Son İletiler
#31
Genel Haberler / Dünya Kadınlar Günü
Son İleti Gönderen Nadia - 08 Mar, 2026, 07:21 Ö.ÖErkeklerin dünyayı ne hale getirdikleri ortada... Kadınların yönettiği bir dünya diliyorum.
#8martdünyakadınlargünü
#8martdünyakadınlargünü
#32
Ayrımcılık / KYK erkek yurdunda trans kadın...
Son İleti Gönderen Nadia - 01 Mar, 2026, 02:20 Ö.SBugün X genç bir trans kızın intihar haberi ile çalkalanırken bu kızı gördüm.
Yine çok üzüldüm ve öfkelendim !
https://x.com/istbassavcisi/status/2027905021455548591?s=20
https://x.com/i/status/2027754238017778138
Yine çok üzüldüm ve öfkelendim !
https://x.com/istbassavcisi/status/2027905021455548591?s=20
https://x.com/i/status/2027754238017778138
#33
Gerçek Hayat Hikayeleri / Ynt: Çevrim içi cinsel şantaj ...
Son İleti Gönderen inci - 22 Şub, 2026, 09:15 Ö.ÖTekrar çok geçmiş olsun maalesef kanunlarımız yetersiz ve bu durum suçluları cesaretlendiriyor.
Bu hemen geri ödeme falan mı yaptı acaba ya da bir numarasını bilerek yanlış girerek paranın tekrar geri dönmesini mi sağladı. Arkadaş çok iyi niyetli (!)
Şunu unutma en doğrusunu yaptın böylelerine göz açtırmamak lazım. Zor bir süreç ama herkes korktuğu çekindiği için böyle yapabiliyorlar.
Diğer mağdurlar ortaya çıkarda girdiği yerden çıkamasın.
Bu hemen geri ödeme falan mı yaptı acaba ya da bir numarasını bilerek yanlış girerek paranın tekrar geri dönmesini mi sağladı. Arkadaş çok iyi niyetli (!)
Şunu unutma en doğrusunu yaptın böylelerine göz açtırmamak lazım. Zor bir süreç ama herkes korktuğu çekindiği için böyle yapabiliyorlar.
Diğer mağdurlar ortaya çıkarda girdiği yerden çıkamasın.
#34
Gerçek Hayat Hikayeleri / Ynt: Çevrim içi cinsel şantaj ...
Son İleti Gönderen Nadia - 21 Şub, 2026, 07:03 Ö.SBirkaç gün önce e-tebligat geldi. Hapishane müdürlüğüne dilekçe vermiş. İstinafa başvurmuş. Gerçek olmayan bir sürü şeyi peş peşe yazmış...
Önceleri beni gerçek adımla değil Nadia olarak tanıyormuş.
Ben zaten kadın kıyafetleri giyip dolaşıyormuşum. Sosyal medya hesaplarımda fotoğraflarımı paylaşıyor muşum. Bu durumda benim neyime nasıl şantaj yapmış olabilirmiş.
Ben onun şantaj suçundan hükümlü olduğunu biliyormuşum ve tekrar suç işlerse şartlı tahliyesinin yanacağını bildiğim için ona kumpas kurmuşum ...
Banka hesapları kontrol edilmeden hüküm verilmişmiş... Hesaplar incelense bana yaptığı ödemeler görünecekmiş.
Hakime hanım onu dinlemeden azarlamış ve savunma yapamamışmış...
İstinafta yargılanmak istiyormuş.
Umarım istinafa gitmez. Tekrar mahkeme salonunda bile bulunmak istemiyorum.
Önceleri beni gerçek adımla değil Nadia olarak tanıyormuş.
Ben zaten kadın kıyafetleri giyip dolaşıyormuşum. Sosyal medya hesaplarımda fotoğraflarımı paylaşıyor muşum. Bu durumda benim neyime nasıl şantaj yapmış olabilirmiş.
Ben onun şantaj suçundan hükümlü olduğunu biliyormuşum ve tekrar suç işlerse şartlı tahliyesinin yanacağını bildiğim için ona kumpas kurmuşum ...
Banka hesapları kontrol edilmeden hüküm verilmişmiş... Hesaplar incelense bana yaptığı ödemeler görünecekmiş.
Hakime hanım onu dinlemeden azarlamış ve savunma yapamamışmış...
İstinafta yargılanmak istiyormuş.
Umarım istinafa gitmez. Tekrar mahkeme salonunda bile bulunmak istemiyorum.
#35
Gerçek Hayat Hikayeleri / Ynt: Çevrim içi cinsel şantaj ...
Son İleti Gönderen inci - 21 Şub, 2026, 08:49 Ö.ÖNadia çok geçmiş olsun maalesef cezaların çok düşük olması bu tarz kişilere cesaret veriyor.
#36
Fikirsiz Neşriyat / Ynt: Sen hala buradasın...
Son İleti Gönderen Nadia - 15 Şub, 2026, 07:13 Ö.Sİçim sızlayarak okudum yine. Gerçek aşka saygı ve hayranlık ile...
#37
Fikirsiz Neşriyat / Sen hala buradasın...
Son İleti Gönderen Nesly Su - 13 Şub, 2026, 07:01 Ö.S #38
Fikirsiz Neşriyat / Pes-2 Camdan bir kalp...
Son İleti Gönderen Nesly Su - 12 Şub, 2026, 07:13 Ö.S #39
Müzik / Gökuşağının ritmi Bölüm 24-Ner...
Son İleti Gönderen Nesly Su - 12 Şub, 2026, 05:50 Ö.S...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.
Nereye kadar?
Bölüm 24
Artık ünlüydük.
En azından küçük kasabamıza sığmayacak kadar, kendi çapımızda fazla büyük işler yapmıştık. Yaptıklarımız kalıpların ötesindeydi, alışılmışın, beklenenin dışındaydı. Kim derdi ki... Bu Nesly, denen yüzü sivilceli bir ergenken Shera'nın ite kaka kucağına tutuşturduğu o eski bas gitarla bir gün gerçekten bir şeyler başaracaktı? Ben bile şu anki hâlimi özetleyecek tek bir kelime bulamıyordum. Bunları müzik odasında, pencerenin önünde ayakta dururken anlattım Nadia Hocaya. Sesim ilk başta gür ve akıcıydı ama cümleler ilerledikçe içimde bir yerlerin çatladığını hissediyordum. Her şeyi gururla anlatıyor gibiydim ama altından ince bir korku sızıyordu, ya bu da geçerse diye.
Nadia Hoca sözümü kesmedi. Ne başını salladı ne de yüzünde onaylayan bir ifade belirdi. Sadece dinledi. Dikkatle. Fazlasıyla dikkatle. Bakışları sabitti, insanın üzerinden geçip giden türden değil, durup tartan, ölçen, biçen cinsten. Tanımaya mı çalışıyordu beni, yoksa çoktan zihninde bir çerçeve çizip içine mi yerleştiriyordu, anlayamadım. O an, konuşanın ben değil de masanın üzerindeki eski nota defterim olduğunu düşündüm, sanki beni değil, geçmişimi okuyordu.
Odanın içinde bir durgunluk vardı ama rahatsız edici değildi. Daha çok, yanlış bir kelimeyle kırılabilecek türden bir sessizlik. Sözüm bittiğinde dudaklarımda yarım kalmış bir cümle vardı. Sanki imtihana tutuluyormuşum gibi hissettim kendimi. Devam etmedim. Çünkü bazen susmak, anlatmaktan daha iyi gibiydi. Nadia Hoca gözlüğünü yavaşça çıkardı. Masanın üzerine koyarken çıkardığı ses, kalbimin ortamın sessizliğini bozdu sadece.
