygulum'a, "bu okul iki gün sonra ana baba günü olacak. Şimdi sessizlik, şimdi huzur var... tadını çıkartalım. Duygulum bilgisayarın açılmasını beklerken bir yandan bana baktı,
Duygulum
Bana göre hava hoş. Siz kendi derdinize yanın.
Nesly
Ne dertlenmesi ya? Son senem işte. Üniversite sınavı falan... çok yoğun geçecek.
Duygulum
Hah, onu diyorum işte, benim için değişen bir şey yok. Drama sizde.
Nesly
Bilgisayarın logosu ekranda dönüp dururken, Sen ne yapacaksın peki? Albüm çıktıktan sonra... yani? Bir an yüzü ciddileşti ama sertleşmeden, doğal haliyle.
Duygulum
Nesly... yaz boyunca sizinle takıldım. Bir mucize çıkardık ortaya. Ama biraz dinlenmem lazım. Annemin yanına döneceğim. O da çok yalnız kaldı ben olmayınca.
Nesly
Hımm... dedim düşünerek. Gitmene gerek yok aslında. Burada bir iş ayarlasak sana? O an bilgisayar tam açılıyordu ama Duygulum yine bana döndü.
Duygulum
Ne işi? Bana göre iş mi var burada acaba?
Nesly
Var tabii... Aha bak, ileride pideci var. Komi olarak çalışırsın. Sürekli koşarsın, tam senlik.
Duygulum
Kesinlikle, o kadar baget salladım ben, antremanlıyım. Hamuru da döverim, müşteriyi de kaçırmam.
Nesly
Harika. Üstüne bir de albüm yaparız fena mı işte.
Duygulum
Ne albümü kız? ☹
Nesly
Albüm yahu, her zamanki yaptığımızdan işte.
Duygulum
??? ne diyorsun sen allah aşkına?
Nesly
Albüm albüüüm... neyini anlamadın kız? İsmini de Duygulum'un Pide Maceraları koyarız. İlk parça da Susamlı Bagetlerin İntikamı olur işte fena mı 😊
Duygulum
Bir sus be Nesly 😊
İkimiz de kahkahaya boğulurken Duygulum kulaklığını taktı, programı açtı ve çalışma ekranına gömüldü. Kayıt odası yavaş yavaş günün gerçek temposuna giriyordu; ekranın mavi ışığı yüzüne vuruyor, tıklama sesleri duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Ben ise gülüşümün ardından içimde tuhaf bir boşluk hissettim. Aslında... gitmesini istemediğim için işi böyle şebekliğe vurmuştum. Hepsi o. O buralarda kalsın, yarın da burada olsun, hatta bir yıl sonra da sabahları kapımı çalıp "hadi provaya" desin... Tek istediğim buydu. Ama bu istek dile getirilince ağır gelirdi, anlatınca hafifleyen cinsten değildi. Sessizce içimde taşıyordum.
Duygulum klavyeye eğilmiş, bir track'i solo'ya alıp EQ'yu inceltiyordu. Ben ise aslında başka bir denklem çözmeye çalışıyordum, Albümü bitirdik diyelim... ya sonra? Ben okula, o annesine... Gerçekten böyle mi olacak? Hiç istemediğim, hatta düşünmekten bile kaçındığım iki bilinmeyenli bir denklemdi bu. Şarkıların ses dalgaları duvarda zikzaklar çizerken, düşüncelerim göğsümde ağırlık yapıyordu. Duygulum aniden kulaklığı yarım indirip bana dönerek, "Eee? Neye daldın yine? Böyle bakınca sanki hayat hikâyesi mi yazıyorsun?" Gülümsedim ama içimdeki cümleleri saklayarak, "Sadece... mix çok iyi gidiyor, onu fark ettim" diyebildim. Duygulum "Hııı..." dedi şüpheyle ve ekledi, "Ben de seni tanımıyorsam..." der demez de tekrar kulaklığı taktı, track'i başa sardı. Ama ben onun bu kadar basit bir "gidiş" ihtimalini bile fark etmesini istemiyordum. O sırada içimden geçen tek cümle şuydu, "Keşke bu albüm bitmese. Bitmesin ki sen de gitmek zorunda kalma." Ve bunu ona asla söyleyemiyordum.
Kalan parçaların mastering aşamaları ışık hızıyla akıp giderken, içimde tuhaf çatışma hali hala devam ediyordu. Bir yanım "Hadi bitsin artık" der gibi, diğer yanım "Ne olur bir aksilik olsun da biraz daha uzasın" diye dualar ediyordu. Bitirmek, bir ayrılığı da kapıya dayamış gibi hissettiriyordu çünkü. Duygulum işin başında ciddiyetle eğilmiş, her peak dalgasını, her transient patlamasını, her harmonic boost'u inanılmaz bir dikkatle kontrol ediyordu. Ben ise kaynayan demliğin çıkardığı incecik ıslık sesiyle irkilip sözde "yoğun düşüncelerden" sıyrıldım, aslında o düşünceler hep aynı yere çıkıyordu ama olsun... Kalkıp ona kahve, kendime de yeşil çay hazırlamaya başladım.
Zaman yumuşak, ağır bir tül gibi aktı, bir iki saatimiz neredeyse kelimesiz geçmişti. Ben pek konuşmadım. O ise bilgisayar ekranından bir an olsun başını kaldırmadı. Adeta Sedef Hoca yokken onun sınavını veriyor gibiydi. Gurur duyuyordum. Belki o fark etmiyordu ama bütün odada onun başarabileceğine dair görünmez bir inanç örtüsü vardı.
Fare tıkırtıları... Arada geri sarılan melodi kırıntıları... Çalan solo'nun reverb kuyruğu... Hepsi odanın sessizliğine ince ince işlenmişti.
Ben artık sessizliğin ritmine alışmıştım ki... Telefon bir anda titredi. Shera'dan gelen mesaj ekrana düştü, "Ben iyiyim, siz ne âlemdesiniz?"
Bir an durdum. Sanki odanın sessizliğinin omurgasına ince bir çatlak düşmüş gibi hissettim. Duygulum kulaklığın tek tarafını açtı, ekrana doğru eğildi. "Shera yazmış?" dedi. Ben mesajı ona gösterirken hafifçe gülümsedim, "Hah... Demek nihayet tuvaletten çıkmış." Duygulum kahkaha atacak gibi oldu ama kendini tuttu, sonra eliyle ağzını kapatıp, "Sakın yazma öyle bir şey, valla ikimizi de tepeler" deyince bir anda canlandık ikimizde. Sanki Shera'nın sesi, kahkahası, o alaycı bakışı kapı aralığından içeri sızmıştı. Mesajı açıp yazmaya başladım,
Nesly
Biz iyiyiz. Kalan işleri bitiriyoruz. Sen nasılsın gerçekten? Gönder'e basacakken parmağım havada asılı kaldı.
Duygulum
Ne oldu? Niye durdun kız?
Nesly
Bilmem...
Duygulum
Gönder işte, ben de merak ettim nasılmış.
Nesly
Bir an düşündüm, sonra şeytan dürttü. Vidanjör lazım mı sana? 😊
Duygulum
Haydaaaa... kızım öldürür seni bak. 😊
Shera
İyiyim dedim ya beee... abart iyice. ☹
Duygulum
Kendin kaşınıyorsun bak 😊
Nesly
Onu arada sinir etmek hoşuma gidiyor.
Duygulum
Sen klipleri sor asıl, bırak geyikleri.
Nesly
Derin bir nefes alıp ciddileştim, elim klavyenin üzerinde gezindi. Tamam yahfff... kızma. Şaka yaptık. İyiysen... şu klipleri bugün hallediver bari 😊
Shera
O iş bende. İş bitince yanıma gelin.
Nesly
Okey.
Duygulum
Bak... yine kurtuldun. Ama bir gün kesin ana bacı dümdüz dalacak haberin ola. 😊
Nesly
Neşem yerine geldi desem 😊
Duygulum
😊😊😊
Son birkaç rötuşun ardından Duygulum sağ işaret parmağını havaya dikti. "Dur," der gibi. Ekrandan gözünü ayırmadan bir süre bekledi, sonra bana dönüp o kendine has yumuşak gülümsemesiyle, "Hazır mısın?" diye sordu. Neye hazır olduğumu tam olarak bilmiyordum.
Bir saniye sonra anladım, mastering işi bitmişti. Gerçekten... nihayete ermişti. Enter tuşuna hafifçe bastı. Ekranda dalga dalga yayılmaya başlayan ses çizgileri sanki içime dokunuyordu. "İlk dinlemeye hazır mısın?" diye tekrar sordu Duygulum. "Olur..." Sadece bu kadar çıkabildi ağzımdan. Yavan bir onay, yarım bir nefes, tam olmayan bir güçle. Çünkü içimde iki duygu birbirine çarpıyordu, Bir yanda, büyük bir şeyi başarmanın verdiği tarifsiz sevinç, diğer yanda, albüm bittiğinde her şeyin dağılacak olması ihtimalinin açtığı ince bir hüzün. Sona yaklaştıkça, bitmesin istediğim şeylere daha çok sarılıyordum.
Toparlandık, bilgisayarı kapatıp odanın kapısını kilitledik. Güvenliğe baş selamımızı eksik etmeden okuldan ayrıldık. İlk planımız, eve gidip bir şeyler atıştırmak ve ardından soluğu Shera'nın yanında almaktı. Zaman öğleyi geçmiş, güneş tam tepedeydi, resmen tepemize çöküp bizi kavuruyordu. Elimdeki su şişesinin dibini çoktan görmüştük bile. Eve doğru hızlı adımlarla yürümemizin tek sebebi sıcaktan kaçmaktı.