"Ünlü olmak," dedi sonunda, sesi beklediğimden daha tok ve netti, "çoğu insanın sandığı gibi bir varış noktası değildir" dedi. Bir adım attı. Bana değil, pencereye doğru. Dışarıda koşuşturan öğrencilerden biri çantasını düşürmüş, diğeri kahkahalarla onu izliyordu. Nadia Hoca bir an onları seyretti. "Genelde," diye devam etti, "asıl sınav tam o anda başlar."
Tekrar bana döndüğünde yüzünde sertlikten çok ciddiyet vardı artık. Öğretmen ciddiyeti değil, hayatta bir şeyler kaybetmiş insanların ciddiyeti.
"Soracağım şey şu Nesly," dedi.
"Bu kadar üretken olmak seni mutlu mu ediyor... yoksa sadece durmaktan mı korkuyorsun?" O an Shera geldi aklıma.
Duygulum.
Yer yatağı.
Ayrılık.
Bildirim sesleri.
Ve hâlâ cevap vermeyen bir telefon. Cevap vermek için ağzımı açtım ama sesim çıkmadı. Olay basitti aslında nereye kadar gidecektik ve asıl amacımız neydi?
Nadia Hoca bunu fark etti. İlk kez yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Acele etme," dedi. "Bu sorunun cevabı genelde müzikten değil... insandan çıkar."
Nadia Hoca sandalyesine yaslandı. Kollarını kavuşturmadı ama omuzları dikti, bu bile onun ne kadar mesafeli biri olduğunu anlatmaya yetiyordu. Sanki birazdan bir jüri karşısına çıkacakmışım da o ilk soruyu soracakmış gibi hissettim.
"Grubunuzu anlat bakalım," dedi kısa ve net bir sesle.
"Parça parça değil... detaylarıyla."
Bu cümle, teknik bir meraktan çok daha fazlasını taşıyordu. Albüm sayıları, yayın tarihleri ya da dinlenme rakamlarıyla ilgilenmediği belliydi. Bizi bir proje gibi değil, bir hikâye gibi görmek istiyordu. Derin bir nefes aldım.
"Üç kişiyiz," dedim. "Ben, Shera ve Duygulum." İsimleri tek tek söylerken her birinin ağırlığı başka türlü çöktü içime. "Shera," diye devam ettim, "grubun omurgasıdır. Gitaristimiz. Ama aslında... her şeyin başladığı yerdir." Nadia Hoca kaşlarını hafifçe kaldırdı. Bu onun ilgilendiğinin ilk açık işaretiydi. "Nasıl yani?" diye sordu. "Bas gitarı ilk elime veren odur," dedim. "Ben hâlâ ne yapacağımı bilmezken, o çoktan yapmam gerekeni görmüştü sanki." Shera'yı anlatırken sesimin yumuşadığını fark ettim. Hastalığı, sessizliği, mesajlara dönmeyişi gözümün önünden geçti ama bunların hiçbirini söylemedim. Çünkü bazı şeyler dışarıdan anlatıldığında olduğundan daha kırılgan duruyordu. Nadia Hoca not almadı. Bu beni şaşırttı açıkçası sadece dinliyordu.
"Peki ya şimdi?" dedi aniden.
"Şu an nerede Shera?"
Soru basitti ama içimde bir yerleri yokladı.
"Evde," dedim.
"Küçük bir rahatsızlık... albüm sonrası biraz yorgun düştü."
Bir an durdu. Gözlerini kaçırmadı.
"Yaratıcı insanlar genelde albüm sonrası kaçış yaşar," dedi.
"Buna hastalık demek bazen kolaydır."
Sıradaki soru beklediğimden daha sert geldi.
"Duygulum," dedi bu kez.
"Bateristiniz. O süreçlere olayınıza ne kadar dahil?"
Bir adım attım istemsizce. Savunmaya geçer gibi.
"Tamamen," dedim.
"Yani... kayıtlar, düzenlemeler..."
Sözümü kesti. İlk kez.
"Sorum o değildi," dedi sakin ama keskin bir tonla.
"Albüm yapım aşamasında mı dahil oluyor... yoksa grup onun için sadece stüdyo zamanı mı?"
Bu soru onca geçirdiğimiz şeyden sonra basitti. Duygulumun geceler boyu bilgisayar başında oturuşu geldi aklıma. Mouse'un tık sesleri. Enter tuşuna basmadan önce profesyonel duruşu. Yer yatağı. Sessiz fedakârlığı. "O sadece kayıtlarda yok, bizi ayakta tutan dengedir" dedim.
Nadia Hoca başını çok hafif yana eğdi. Bir öğretmen refleksi değildi bu, bir müzisyenin, hatta belki de bir zamanlar bir grubun parçası olmuş birinin bakışıydı. Bende süzgeçten geçirip tartıyor gibiydim kendisini.
"Yani," dedi yavaşça, grubun birleştirici gücü gibi mi?"
Gülümsedim istemsizce.
"Evet," dedim. Ve en çok yorulanı."
O an, Nadia Hoca ilk kez masanın kenarına oturdu. Mesafe azalmıştı ama garip bir tedirginlik hali artmıştı bende.
"Biliyor musun Nesly," dedi, bir grubun kaderi genelde en çok konuşanın değil, en çok susanın omuzlarındadır."
O cümleyle birlikte Shera'nın sessizliği, Duygulumun yorgunluğu ve benim bu kadar üretmeye çalışmam tek bir noktada birleşti.
Ve anladım ki Nadia Hoca bizi sadece tanımaya çalışmıyordu. Bizi sınamaya başlamıştı. Amacı neydi? Sedef Hocan kalan mirası devralmak mı? Yoksa bizim ne kadar ileriye gidebileceğimize olan inancını mı kavramaya çalıyordu. Bunu henüz bilmiyordum.
"Hocam..." dedim.
Sesim düşündüğümden daha kısık, daha ürkek çıktı. Nadia Hoca bakışlarını benden ayırmadı. Ne acele ettirdi ne de susturdu. Bekledi. "Yanlış anlamazsanız..." diye ekledim, hangi enstrümanları çalıyorsunuz?" Tezcanlılığım ve merakım soruyu sorunca pişman etti beni. Fazla kişisel mi olmuştu? Yoksa haddimi mi aşmıştım? Ama artık geri dönüş yoktu. Nadia Hoca önce hiçbir şey söylemedi. Dudaklarının kenarında beliren o çok kısa, neredeyse fark edilmeyecek gülümseme, onun zihninde bir şeylerin döndüğünü ele veriyordu. Sonra sandalyesini hafifçe yana çekti, ellerini dizlerinin üzerine koydu.
"Bunu neden sordun?" dedi.
Bir öğretmenin sorduğu bir "neden" değildi bu. Daha çok bir müzisyenin, karşısındaki insanın niyetini tartan sorusuydu. Bir an düşündüm. Süslü bir cevap aramadım. "Merak," dedim sadece, gerçekten." Başını hafifçe salladı. Sanki bu cevabı beğenmişti.
"Piyano, viyolonsel, kontrbas, ve keman" dedi kısa bir duraksamadan sonra. Ve devam etti "Klasik temelden. Uzun yıllar, az da meraktan fotoğrafçılık"
Bunu söylerken ses tonu değişmedi ama o kelimenin "uzun yıllar'ın" altını özellikle çizdiğini hissettim. "Yanı sıra viyola," diye devam etti. "Bir dönem kontrbas. Ve gerektiğinde... susmayı." Bu son kelimeyi söylerken gözleri bir anlığına uzak bir noktaya kaydı. Sanki geçmişte kalmış bir sahnenin kapısını aralayıp hemen kapatmıştı. Ben tam bir şey söyleyecekken, yüzündeki o ciddi ifade bir anda dağıldı.
"Yoksa..." dedi, "gruba beni de mi dahil edeceksiniz?"
Gülmüştü. Gerçekten gülmüştü. Kısa ama samimi bir kahkaha gibi. Ne diyeceğimi bilemedim. Omuzlarım gevşedi, istemsizce ben de gülümsedim. "Şey..." dedim, fena mı olurdu?" Bu kez daha uzun güldü. Ama ardından bakışları yeniden ciddileşti. O geçiş o kadar hızlıydı ki, sanki az önceki gülümseme yalnızca bir parantezmiş gibi hissettirdi.
"Bir grubun içine öğretmen alınmaz," dedi sakin bir tonla. Öğretmen, grubun kaderine dokunur ama sahneye çıkmaz."
Ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. Okul bahçesinden gelen sesler odaya doldu.
"Ama," diye ekledi arkasını dönmeden, bazen kader, insanı sahneye çağırır" dediğinde O an anladım. Nadia Hoca bizimle dalga geçmemişti. Sadece bir ihtimali yoklamıştı. Ve içimde tuhaf bir his, bu kadın, henüz bize katılmamıştı belki... ama çoktan hikâyemizin içine girmişti.
Birbirimizi tartma, ölçme, susarak anlama hâli beklediğimden uzun sürdü. Nadia Hoca hiçbir zaman açık bir mesafe koymadı ama hep bir adım geride durdu sanki. Bunu soğukluğundan değil, tanıma aşamasının ciddiyetinden yaptığını düşünmek istedim. Çünkü o, yıllarını eğitime vermiş, belli ki iyi okullardan geçmiş, müzikle kavga etmeyi değil onunla yol yürümeyi öğrenmiş bir öğretmendi. Bizse hâlâ ne yaptığını tam olarak tarif edemeyen üç kızdık. Belki onun gözünde cesurduk ama dağınıktık, üretkendik ama kontrolsüzdük.
Bu düşüncelerle öğle arasını fark etmeden tüketmiştik. Kantine inip aceleyle bir şeyler atıştıran öğrencilerin aksine, ben sanki bir yol ayrımında durmuş gibiydim. Ne geri dönmek istiyordum ne de ileri atılmaya hazırdım. O aralıkta, Nadia Hoca'yla her şeyi konuşuyorduk. Albümlerden, kayıt sürecinden, sahnede duyulan heyecandan... Ama bir yandan da hiçbir şey konuşmuyor gibiydik. Asıl söylenenler, kelimelerin arasına saklanıyordu. Zil çaldığında ikimiz de irkildik. Zamanın bu kadar sessizce geçmesine şaşırmıştım. Ders saati gelmişti, öğrenciler koridorları doldurmuştu, hayat kaldığı yerden devam ediyordu. Nadia Hoca masasının kenarına yaslandı, yüzünde yine o tanımlayamadığım ifade vardı. Ne sertti ne yumuşak. Sadece netti.
"Tüm albümlerinizi," dedi, "baştan sona yeniden dinleyeceğim." Bunu söylerken ne sesini yükseltti ne de bir vurgu yaptı. Sıradan bir cümle gibi çıktı ağzından ama benim içimde karşılığı çok büyüktü. Kapıya yönelmiştim artık. Elim kapı koluna değmişti ki o cümle yeniden zihnimde çınladı. Gurur mu duymalıydım, yoksa tedirgin mi olmalıydım, karar veremedim. Belki de bu bir tebrik değildi. Belki bir uyarıydı. Ya da sadece bir öğretmenin görev bilinciyle söylediği sade bir cümleydi. Kapıdan çıkarken son bir kez ona baktım. Dosyaları masanın üzerinde duruyordu. Kulaklıkları çekmeceye yerleştirmişti. Dinleyecekti gerçekten. Bunu hissettim.
Koridora adım attığımda içimde tuhaf bir his vardı. Sanki birileri bizi ilk kez ciddiye almıştı. Ve bu, alkışlanmaktan daha ürkütücüydü.
Belki Nadia Hoca bizi sevip sevmeyeceğini değil, dayanıp dayanamayacağımızı ölçüyordu. Ve ben, ilk defa gerçekten sınandığımızı hissederken "kızlar ile konuşmam lazım" dedim kendi kendime.
Dersler, daha ilk günlerden, sanki bizi bekliyormuş gibi üzerimize yığılmaya başlamıştı. Bir önceki seneden farksız değildi belki ama kesinlikle daha ağırdı. Tahtadaki formüller, defterlerin arasına sıkışan notlar, arka arkaya gelecak ödevler... Hepsi aynıydı ama ben aynı değildim artık. Aklım, sınıfın camından dışarı bakarken çoktan başka bir yerdeydi. Albüm henüz dumanı üstündeyken gelen tepkiler garip bir ikilik taşıyordu. Kasaba dışından mesajlar umut vericiydi, tanımadığımız insanlar, bilmediğimiz şehirlerden yazıyor, şarkıların kendilerine bir yerden dokunduğunu söylüyordu. Ama çevremizdeki yüzler... Tanıdık olanlar... Onlar bu işi hâlâ geçici bir heves gibi görüyordu. "Gençlik işte," der gibi bakıyorlardı. Alkış yoktu belki ama sessiz bir küçümseme seziliyordu bakışlarında.
Bu da bizi ister istemez kendi içimize kapatıyordu. Üç kişilik dünyamızda, kendi sesimize tutunarak ayakta durmaya çalışıyorduk. Tam bu kırılgan dengeye alışmaya çalışırken Nadia Hoca faktörü girmişti hayatımıza. Onun varlığı, bir yandan ciddiye alınmanın verdiği yükü taşırken, diğer yandan beklentiyi büyütüyordu. Sanki artık hata yapma lüksümüz yokmuş gibi hissediyordum. Yanlış bir nota, eksik bir adım, fazla bir cümle... Hepsi göze batacak gibiydi.
Bunları düşünürken zihnim bir başka korkuya takılıp kalıyordu, YKS. Henüz adını bile duymak istemediğim o sınav, uzakta değil, tam karşımdaydı. Ondan önce bitirmem gereken bir son sınıf vardı, yoklamalar, yazılılar, projeler... Hepsi üst üste binmişti. Omuzlarımda görünmez ama ağır bir yük hissediyordum. İşte tam o noktada, insanın kendi kendine sormaktan kaçamadığı sorular doluşuyordu aklıma. Bu kadar yükü gerçekten taşıyabilir miydim?
Müziğe ara vermek mi gerekiyordu?
Yoksa müzik, tam da bu ağırlığın altında ezilmemek için mi vardı?
Sorular çoğalıyordu, cevaplar ise bir türlü netleşmiyordu. Bildiğim tek şey şuydu, Ne müziği bırakmaya cesaretim vardı, ne de geleceği görmezden gelmeye. Ve ben, tam bu ikisinin arasında, nefesimi tutmuş bekliyordum.
Son zil çaldığında, bütün gün boğuştuğum düşünceleri de sıranın üstünde bırakıp birkaç eşyayla birlikte çantama tıkmış, neredeyse koşar adım çıkmıştım sınıftan. Koridor kalabalıktı ama kimseye çarpmıyor gibiydim, sanki herkes silikleşmiş, ben tek başıma yürüyordum. İlk işim Shera'ya uğramaktı. Telefonunun hâlâ kapalı olmasına kızıyordum ama bu kızgınlık daha çok çaresizlikten doğuyordu.