Acelece geçiştirdiğimiz kısa yemek molasının ardından, ben terden sırılsıklam olmuş tişörtümü çıkarıp değiştirirken, Duygulum laptopu çantasına yerleştiriyordu. Vakit kaybetmeden çıktık, adeta sıcaktan kaçarak Shera'nın kapısının önünde aldık soluğu. Bu kez kapıyı Shera açtı. Rengi solgundu, gözaltları morarmış, sesinde hafif bir kırıklık vardı. İki güne kalmadan tekrar ishal moduna geçtiğini anlamak zor değildi. Neyse ki tecrübeliydim de bu durumdan dolayı gelirken limon ve taze çekilmiş kahve almayı unutmamıştım. Kısa bir merhabalaşma sonrası Duygulum ve Shera odasına geçti, ben ise mutfağa. Nejla Abla ortalarda yoktu. Elim alışkın, daha önce yaptığım o mucizevi karışımı hazırladım, Shera'ya uzattım. Yüzünü buruşturarak baksa da son yuduma kadar içmeyi başardı. Shera biz gelene kadar birkaç video klip için taslak hazırlamış ama çoğunu bitirememişti. İş yine bize, yani Duygulum'la bana kalmıştı. O Eylül sıcağında battaniye altında titreyen Shera'yı kendi haline bırakıp kliplerin üstüne çöktük. Ve elbette bir iş daha vardı, albüm kapağı. Hepsini akşama kadar hallettik.
Shera, karışımın ve içtiği ilacın etkisiyle yavaş yavaş kendine geldi. Tam o sırada Nejla Abla teşrif etti sonunda. Kadınların gün yapma merakı bana hep tuhaf gelmiştir ama bu sefer iyi ki gelmişti, çünkü o günlerden arta kalan ne varsa pasta, börek, kısır, sarma koca bir tepsiye doldurmuş halde elindeydi. Birer büyük kupa çay eşliğinde yorgunluğumuzu unutturan bir tür ziyafete dönüştü o masa.
Nesly
Karnımız da doyunca "Kızlar," dedim sonunda, ellerimi dizlerime vurup toparlanarak. "Ne yapalım, vakit kaybetmeden yayınlayalım mı albümü?"
Duygulum
Beklemeye gerek var mı ki? Hazırız bence.
Shera
Yapın bir şeyler... beni bulaştırmayın şu an hiç modumyok.
Nesly
Sen hiç merak etme, yorulma sen. Biz hallederiz.Bir süre sonra bilgisayarı ortaya aldık. Önce Gökkuşağının Ritmi kanalımızı, ardından kliplerin bulunduğu klasörü ekranda sabitledik.
Duygulum
Tamamdır, şimdi tek tek yüklemeye başlıyorum.
Nesly
Ekranda yükleme çubukları bir bir ilerlerken Duygulum bir anda durdu. Zamanlayıcı penceresi açıldı. Hop... niye sayaç koyuyorsun? Direkt yayınlasak?
Duygulum
Bence insanlar biraz merak etsin. 07.09.2025 sabah 09:00'a ayarlayacağım.
Shera
Amaaaan... kim takar yaptıklarımızı. Yükleyin işte.
Nesly
Yaa Shera, öyle deme. Olumsuz düşünmenin anlamı yok. İkinci albüm farklı bir formattaydı, evet. O yüzden pek anlaşılmadı belki ama zamanı gelince onun değeri de çok net görülecek.
Shera
Hıh... Öyle diyorsan.
Dakikalar ilerlerken kliplerin biri bitiyor biri yükleniyordu. Sayaç kurulmuş, albümün kaderi artık zamanın akışına bırakılmıştı.
Vakit çok geç olmadan müjdeli haberi bizimkilere de vermek istiyorduk. İşimiz bittiğinde Shera'ya iyi dinlenmesini söyleyip müsaademizi aldık. Eve vardığımız anda annem kapıda belirdi. Daha "hoş geldiniz" bile demeden heyecanla,
Annem
Babanla bizim ekrana bildirim geldi ama açılmıyor.
Nesly:
Biz kahkahayı patlattık. Anacığım, yarın sabah yayınlanacak. Sayaç var... daha açılmaz. Annemin şaşkın yüzünü görünce dayanamadım, sarıldım boynuna. Uzun zamandır böyle sıkı sarılmamıştım. Ardından Duygulum da gelip anneme sarıldı, annem onun saçlarını okşarken yüzündeki gurur okunuyordu. Salondan babam doğruldu, yavaşça yanımıza geldi. Ona da sarıldım, sonra Duygulum'a uzattı kollarını.
Babam
Tebrik ederim kızlar. Sadece Nesly değil... seninle de gurur duyuyorum kızım.
Nesly
Duygulum'un gözleri bir an parladı. Babamın onu kendi kızı gibi görmesi beni her seferinde ayrı büyülüyordu. Belki de o yüzden gitmesini istemiyordum. Burası bizim evimiz değildi sadece, onun da yuvası olmuştu.
Babam
Eeeee hanım artık yarın mangalı hak etti kızlar. Tüm hazırlıkları yaptım. Toplam altı kişiyiz.
Duygulum
Altı mı? Kim altı?