Evinin sokağına girmeden hemen önce aklıma Duygulum geldi. Bir ihtimal diye düşündüm. Aradım. Çaldı... çaldı... cevap yok. İçimde bir şeyler daha da sıkıştı. Bir ben mi bu kadar takılıyordum hayata, insanlara, olan bitene? Herkes kendi rutinine dönmüş gibiydi, dünya dönüyor, zil çalıyor, dersler bitiyor... ama benim içimde hiçbir şey yerine oturmuyordu.
Shera'nın kapısına yaklaşırken kulağıma gelen ses durmama sebep oldu. Sert, hırçın gitar riffleri... Tanıdıktı. Fazlasıyla tanıdık. "Hanımefendi yine kömürlüğe atmış kendini dedim içimden." Gitarıyla cenk ederken dünyayı da, bizi de dışarıda bırakmış olmalıydı. Bir an için içimden sövüp saymak geldi. Saatlerdir ortalarda yok, telefonlar kapalı, albüm çıkmış, okul açılmış hayat başka bir yöne savrulmuş... Ama garip bir şekilde sakin kaldım. Belki de yorgundum bazı şeylere karşı artık. Kapıyı tıklatmadan içeri daldım.
Shera, köşedeki sandalyeye oturmuştu. Gitar kucağında, saçları yüzüne düşmüş, başını ritme göre sallıyordu. Amfi hafif cızırdıyor, oda toz ve ter kokuyordu. Beni fark etti mi emin değilim ama çalmayı kesmedi. Ne bir "geldin mi", ne bir bakış... Sadece riff ve ritim.
Bir süre öylece durdum. Konuşmadım. O da durmadı. Sonunda parça bitti. Teller sustu. Shera başını kaldırmadan gitarı dizlerine yasladı.
"Kapıyı kilitlemeyi unutmuşum," dedi sanki az önce olanlar hiçbir şeymiş gibi. "Onu fark ettim," dedim. Sesim sandığımdan daha yorgun çıktı. Kafasını kaldırdı bu sefer. Göz altları çökmüştü, rengi hâlâ soluktu ama bakışları... Her zamanki gibi sert ve meydan okuyan cinstendi. "Ne var?" dedi kısa bir tonla. "Hiç," dedim. "Herkes kayıp bugün. Bir tek sen varsın sandım" deyince de omuz silkti. "Ben hep buradayım zaten. Siz gidip geliyorsunuz" dedi. Bu cümle içime oturdu. Söylemek istediklerim boğazımda düğümlendi. Albümden, Duygulumdan, Nadia Hocadan, YKS'den... Hepsinden bahsedebilirdim. Ama o an anladım ki Shera'nın dünyasında bunların hiçbiri öncelik değildi. Onun derdi gitarıydı, sesi yükseltmekti, içindeki gürültüyü bastırmaktı. "Telefonun kapalı," dedim sadece. "Bilerek," diye karşılık verdi. "Herkes konuşmak istiyor. Ben sadece çalmak" demese iyiydi aslında. Bir süre o da bende sustuk. Sonra gitarını tekrar eline aldı. "Yeni bir kaç şarkı üzerinde çalışıyorum dinlemek ister misin?" dedi.
Bu bir davetti. Ama aynı zamanda bir sınırdı. Bir tabure üzerine çöktüm. "Çal," dedim. Ve o çalmaya başladığında, anladım ki herkes bir şeylerden kaçıyordu. Ben derslerden, Duygulum uzaklıktan, Nadia Hoca beklentilerden... Shera ise sessizlikten. Tabiri caiz ise o gün hiçbir soruma cevap bulmadım. Ama ilk kez, doğru sorunun kimin haklı olduğu değil, kimin neye tutunduğu olduğunu düşündüm.
Karşılığı olmayan sorularımı içimde bir kenara itip sustum. Shera son akoru bastıktan sonra tellerin titreşimi yavaşça sönümlenirken başını bana çevirdi. "Nasıl?" dedi. Bu tek kelimelik soru, ondan beklenen her şeydi aslında. Ne övgü, ne onay, ne de uzun bir yorum. Ben de onun dilinden konuşmaya çalıştım. "Çok sert," diyebildim. Bir an duraksadım. "Ama..." O "ama"yı tamamlamama gerek kalmadı. Dudak kenarıyla belli belirsiz bir gülümseme kondurdu. "Şarkı sözlerini uydur bir şekilde," dedi, sanki dünyanın en doğal isteğiymiş gibi. "Orası sende" dedi. Kafamı salladım sadece. Ne itiraz ettim ne de üzerine düşündüm. Shera'dan gelen talimatlar genelde böyle olurdu, açıklaması olmazdı ama tuhaf bir şekilde hep yerine otururdu. Bir süre sonra içimdeki başka bir düğümü çözmek ister gibi, "Yarın okula gelecek misin?" diye sordum. Yüzünü ekşitti. Gitarın sapını eliyle kavrayıp omzuna asarken bakışlarını kaçırdı. Okul... Ona hiçbir zaman ait olmamıştı zaten. Cevap vermese de ne demek istediğini biliyordum. "Okul bana göre değil, benim yolum başka" diyordu haliyle. Bunu bilmeyenimiz yoktu ama en azından bu seneyi de bitirmesi gerekiyordu. Bunu hatırlatmak istedim, ama vazgeçtim. Üzerine gitmek Shera'yı daha da içine kapatırdı. Onu kendi hâline bırakmak, çoğu zaman en doğru seçenekti.
Lafı değiştirmek ister gibi Nadia Hocadan bahsettim. Yeni müzik öğretmeni... Tanışma... Merak... "Hımm," dedi. "Sedef Hoca gibi baskıcı olmasında" dediği an Karanlıklar Kraliçemiz yine lafı tek hamlede bağlamıştı. "Tanımaya çalışıyor bizi," dedim araya sıkıştırır gibi. "Öyle hissettim en azından." Gitar askısını düzeltirken "Seni de sordu," dedim. "Tanışmak istiyor. Yarın okula gel de görüşelim."
Bu sefer sadece başını salladı. İstemsiz, refleks gibi. "Bakarız," dedi. Ne evet, ne hayır. Shera'nın imzası buydu zaten. Kapıdan çıkarken arkamdan bir şey söyler sanmıştım. Söylemedi. Tellerin metalik sesi yeniden kömürlüğü doldururken, ben sessizce kendi dünyama doğru çoktan yol almıştım. İçimde tuhaf bir his vardı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu, ben, Duygulum, okul, sınavlar... Shera ise olduğu yerde kalıp dünyaya kafa tutuyordu. Ve nedense, hangimizin daha doğru yaşadığını bilmiyordum.
Evde kimse yoktu. Sessizlik, duvarlardan sekip üstüme geliyordu sanki. Kendime mi çok yükleniyorum acaba? diye düşündüm. Bu olan biten her şeye gereğinden fazla mı kafa yoruyorum? Tam bu düşünceler zihnimde dönüp dururken telefonum çaldı.