Babam
Biz... Shera... ve annesi Nejla Hanım.
Nesly
Nejla abla tamam da... Shera gelebilir mi bilmiyorum baba. Çıkış manifoldu hâlâ arızalı, ishal hâli devam ediyor kızın.
Babam
Ona göre ayarlarız kızım. Hasta olacaksa zorlamayız. Ama gönlümüz bir olsun yeter.
Nesly
Evin sıcaklığı, hazırlığın telaşı, ailede paylaşılan bu küçük mutluluk... Her şey güzel gidiyordu. İçimde bir yer "keşke böyle hiç bitmese" diyordu. Annem, "Aç mısınız?" diye sordu "Hayır değiliz" dedik "İyi geceler" diyerek odamıza geçmek için sadece müsaade istedik.
06.09.2025
Bir sonun yine başlangıcındayım, kadim dostum günlük.
Zaman ömrümüzden çalıp giderken biz de içinde savrulup duruyoruz. Gün geçmiyor ki bir ayrılık yaşanmasın. Bir şeyler yerine oturuyor elbet, ama neden iki ipin ucu bir türlü birbirine denk gelmiyor acaba? Başarmanın ardından ayrılıksız bir yaşam sürmek çok mu uzak bana?
Bir yanım sevinç ağlarıyla örülü, bir yanım da hep hüzün barındırıyor. Belki de ikisinin arasında sıkışıp ilerlemek bizim kaderimizdir, ne dersin?
Biz yorgun ama sevinci yarım savaşçılar olarak güne başladığımızda, bize ses edilmeden kahvaltı masamız çoktan hazırlanmıştı. Herkes yerini aldığında babam, masadaki sıcak kahvaltıya bakıp,
Babam
Sizleri nereye götürelim, kızlar?
Nesly
Duygulum çayını tazelerken, ben olabildiğince sakin bir sesle sana bırakıyorum baba.
Annem
Bey, sen bilirsin ama istersen Yumak Gölü'ne gidebiliriz. Orası serindir, gölgelik de var.
Nesly
Harika fikir, anacığım. Bence de orası güzel bir seçim, hem gölgelik var.
Duygulum
Shera'dan haber var mı?
Nesly
Evet, sabah yazdım ama gelemeyecekmiş.
Duygulum
Hâlâ cırcır modunda demek ki.
Babam
O halde dört kişiyiz.
Kahvaltıyı bitirir bitirmez, babamın 1980'lerden kalma Audi 80'ine tüm eşyaları yükleyip yola çıktık. Yol boyunca kasabayı arkada bırakırken, saat 10 civarında klipler yayına girmişti. Telefonlarımıza bildirimler düşmeye başladı. Küçük bir hayran kitlemiz oluşmuştu zaten. İlk yorumları atanlar da onlardı haliyle. Mesajlar ve tebrikler birbiri ardına gelmeye başladı. Babam direksiyon başında bize bakıp gülerek,
Babam
Hadi bakalım, okuyun bakalım ne diyorlar.
Biz de telefonlarımızı elimize alıp gelen mesajları okumaya başladık. Havada hem güneşin sıcaklığı hem de mutluluğumuz vardı. Sanki küçük bir zaferin ardından ödül almış çocuklar gibiydik.
Ali (sınıf arkadaşı)
Vay be, albümü dinledim. Harikasınız. Hele o Soluk ve Gri Ankara Göğü parçası müthiş hüzünlü.
Selin (arkadaş)
Tebrikler kızlar. Her şarkıda ayrı bir duygu var. Çok etkilendim.
Seher Hoca
Sizleri tebrik ediyorum. Bu albümde emeği geçen herkese saygılar. Ne kadar yeteneklisiniz, şaşkınım.
Duygulum
Sheradan mesaj var mı?
Nesly
Yok, o canıyla uğraşıyor zaten, albümü düşünecek hali yok, dedim gülerek.
Duygulum hafifçe gülümseyip başını salladı. Güneşin altında ilerlerken, hem yorgunluğumuz hem de albümün verdiği mutluluk içimizde karışık bir sıcaklık bırakıyordu. Yol boyunca sessizce şarkılarımızı ilk kez dinleyen ailem ile hem keyifli bir tempo tuttuk hem de gözlerimiz hafifçe telefona kayarken, ufak bildirimler de arada gülümsedik. Babam ise "Nerdeyse iki gün kaldığınız Ankara anılarınızdan bir albüm yapmışsınız" dedi bir ara.
Yumak Gölü'ne ulaştığımızda, burası bizler için artık alışılmış bir sığınak gibiydi, ne zaman gelsek yeni bir köşesini keşfetmek, dalgaların hafif şıpırtısı ve gölün serin rüzgârıyla buluşmak mümkün olurdu. Arabadan iner inmez Duygulum benimle birlikte bagajdan malzemeleri gölgelik bir alana taşıdı. Piknik örtüsü, sehpamız, çanta ve bazı ufak atıştırmalıklar, sanki yıllardır buraya aitmiş gibi doğal bir uyumla yerleşti. Babam ise, elini kaldırıp bize göz kırparcasına "Siz keyfinize bakın kızlar, etler hazır olunca çağırırım," dedi ve kendi köşesine çekildi. Biz de göz göze bakıp sessizce gülüştük, keşfetme arzusu sanki içimizde bir kıpırtı yaratmıştı.