Ekranda Duygulum'un ismini gördüğümde içimde bir şey yerli yerine oturdu. Aradığım kan bulunmuştu sanki. En azından beni dinleyecek biri vardı artık. İnsan konuşmaya bu kadar mı ihtiyaç duyar, o an anladım. Daha bugün ayrılmıştık onunla. Beni okula bıraktığı anın üzerinden bir gün bile geçmemişti. Buna rağmen sesi iyi gelmişti. Merhabalaştıktan sonra "Nasıl geçti ilk gün?" diye sordu. O soruyla birlikte içimde tuttuğum ne varsa çözüldü. Bir çırpıda, soluklanmadan anlatmaya başladım. Okulu, bahçeyi, Shera'yı, gelmeyişini... Nadia Hocayı, bakışlarını, sorduğu soruları... İçimde biriken huzursuzluktu artık. Bir ara iç çektim. "Ahh Shera ahhh..." dedi sadece. O da biliyordu. Shera'nın dünyayla kurduğu o tuhaf mesafeyi, duyarsız gibi görünen ama aslında kimseyi kendine fazla yaklaştırmayan hâlini. "Ben ararım ama açmaz ki," dedi Duygulum, sanki bunu defalarca yaşamış gibi. Bir an durdu. Sonra ses tonu değişti, "Eğer yarın da okula gelmezse, öğle arasında ben Nadia Hoca'yla görüşebilirim. En azından tanışmak için... Olmazsa görüntülü bile konuşuruz" dedi sağ olsun. O an ne kadar yorulduğumu fark ettim. Yalnız olmadığımı bilmek, beklemediğim kadar iyi gelmişti. İçimdeki düğüm biraz gevşedi. O boğucu his, az da olsa dağılmıştı. Telefonu kapattığımda ev hâlâ sessizdi ama içim eskisi kadar gürültülü değildi. Belki her şey kontrolümde değildi ama en azından bu yolda tek başıma yürümüyordum.
Ev, kendi ritminde akıyor, bana aldırmadan nefes alıp veriyordu sanki. Üzerimi değiştirip omuzlarımdaki günün ağırlığını yatağın kenarına bıraktığımda, içimde belli belirsiz bir hafifleme hissettim. O an hiç düşünmeden banyoya attım kendimi. Musluğu sonuna kadar açtım. Dayanabildiğim kadar soğuk suyu başımdan aşağı bıraktım önce. Nefesim kesilene kadar. Ardından beklemeden sıcağa çevirdim. Yandım diyene kadar durdum altında. Sonra tekrar soğuk... Sonra tekrar sıcak. Sanki içimdeki karmaşayı suyla yer değiştiriyordum. Düşüncelerim akıyor, geriye sadece bedenim kalıyordu. Banyodan çıktığımda tüy kadar hafiftim. Aynadaki ben, sabahkinden farklıydı; daha sakin, daha berrak. Yapacak çok işim var, dedim kendi kendime. Daha ilk günden. Kitapların arasına gömdüm kafamı. Sayfalar ilerledikçe zaman da usulca akıp gitti. Dersler, notlar, altı çizilen cümleler... Hepsi bir süreliğine müzikten, Shera'dan, Nadia Hoca'dan uzak bir sığınak gibiydi. Ta ki annemin sesi evin içine yayılana kadar. "Kızım, odanda mısın?" O soruyla, "Gel de mutfağa akşam yemeğine yardım et," cümlesi arasında sanırım sadece bir salise vardı. İyidir, hoştur... ama bazen insanı yorar işte. İçimden olsun dedim. Kitabımı kapattım, ayraç bile koymadan. "Geliyorum," diye seslendim sadece. Hayat, bütün büyük düşünceleri ve karmaşık duyguları bir kenara itip, beni yeniden mutfağın tanıdık seslerine çağırıyordu.
"Merhaba anne, nasılsın?" dediğimde mutfakta sırtı bana dönüktü. Kısa bir duraksamadan sonra, sanki kelimeleri tartarak konuşur gibi sadece, "İyiyim," diyebildi. Sonra hiç beklemeden, "Eee... nerede bu kadın diye hiç sormuyorsun." Ukala tarafım hemen devreye girdi. "Nasıl yani?" dedim masum masum. "Soruyorum ya işte..." Ve başladım ilk okul çocuğu hecelemeye, "An–ne... ne–re–dey–din?" Hata yaptığımı o an anlamalıydım. Kaşları bir anda çatıldı, eli mutfak tezgâhının kenarından terliğe doğru eğilecek gibi oldu. Refleksle beline sarıldım. "Anacığım şaka yaptım," dedim hızlıca. "Canım annem benim..." Bir an durdu. Derin bir nefes aldı. "Hasbinallah..." diye mırıldandı. "Çok dırdır etme. Akşama patlıcan oturtma yapacağım, gel bana yardım et."
Tam susacaktım ki dilim yine benden önce davrandı. "Patlıcanları nereye oturtacaksın?" dedim ciddi ciddi. İşte o an... Aldım ağzımın payını. "Sen hep böylesin" diye başladı. "O arkadaşlarını tanıdığından beri iyice bir garip oldun sen, laf sokmalar, ukalalıklar..." Söyleniyordu, ama ben çoktan arkamı dönmüş, kıkırdamamak için kendimle savaş halindeydim. Omuzlarım titriyordu, sesimi tutmaya çalışıyordum. Biraz daha devam etsem, Dayak yemem an meselesiydi.
O yüzden akıllılık edip tezgâha yaklaştım, patlıcanları elime aldım. Hem annemin gönlünü almalıydım, hem de hayatta kalmalıydım.
Patlıcanların başına geçtiğimde annem çoktan önlüğünü bağlamış, mutfağı bir komutan edasıyla teslim almıştı. Tezgâhın üzerinde sıralanmış patlıcanlar, sanki birazdan sorguya çekilecekmiş gibi sessiz ve kaderine razı duruyordu. "Şunları güzelce soy," dedi. "İnce bırak ama delme. Geçen sefer mahvetmiştin."
"Mahvetmemiştim," dedim. "Sadece patlıcanlara modern bir yorum katmıştım" deyince başını bile çevirmeden iç çekti. "Allah akıl fikir versin." Bıçağı elime aldım. Patlıcanın içini oymaya başladım. O an mutfakta sadece bıçağın sesi, tencerenin hafif tıkırtısı ve annemin arada bir burnundan verdiği o tanıdık nefes vardı. O nefes, genelde birazdan bir nasihat geleceğinin habercisiydi.
"Bak kızım," diye başladı nihayet. "İnsan bu yaşta hayatını biraz düşünür. Okul, tamam. Ama bir yuva da önemli." İçimden saymaya başladım. Bir... iki... üç...
"Anne," dedim sakince. "O konuyu kapatmıştık." "Kapattık diyorsun ama hayat kapanmıyor," dedi. "Elin kızları evlendi, barklandı. Sen hâlâ çalgı çengi peşindesin." Elimdeki patlıcanı kaldırıp baktım. "Bak," dedim. "Bu patlıcan da oyulmayı bekliyor. Ama evlenmiyor." Yan gözle bana baktı. "Ciddiyim Nesly."
"Ben de ciddiyim," dedim. "Ama şu an patlıcanla meşgulüm."