Göl kenarında, ağaçların altındaki serinlikte, her köşeyi yeniden keşfeder gibi dolaştık. Fotoğraf çekindik, gölün yüzeyinde yansıyan güneşin kırıntıları, Duygulum'un saçlarının kızıl tonlarını, benim omzumdan süzülen ışığı hafifçe öne çıkarıyordu. Kendimizi sanki ilk defa buradaymışız gibi hissettik. Her taş, her dal, her suyun çalkantısı ayrı bir hatıra gibi geliyordu bize. Öğle vakti annemin sesiyle kendimize geldik. Kurulu sofra, nar gibi kızarmış etlerin ve çeşit çeşit mezelerin arasındaydı. Yer sofrasına alışık olmayan bizler için bu, başlangıçta hafif bir eziyet gibi geldi, daha kahvaltıdan kalkalı çok olmamasına rağmen, bu durum memnuniyetimizin önüne geçemedi. Yedikçe yedik, afiyetle, öylesine doyurucu ki midemiz sanki günlerdir aç kalmış gibi bayram etti. Duygulum'un hafifçe gülümseyişi ve "İyi ki geldik," demesi, benim de içimde sıcak bir kıpırtı yaratıyordu.
Yemekten sonra semaverde demlenen çayın başında oturduk. Açık havada içilen çay, hafif rüzgâr ve gölün kıyısındaki hafif nem ile birleşince, zaman sanki ağırdan alıyordu adımlarını. Telefonlarımızdan gelen bildirimleri kontrol ettik, birkaç kişiden tebrik mesajları vardı, mesajlara verdiğimiz kısa cevaplar, küçük kahkahalar, hafif sohbetler... Zaman farkında olmadan akıp gidiyordu. Duygulum, sabah yola çıkacağını hatırlattığında içim burkuldu. Onun ailesine kavuşma isteğini ve mecburiyeti göz önüne alarak duygularımı bastırdım, keşke kalabilsen ama bu mümkün değil, dedim sadece. O da istemiyordu gitmeyi ama sessizce kabullenmiş gibiydi. Akşam yaklaşırken toparlandık. Malzemeler yeniden arabanın bagajında yerini aldı, şişkin ve yorgunduk. O kadar doyurmuştuk ki akşamı hiçbir şey yemeden geçiştirmek, hem bedenimiz hem de ruhumuz için iyi bir plan gibi görünüyordu. Ertesi güne dair yapılacaklar sadece sabah erken okula gitmek ve Duygulumu uğurlamak ile sınırlıydı.
Gece evimize döndüğümüzde Duygulum, her şey için hem anneme hem de babama ayrı ayrı sarılarak teşekkür etti. Babam, gülümseyerek "Bunu veda saymıyoruz, Nesly'nin yanında her zaman yerin hazır," dedi. Annem ise yumuşak bir sesle "Ne zaman istersen gel kızım," diye sırtını okşadı. Bu küçük ama anlamlı veda, içimizde sıcak bir huzur bıraktı. Biz de odamıza geçtik. Uzun süre, sanki bir daha görüşemeyecekmişiz gibi, kız kıza sohbet ettik. Geçmiş günleri, albüm çalışmalarını, birbirimize verdiklerimizi konuştuk, kahkahalarımız ve hafif sessizlikler arasında zaman kayboldu. Uykunun ağır gelmesiyle Duygulum müdavimi olduğu yer yatağına uzandı ve hemen uyku moduna geçti. Ben ise yatağıma uzanıp günlüğümü açtım, kalbimde hem hafif bir hüzün hem de tatlı bir sevinç vardı. Albüm bitmiş, bir dönem kapanmış, yeni bir sayfa başlamıştı. İçimdeki bu karışık duygularla, geceyi kendi sakinliğimde yaşadım, yazdım ve sessizce kapattım gözlerimi.
07.09.2025
Ne diyordu Orhan Baba: "Ayrılığın acısını dosta hasret olan bilir."
Evet, doğruymuş. Daha gitmeden ayrılık acısı çöktü üstüme, anlıyor musun? Yine, yeniden bir araya ne zaman geliriz, kim bilir...
Umarım uzak olan tüm mesafeler bir gün daha yakın olur.
Sabah, günün ilk ışıklarıyla birlikte adeta ayrılık gibi doğmuştu. Zamanın ne kadar hızlı aktığını, yazın ne ara bittiğini fark edememiştim ve bir bakmışım Duygulum'un gitme vakti gelmişti. Vedaları sonradan sevmemek alışkanlıklarım arasında yerini almıştı, bu kez de farklı değildi. İçimde hafif bir boşluk vardı ama bunu görünür kılmamaya kararlıydım. Duygulum'la birlikte arabaya bindik, uzun süredir park haşnde üzeri tozlanmış kullanmadığı aracına yerleştik. Motor çalıştı, lastiklerin yoldaki hafif hırıltısı ve sabahın sessizliği eşliğinde okula doğru ilerledik. Albüm sonrası onlarca ekranımda beliren bildirimler, telefonun sürekli titremesi, okulun ilk günü için gelen mesajlar... Hiçbiri beni bu sabahki kadar etkilememişti. İçimde hem bir boşluk hem de bir tuhaf bir sıcaklık vardı. Yanında otururken, kendimi duygularımı bastırmaya zorladım. "Eee, yetti beee... Sıkıldım senden, git artık" diye gülerek sarıldım Duygulum'un boynuna. Onun saçlarının hafif ıslak kokusu, sabahın serinliği ve araba içinde oluşan sessizlikle karışıyordu. Duygulum sadece gülümsedi, karşılık verdi ama gözlerinde hafif bir hüzün vardı. Ben arabadan indikten birkaç saniye sonra o gözden kayboldu, artık yalnızdım.
Okulun bahçesi, sabahın erken saatine rağmen bir küçük kalabalıkla doluydu. Arkadaşlar, yeni sınıf arkadaşları ve öğretmenler gelmişti, "Tebrikler rock kraliçesi" diyen sesler, "Nasıl başarıyorsunuz?" diye soran meraklı bakışlar... Ama gözlerim sadece birini arıyordu: Shera... Nerede olduğunu görmek, bir kez olsun sarılmak istiyordum ama mesaj attım, cevap gelmedi. Muhtemelen hâlâ uyuyordu ya da okulun ilk gününe henüz hazır değildi.
İstiklal Marşı çalındı, herkes saygı duruşunda bekledi. O anlarda kalabalığın içinde kendimi biraz yalnız hissettim. Sonrasında okul müdüremiz Buse Hoca kürsüye çıktı. Kısa ama etkili bir konuşma yaptı, yeni öğretim yılını kutladı ve hepimize iyi dersler diledi. Konuşma bittiğinde öğrenciler sınıflarına yönlendirildi. Kalabalık hızlı adımlarla dağıldı ama benim yerimde sanki zaman yavaşlamış gibiydi. Buse Hoca bana doğru yaklaştı, net bir ifadeyle "Sen girme içeri, birisiyle tanıştıracağım," dedi. Kalbim hafifçe hızlandı. Kimdi acaba tanıştıracağı kişi?
Koridorda yan yana yürürken öğrencilerin telaşlı koşuşturmaları, yere vuran ayak seslerinin gürültüsü ve havadaki hafif tebeşir kokusu bana garip bir ağırlık hissettiriyordu. Sanki okulun duvarları bile yeni bir dönemin başladığını söyler gibiydi. Buse Hoca önden kararlı adımlarla ilerliyor, ben ise arkasından bir adım geride, hem Duygulumun gidişinin hüznünü hem de Shera'nın kaybolmuş sessizliğini düşünüyordum.
"Neyse ki birkaç dakika var," dedi Buse Hoca, odanın bulunduğu kapının önünde durarak. Sonra hafifçe kapıyı araladı ve içeri girmemi işaret etti. Odaya adım attığım an bir sessizlik duvarı karşıladı beni. Işığın süzüldüğü büyük pencerenin önünde biri duruyordu. Sanki o ışık, kadının kenar hatlarını daha da belirgin hale getiriyordu. Ve işte... Nadia.
Yeni müzik öğretmeni.
Siyah saçları ensesinde toplanmıştı, tek bir tel bile dağınık değildi. Üzerindeki koyu renkte, ütüsü çizgi gibi duran kumaş pantolon ve sade ama şık bir bluz... Kollarını göğsünde toplamış, biriyle ilk kez tanışmanın gerekli nezaketi dışında hiçbir yumuşak ifadeyi barındırmıyordu yüzünde. Gözleri koyuydu, dikkat kesildiğinde insanın içini delen türden. O an anladım ki bu kadın hata affetmeyen birine benziyordu.
Buse Hoca beni ona doğru yönlendirdi. Nadia Öğretmen elini uzattı ama öyle herkesin uzattığı gibi değil. Parmaklarının arasındaki ciddiyet, tokalaşmanın süresini bile belirleyen bir disiplin duygusu vardı.
"Nesly, değil mi?" dedi. Ses tonu tok, gereksiz süslerden uzak, ne bir tebessüm ne de bir yumuşama... Sanki üzerime röntgen ışığı tutuyordu.