Bir süre sustuk ikimizde galiba birbirimize daha fazla yüklenmemek içindi bu sessizlik halimiz. Sonra dayanamayıp bu kısa sessizliği bozmak için annem tekrar başladı söylenmeye. "Bu müzik işleri..." dedi küçümser bir tonla. "Boş işler kızım. Ne olacak sonunda? Karnını mı doyuracak?" İçimde bir yer burkuldu ama belli etmedim. Bıçağı tezgâha vurup içini boşalttığım patlıcanı kenara koydum. "En azından patlıcanlar doluyor anne," dedim. "Biz de doluyoruz. İçimiz doluyor" diye bir yükseldim. Annem, "Sen çok konuşuyorsun, az konuş, çok iş yap o halde" diye o da kendince yüklendi bana. Gülümsedim. Dayanamayıp, "Ben konuşmasam senin nasihatler kime gidecek?" sözüm bardağı taşıracak son damlaydı sanki. O an kaşı havaya kalktı. "Bak," dedi tehditkâr bir sakinlikle. "Sinirlerimle oynama" dese de ok yaydan artık fırlamış gibiydi. "Yok anne," dedim masumca. "Sadece ısısını ölçüyorum." Annem, Tencerenin kapağını sertçe kapattı. "Bu çalgı çengi işleri seni yoldan çıkaracak," diye çıkıştı.
Patlıcanın içinden çıkanları bir kaseye koyarken içimden, "Keşke yol dediği şey bu kadar net olsaydı. Keşke herkes aynı yoldan yürüseydi de bu kadar konuşulacak bir şey kalmasaydı" diye geçirdim. Ama mutfakta annem vardı, patlıcanlar vardı ve hayat, her zamanki gibi kendi bildiğini okuyordu. Ben de patlıcanları oymaya devam ettim. Annemin gönlünü alamıyordum belli ki ama, kendi yolumu bazen içimden bazen apaçık savunmak adetim haline gelmişti son bir sene boyunca.
Sofrayı kurarken evin sessizliği daha da belirginleşmişti. Çatalın tabağa değen sesi, sürahinin masaya bırakılırken çıkardığı o tok tını... Her şey olması gerektiği gibiydi ama yine de bir şey eksikti. Dört tabak elimde öylece kalakaldım bir an. Fazlalık değil, alışkanlıktı bu. Duygulum'un yeri, sanki görünmez bir gölge gibi masanın kenarında duruyordu. İçimden "alışma Nesly" dedim, "her boşluk dolmuyor" diye geçirdim. Babam sofraya geldiğinde yüzümüze kısa bir bakış attı. Ne annemin suskunluğunu ne de benim dalgınlığımı dillendirdi. Bazı insanlar vardır, sorarak değil sezerek anlar. Babam onlardandı. Yemeğe sessizce başladık. Kaşıklar tencereye girip çıktı, lokmalar çiğnendi, ama konuşmalar yarım kaldı. Annem yemeğin tuzunu sordu, babam "iyi" dedi. Ben başımı salladım sadece. Hayat bazen tam olarak böyleydi işte, herkes yerindeydi ama kimse tam olarak orada değildi.
Yemek bitince annem tabağını toparlayıp kalkmaya yeltendi. "Anne," dedim. "Sen geç, ben hallederim." Bana baktı. Yorgun ama sorgulamayan bir bakıştı bu.
"Pekâlâ," dedi. "Ama çok oyalanma." Babam odaya geçtiğinde haberlerin sesini biraz açtı. Spikerin tonu evin içine doldu, uzak bir dünyanın cümleleri, bizim masanın kenarına kadar sokuldu. Annem koltuğa otururken ben mutfağa döndüm. Suyun altına tuttuğum tabaklar, günün stresini biraz olsun akıtıyormuş gibi geldi. Köpükler yükseldi, indi. Ellerim çalıştı ama aklım hep başka yerlerdeydi. İlk günden bu kadar yorulmak... İlk günden bu kadar düşünmek... Yalnız kalmak bazen sessizlik değil, gürültüydü. Kafamın içindeki sorular üst üste biniyor, cevap istemeden bağırıyordu. Albüm, okul, Shera, Nadia hoca, YKS... Hepsi aynı anda omzuma abanmış gibiydi. Umut dediğin şey, avuçta tutulan bir ip gibi, bıraksan düşecek, sıksan canını acıtacak.
Bulaşıkları bitirip mutfağı toparladığımda ev iyice akşam moduna geçmişti. Işıklar daha sarı, sesler daha kısıktı. Odama geçerken aynada kendime kısa bir bakış attım. Gözlerimde yorgunluk vardı ama tamamen karanlık değildi. Hâlâ bir yerlerde, çok küçük de olsa yeşermeye çalışan bir şey duruyordu. Kapıyı kapatıp yatağa oturdum. "Zor," dedim içimden. "Ama imkânsız değil." Ve o düşünceyle, günün ağırlığını sırtımdan yavaşça indirip, en sevdiğim kulaklığıma uzandım. "Bir grup var" dedim içimden. "Şimdi bu şehirde yalnız bir yolcuyum" diyordu ne kadar da bana hitap eden cinsten.
Kulaklığı taktığım an dünya biraz daha geriye çekildi. Ev, okul, mutfak, tabak sesleri... Hepsi boğuk bir perde arkasında kaldı. Şarkının ilk notalarıyla birlikte odanın tavanı genişledi sanki. "Bir grup var..." diye fısıldayan o ses, sadece bir şarkı anlatmıyordu, beni tarif ediyordu. "Şimdi bu şehirde yalnız bir yolcuyum." Yalnız kelimesi canımı acıtmadı bu kez. Alışılmış bir yalnızlıktı bu, insanın kendi içindeki kalabalıktan kaçıp bir sandalyeye oturması gibi. Bizdik bunca kelimeleri notalar ile buluşturan ama neden kimse görmüyordu?
Sırtımı yatağın başlığına yasladım. Gözlerimi kapattım. Karanlıkta görüntüler daha net gelirdi bana hep. Shera'nın kömürlükte gitarla kaybolan silueti, Duygulum'un arabayı sürerken arada bana bakıp gülümseyişi, okul bahçesinde üzerime boca edilen tebrik cümleleri... Hepsi aynı şarkının içinde akıp gidiyordu. Bir albümün şarkısından içime dolan, bir öğretmenin sert bakışı, açılmayan bir telefon... Hepsi bir aradaydı. Nadia Hoca'nın sesi geldi aklıma. O ciddi tonu, ölçüp tartan bakışları. Bizi gerçekten mi merak ediyordu, yoksa sadece bir denklemi çözmeye mi çalışıyordu hâlâ emin değildim. Ama ilk kez biri "Bu kadar kısa sürede nasıl?" diye sormuştu. Alay etmeden. Küçümsemeden. Sadece sorarak. Belki de bu yüzden içimdeki o küçük yeşil filiz inatla solmamıştı. Şarkı ilerledikçe içimde bir yer gevşedi. Gün boyu sıktığım dişlerim, fark etmeden kastığım omuzlarım... Hepsi yavaş yavaş bıraktı kendini. Yalnız bir yolcu olmak kötü değildi belki. Yeter ki yol tamamen kaybolmasın. Yeter ki yürüdüğün yer, seni senden vazgeçirmesin.
Kulaklığın kablosunu parmaklarımın arasında doladım. Pencerenin perdesinden sızan sokak lambası ışığı duvara sarı bir leke bırakıyordu. Kasaba uykuya hazırlanıyordu. Ben ise ilk defa gerçekten uyanık hissediyordum. Yorgun ama farkında. Korkmuş ama geri adım atmayan. "Bir grup var," dedim tekrar içimden.
"Ve o grubun bir hikâyesi var." "O grup bizim grubumuz, Gökkuşağının Ritmi."
Belki yarın Shera yine okula gelmeyecekti. Belki Nadia Hoca albümleri acımasızca eleştirecekti. Belki sınavlar, beklentiler, bu dar sokaklar üstüme üstüme gelecekti. Ama o an, kulaklığın içinden akan sesle birlikte şunu biliyordum, Bu yol henüz bitmemişti. Ve ben, her şeye rağmen, o yolda yürümeye devam edecektim.