"Evet hocam," dedim hafifçe başımı eğerek. Buse Hoca araya girip, "Kendisi bizim grubun bas gitaristi. Çalışmalarımızı takip ettiyseniz bilirsiniz," dedi. Nadia başını çok hafif bir şekilde salladı. "Evet. Biliyorum." Bir sandalyeyi işaret etti, oturmamı bekledi. Kendisi ise masa kenarına dayanarak ellerini göğsünde birleştirdi. Hiç acele etmiyordu ama her saniyenin ona ait olduğunu hissettiriyordu. "Bana anlatılanlara göre," dedi gözlerini hiç kaçırmadan, "İki demonuz ve üç albümünüz varmış. Üstelik... bu kadar kısa sürede?" Gözlerindeki keskinlik sanki şunu soruyordu, "Bu gerçekten mümkün mü? Yoksa abartı mı?"
Buse Hoca gururla gülümsedi, "Evet Nadia Hanım, çocuklar gerçekten çalışkan. Özellikle de..."
Nadia elini hafifçe kaldırarak Buse Hoca'nın sözünü kesti.
"Kayıt tarihlerine baktım," dedi bana dönerek. "Şaka değilmiş demek. Ama böyle bir üretkenliğin arkasında ya büyük bir disiplin vardır... ya da büyük bir yorgunluk." Boğazım kurudu, ne cevap vereceğimi bilemedim. O an gözüm kapıya kaydı... belki Shera çıkagelir diye. Ama kapı sessizdi. Sessizlik de Nadia'nın sert duruşunun bir parçası gibiydi. "Umarım," dedi Nadia, siyah gözleriyle beni ölçüp biçerek, "okul temposunda da aynı istikrarı görebilirim."
Kelimeleri bir uyarı gibi havada asılı kaldı.
Shera'dan hâlâ bir ses yoktu.
Ve evet... Nadia kimdi?
Anlaşılan, sadece yeni öğretmenimiz değil... aynı zamanda hayatımıza sert bir düzen getirmeye hazırlanan bir fırtınaydı. Kulağımda onun sesi, gözümde ise Shera'nın yokluğu... İçimde garip bir karışım vardı, merak, heyecan ve hafif bir hüzün. Bu sabah, Duygulum'un yokluğu, Shera'dan haber alamamak ve karşımdaki yeni öğretmen... Tüm bunlar, yeni bir dönem başlangıcı, yeni bir sayfa gibiydi. İçimde bir yerlere kazınacak, hafızama yapışacak bir anın eşiğindeydim. Ve ben, bu anın aslında tadını çıkarmaya hazırdım, çünkü biliyordum ki, bu okul yılı hem zorlu hem de unutulmaz olacak...
Acaba, Sedef Hoca ile yıldızı bir türlü barışmayan Shera, bu Nadia Öğretmen ile anlaşabilecek mi?
...
..
.

...
..
.

...
..
.
...
..
.
#92
Kalemle Sohbetler / Ynt: Vicdan
Son İleti Gönderen Derya Deniss - 07 Ara, 2025, 09:05 Ö.Svicdan ...
ne yapışkan, ne solüsyon meselesi. kedi köpek hiç değil. başlık vicdan !
birinin yaşamına dokunduğunda elektrik alırsın. birine dokunduğunda bir şey alır yada bir şey verirsin. öldürmek yada yaşatmak mıdır vicdan ? Dokunduğunda ya ah ya da oh dersin. İçine doğandır. Seni rahatlatan ya da sana rahatsızlık veren duygudur.
Sen arttır...
ne yapışkan, ne solüsyon meselesi. kedi köpek hiç değil. başlık vicdan !
birinin yaşamına dokunduğunda elektrik alırsın. birine dokunduğunda bir şey alır yada bir şey verirsin. öldürmek yada yaşatmak mıdır vicdan ? Dokunduğunda ya ah ya da oh dersin. İçine doğandır. Seni rahatlatan ya da sana rahatsızlık veren duygudur.
Sen arttır...
#93
Kalemle Sohbetler / Ynt: Vicdan
Son İleti Gönderen Nadia - 07 Ara, 2025, 08:33 Ö.SSelam ,
Bunu keşke daha önce bilseydim. Parmak kadar fare yaşar ve ben de üzülmezdim.
Bunu keşke daha önce bilseydim. Parmak kadar fare yaşar ve ben de üzülmezdim.
#94
Kalemle Sohbetler / Ynt: Vicdan
Son İleti Gönderen Miray - 07 Ara, 2025, 08:29 Ö.SKonu yapışkan tuzağına takılan canlılar sanırım..
Bu konuda yapışkan kullanmasam da kullanan yakınımın evinde yapışkana yakalanan kertenkeleyi kurtarmak istediğimde araştırmış, çözümü zeytinyağında bulmuştum. Zeytinyağı yapışkanda bir çözücü solvent gibi davranıp hayvana zarar vermeden temizleme şansı tanıyor. Ben temizleyip doğaya salmıştım kertenkeleyi, yaşamına devam etti... Aklınızda bulunsun..
Bu konuda yapışkan kullanmasam da kullanan yakınımın evinde yapışkana yakalanan kertenkeleyi kurtarmak istediğimde araştırmış, çözümü zeytinyağında bulmuştum. Zeytinyağı yapışkanda bir çözücü solvent gibi davranıp hayvana zarar vermeden temizleme şansı tanıyor. Ben temizleyip doğaya salmıştım kertenkeleyi, yaşamına devam etti... Aklınızda bulunsun..