Ama nereye kadar...
08.09.2025
Odamda yalnızım.
Hiç olmadığım kadar.
Ama bu kez yalnızlık boşluk gibi değil, daha çok sessiz bir bekleyiş gibi duruyor yanımda. Umut da öyle... Gürültü yapmıyor, bağırmıyor ama gitmiyor da. Dizimin dibine çökmüş, sabırla bana bakıyor sanki. Şarkımız kulaklarımda çok güçlü. O kadar güçlü ki bazen kalbimin ritmini bastırıyor. Bas gitarın altından yürüyen o tanıdık nota, Shera'nın sert rifleri, Duygulum'un tempo tutan baterisi... Hepsi aynı anda içimde. Yalnız olabilirim ama tek başıma değilim. Seslerim var. Geçmişim var. Daha yazılmamış cümlelerim var. Ama yine de soruyorum kendime, gecenin bu saatinde, ışıklar sönükken, kasaba uyurken ve diyorum ki,
Nereye kadar?
Fısıldar içimden bir ses,
Kaçmak isterim fakat,
Zincir benim adımda,
Gölgeler büyür,
Yorgun ruhuma dokunur,
Nereye kadar?
Der gece...
...
..
.

...
..
.

...
..
.
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.
Nereye kadar?
Bölüm 24
Artık ünlüydük.
En azından küçük kasabamıza sığmayacak kadar, kendi çapımızda fazla büyük işler yapmıştık. Yaptıklarımız kalıpların ötesindeydi, alışılmışın, beklenenin dışındaydı. Kim derdi ki... Bu Nesly, denen yüzü sivilceli bir ergenken Shera'nın ite kaka kucağına tutuşturduğu o eski bas gitarla bir gün gerçekten bir şeyler başaracaktı? Ben bile şu anki hâlimi özetleyecek tek bir kelime bulamıyordum. Bunları müzik odasında, pencerenin önünde ayakta dururken anlattım Nadia Hocaya. Sesim ilk başta gür ve akıcıydı ama cümleler ilerledikçe içimde bir yerlerin çatladığını hissediyordum. Her şeyi gururla anlatıyor gibiydim ama altından ince bir korku sızıyordu, ya bu da geçerse diye.
Nadia Hoca sözümü kesmedi. Ne başını salladı ne de yüzünde onaylayan bir ifade belirdi. Sadece dinledi. Dikkatle. Fazlasıyla dikkatle. Bakışları sabitti, insanın üzerinden geçip giden türden değil, durup tartan, ölçen, biçen cinsten. Tanımaya mı çalışıyordu beni, yoksa çoktan zihninde bir çerçeve çizip içine mi yerleştiriyordu, anlayamadım. O an, konuşanın ben değil de masanın üzerindeki eski nota defterim olduğunu düşündüm, sanki beni değil, geçmişimi okuyordu.
Odanın içinde bir durgunluk vardı ama rahatsız edici değildi. Daha çok, yanlış bir kelimeyle kırılabilecek türden bir sessizlik. Sözüm bittiğinde dudaklarımda yarım kalmış bir cümle vardı. Sanki imtihana tutuluyormuşum gibi hissettim kendimi. Devam etmedim. Çünkü bazen susmak, anlatmaktan daha iyi gibiydi. Nadia Hoca gözlüğünü yavaşça çıkardı. Masanın üzerine koyarken çıkardığı ses, kalbimin ortamın sessizliğini bozdu sadece.
"Ünlü olmak," dedi sonunda, sesi beklediğimden daha tok ve netti, "çoğu insanın sandığı gibi bir varış noktası değildir" dedi. Bir adım attı. Bana değil, pencereye doğru. Dışarıda koşuşturan öğrencilerden biri çantasını düşürmüş, diğeri kahkahalarla onu izliyordu. Nadia Hoca bir an onları seyretti. "Genelde," diye devam etti, "asıl sınav tam o anda başlar."
Tekrar bana döndüğünde yüzünde sertlikten çok ciddiyet vardı artık. Öğretmen ciddiyeti değil, hayatta bir şeyler kaybetmiş insanların ciddiyeti.
"Soracağım şey şu Nesly," dedi.
"Bu kadar üretken olmak seni mutlu mu ediyor... yoksa sadece durmaktan mı korkuyorsun?" O an Shera geldi aklıma.
Duygulum.
Yer yatağı.
Ayrılık.
Bildirim sesleri.
Ve hâlâ cevap vermeyen bir telefon. Cevap vermek için ağzımı açtım ama sesim çıkmadı. Olay basitti aslında nereye kadar gidecektik ve asıl amacımız neydi?
Nadia Hoca bunu fark etti. İlk kez yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Acele etme," dedi. "Bu sorunun cevabı genelde müzikten değil... insandan çıkar."
Nadia Hoca sandalyesine yaslandı. Kollarını kavuşturmadı ama omuzları dikti, bu bile onun ne kadar mesafeli biri olduğunu anlatmaya yetiyordu. Sanki birazdan bir jüri karşısına çıkacakmışım da o ilk soruyu soracakmış gibi hissettim.
"Grubunuzu anlat bakalım," dedi kısa ve net bir sesle.
"Parça parça değil... detaylarıyla."
Bu cümle, teknik bir meraktan çok daha fazlasını taşıyordu. Albüm sayıları, yayın tarihleri ya da dinlenme rakamlarıyla ilgilenmediği belliydi. Bizi bir proje gibi değil, bir hikâye gibi görmek istiyordu. Derin bir nefes aldım.
"Üç kişiyiz," dedim. "Ben, Shera ve Duygulum." İsimleri tek tek söylerken her birinin ağırlığı başka türlü çöktü içime. "Shera," diye devam ettim, "grubun omurgasıdır. Gitaristimiz. Ama aslında... her şeyin başladığı yerdir." Nadia Hoca kaşlarını hafifçe kaldırdı. Bu onun ilgilendiğinin ilk açık işaretiydi. "Nasıl yani?" diye sordu. "Bas gitarı ilk elime veren odur," dedim. "Ben hâlâ ne yapacağımı bilmezken, o çoktan yapmam gerekeni görmüştü sanki." Shera'yı anlatırken sesimin yumuşadığını fark ettim. Hastalığı, sessizliği, mesajlara dönmeyişi gözümün önünden geçti ama bunların hiçbirini söylemedim. Çünkü bazı şeyler dışarıdan anlatıldığında olduğundan daha kırılgan duruyordu. Nadia Hoca not almadı. Bu beni şaşırttı açıkçası sadece dinliyordu.
"Peki ya şimdi?" dedi aniden.
"Şu an nerede Shera?"
Soru basitti ama içimde bir yerleri yokladı.
"Evde," dedim.
"Küçük bir rahatsızlık... albüm sonrası biraz yorgun düştü."
Bir an durdu. Gözlerini kaçırmadı.
"Yaratıcı insanlar genelde albüm sonrası kaçış yaşar," dedi.
"Buna hastalık demek bazen kolaydır."
Sıradaki soru beklediğimden daha sert geldi.
"Duygulum," dedi bu kez.
"Bateristiniz. O süreçlere olayınıza ne kadar dahil?"
Bir adım attım istemsizce. Savunmaya geçer gibi.
"Tamamen," dedim.
"Yani... kayıtlar, düzenlemeler..."
Sözümü kesti. İlk kez.
"Sorum o değildi," dedi sakin ama keskin bir tonla.