#95
Kalemle Sohbetler / Ynt: Vicdan
Son İleti Gönderen Buse Ostujk - 05 Ara, 2025, 04:09 Ö.SBeni tanoyan bir cok insan beni vicdansiz olarak bilor . Lakin sonrasinda yasadiklarini dusunenler donup bana tesekkur edenler oluyor . Belki sacma gelecek ama bir kedi eve alsan miskin olmayanindan o fare yakalanmaktansa evi terk ederdi . Sonrasindada sen kediye hizmet etmeye baslardin orasi ayri tabi .. neyse konumuz neydi ?
#96
Dünya / Dünya Kadın Hakları Günü
Son İleti Gönderen Nadia - 05 Ara, 2025, 10:56 Ö.ÖBu eki görüntüleyemezsiniz.
5 Aralık, dünya tarihinde en önemli günler arasında yer almaktadır. Peki, 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü nedir, ne zaman ortaya çıktı?
Kadın Hakları Günü ile ilgili araştırmalar bugün (5 Aralık) daha çok yapılıyor. Fransa'da 7 Mayıs 1748'de dünyaya gelen Olympe de Gouges, 1789'da Fransız Ulusal Meclisi'nde okunan ve günümüzdeki İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin esin kaynaklarından biri olan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ne karşı, bu metinde geçen "insan" (homme) sözcüğünün yalnızca erkeği kastetmesi nedeniyle 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni yayımlar. Bu insanlık tarihindeki ilk kadın hakları bildirgesidir. İlk aşamada desteklediği Fransız Devrimi'nin bilhassa kadınlara yönelik duyarsızlığına karşı devrimin en önemli ismi olan Maximilien Robespierre'e yönelik eleştiriler kaleme alan de Gouges, yazılarındaki üslubunu her geçen an daha da sertleştirir. Nihayetinde devrim sonrasında yaşanan terör ve kaos döneminden kurtulmak için bölünmez bir cumhuriyet, federal bir hükümet ya da anayasal monarşi arasında bir seçim yapılması için halk oylamasına gidilmesini önerdiği bir yazısı nedeniyle 1793 yılının Temmuz ayında tutuklanır. Tutukluluk sürecinde kendisine avukat tutma hakkı verilmediği için kendi savunmasını kendisi yapan de Gouges, hakkında verilen idam kararını engellemek için hamile olduğunu iddia etse de, yapılan kontrol sonucunda bu iddiasının doğru olmadığının anlaşılması üzerine 3 Kasım 1793'te giyotinle idam edilir. Olympe de Gouges, günümüzde kadın hakları konusunda mücadele veren pek çok isim tarafından öncü biri olarak kabul edilir.
Türkiye'de ise Kadın Hakları Günü, Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde bütün dünya ülkelerinden önce 5 Aralık 1934 tarihinde Türk Kadınına "Seçme ve Seçilme Hakkı" tanındı. 5 Aralık 1934 günü dünyada kadınların yasal olarak milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu ülke sayısı 28, bu hakkın kullanıldığı ülke sayısı ise sadece 17 idi. 5 Aralık 1934'de Türkiye Cumhuriyetinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınırken, o dönemde Avrupadaki bazı gelişmiş ülkelerde bile kadınların bu hakkı bulunmuyordu. Seçme ve seçilme hakkına Fransa'da kadınlar 1944, İtalya'da 1945, Yunanistan'da 1952, Belçika'da 1960 ve İsviçre'de 1971 yılında kavuştular.
Tüm kadınlarımızın 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Gününü kutluyoruz.
#97
Müzik / Canına Okuyacağım
Son İleti Gönderen Derya Deniss - 04 Ara, 2025, 09:14 Ö.SFerdi Tayfur'un 1988 yılına damga vuran, dillerden düşmeyen efsane şarkısı "Canına Okuyacağım"ı yapay zeka teknolojisi ve modern bir orkestrasyonla yeniden yorumlanmış...
Tüm forumculara hediyem olsun...
Tüm forumculara hediyem olsun...
#98
Gerçek Hayat Hikayeleri / Ynt: Meli Bendeli
Son İleti Gönderen inci - 02 Ara, 2025, 07:33 Ö.SUçurtmalara taktık hayallerimizi tel örgüler izin vermedi kurtarmak istedik öyle bir sindirdiler ki bir daha cesaret edemedik. Hayatımız çalındı. Hırsıza hiç mi ceza yok?
#99
Dünya / Ynt: 1 Aralık Dünya AIDS Günü
Son İleti Gönderen inci - 02 Ara, 2025, 03:15 Ö.SEn kötüsüde hastalığı bildikleri halde başkalarına bulaştıranların sayısının çok fazla oluşu
#100
Ayrımcılık / Ynt: Akdenisli Anlatıyor
Son İleti Gönderen inci - 02 Ara, 2025, 03:07 Ö.SAcı gerçekler