"Albüm yapım aşamasında mı dahil oluyor... yoksa grup onun için sadece stüdyo zamanı mı?"
Bu soru onca geçirdiğimiz şeyden sonra basitti. Duygulumun geceler boyu bilgisayar başında oturuşu geldi aklıma. Mouse'un tık sesleri. Enter tuşuna basmadan önce profesyonel duruşu. Yer yatağı. Sessiz fedakârlığı. "O sadece kayıtlarda yok, bizi ayakta tutan dengedir" dedim.
Nadia Hoca başını çok hafif yana eğdi. Bir öğretmen refleksi değildi bu, bir müzisyenin, hatta belki de bir zamanlar bir grubun parçası olmuş birinin bakışıydı. Bende süzgeçten geçirip tartıyor gibiydim kendisini.
"Yani," dedi yavaşça, grubun birleştirici gücü gibi mi?"
Gülümsedim istemsizce.
"Evet," dedim. Ve en çok yorulanı."
O an, Nadia Hoca ilk kez masanın kenarına oturdu. Mesafe azalmıştı ama garip bir tedirginlik hali artmıştı bende.
"Biliyor musun Nesly," dedi, bir grubun kaderi genelde en çok konuşanın değil, en çok susanın omuzlarındadır."
O cümleyle birlikte Shera'nın sessizliği, Duygulumun yorgunluğu ve benim bu kadar üretmeye çalışmam tek bir noktada birleşti.
Ve anladım ki Nadia Hoca bizi sadece tanımaya çalışmıyordu. Bizi sınamaya başlamıştı. Amacı neydi? Sedef Hocan kalan mirası devralmak mı? Yoksa bizim ne kadar ileriye gidebileceğimize olan inancını mı kavramaya çalıyordu. Bunu henüz bilmiyordum.
"Hocam..." dedim.
Sesim düşündüğümden daha kısık, daha ürkek çıktı. Nadia Hoca bakışlarını benden ayırmadı. Ne acele ettirdi ne de susturdu. Bekledi. "Yanlış anlamazsanız..." diye ekledim, hangi enstrümanları çalıyorsunuz?" Tezcanlılığım ve merakım soruyu sorunca pişman etti beni. Fazla kişisel mi olmuştu? Yoksa haddimi mi aşmıştım? Ama artık geri dönüş yoktu. Nadia Hoca önce hiçbir şey söylemedi. Dudaklarının kenarında beliren o çok kısa, neredeyse fark edilmeyecek gülümseme, onun zihninde bir şeylerin döndüğünü ele veriyordu. Sonra sandalyesini hafifçe yana çekti, ellerini dizlerinin üzerine koydu.
"Bunu neden sordun?" dedi.
Bir öğretmenin sorduğu bir "neden" değildi bu. Daha çok bir müzisyenin, karşısındaki insanın niyetini tartan sorusuydu. Bir an düşündüm. Süslü bir cevap aramadım. "Merak," dedim sadece, gerçekten." Başını hafifçe salladı. Sanki bu cevabı beğenmişti.
"Piyano, viyolonsel, kontrbas, ve keman" dedi kısa bir duraksamadan sonra. Ve devam etti "Klasik temelden. Uzun yıllar, az da meraktan fotoğrafçılık"
Bunu söylerken ses tonu değişmedi ama o kelimenin "uzun yıllar'ın" altını özellikle çizdiğini hissettim. "Yanı sıra viyola," diye devam etti. "Bir dönem kontrbas. Ve gerektiğinde... susmayı." Bu son kelimeyi söylerken gözleri bir anlığına uzak bir noktaya kaydı. Sanki geçmişte kalmış bir sahnenin kapısını aralayıp hemen kapatmıştı. Ben tam bir şey söyleyecekken, yüzündeki o ciddi ifade bir anda dağıldı.
"Yoksa..." dedi, "gruba beni de mi dahil edeceksiniz?"
Gülmüştü. Gerçekten gülmüştü. Kısa ama samimi bir kahkaha gibi. Ne diyeceğimi bilemedim. Omuzlarım gevşedi, istemsizce ben de gülümsedim. "Şey..." dedim, fena mı olurdu?" Bu kez daha uzun güldü. Ama ardından bakışları yeniden ciddileşti. O geçiş o kadar hızlıydı ki, sanki az önceki gülümseme yalnızca bir parantezmiş gibi hissettirdi.
"Bir grubun içine öğretmen alınmaz," dedi sakin bir tonla. Öğretmen, grubun kaderine dokunur ama sahneye çıkmaz."
Ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. Okul bahçesinden gelen sesler odaya doldu.
"Ama," diye ekledi arkasını dönmeden, bazen kader, insanı sahneye çağırır" dediğinde O an anladım. Nadia Hoca bizimle dalga geçmemişti. Sadece bir ihtimali yoklamıştı. Ve içimde tuhaf bir his, bu kadın, henüz bize katılmamıştı belki... ama çoktan hikâyemizin içine girmişti.
Birbirimizi tartma, ölçme, susarak anlama hâli beklediğimden uzun sürdü. Nadia Hoca hiçbir zaman açık bir mesafe koymadı ama hep bir adım geride durdu sanki. Bunu soğukluğundan değil, tanıma aşamasının ciddiyetinden yaptığını düşünmek istedim. Çünkü o, yıllarını eğitime vermiş, belli ki iyi okullardan geçmiş, müzikle kavga etmeyi değil onunla yol yürümeyi öğrenmiş bir öğretmendi. Bizse hâlâ ne yaptığını tam olarak tarif edemeyen üç kızdık. Belki onun gözünde cesurduk ama dağınıktık, üretkendik ama kontrolsüzdük.
Bu düşüncelerle öğle arasını fark etmeden tüketmiştik. Kantine inip aceleyle bir şeyler atıştıran öğrencilerin aksine, ben sanki bir yol ayrımında durmuş gibiydim. Ne geri dönmek istiyordum ne de ileri atılmaya hazırdım. O aralıkta, Nadia Hoca'yla her şeyi konuşuyorduk. Albümlerden, kayıt sürecinden, sahnede duyulan heyecandan... Ama bir yandan da hiçbir şey konuşmuyor gibiydik. Asıl söylenenler, kelimelerin arasına saklanıyordu. Zil çaldığında ikimiz de irkildik. Zamanın bu kadar sessizce geçmesine şaşırmıştım. Ders saati gelmişti, öğrenciler koridorları doldurmuştu, hayat kaldığı yerden devam ediyordu. Nadia Hoca masasının kenarına yaslandı, yüzünde yine o tanımlayamadığım ifade vardı. Ne sertti ne yumuşak. Sadece netti.
"Tüm albümlerinizi," dedi, "baştan sona yeniden dinleyeceğim." Bunu söylerken ne sesini yükseltti ne de bir vurgu yaptı. Sıradan bir cümle gibi çıktı ağzından ama benim içimde karşılığı çok büyüktü. Kapıya yönelmiştim artık. Elim kapı koluna değmişti ki o cümle yeniden zihnimde çınladı. Gurur mu duymalıydım, yoksa tedirgin mi olmalıydım, karar veremedim. Belki de bu bir tebrik değildi. Belki bir uyarıydı. Ya da sadece bir öğretmenin görev bilinciyle söylediği sade bir cümleydi. Kapıdan çıkarken son bir kez ona baktım. Dosyaları masanın üzerinde duruyordu. Kulaklıkları çekmeceye yerleştirmişti. Dinleyecekti gerçekten. Bunu hissettim.
Koridora adım attığımda içimde tuhaf bir his vardı. Sanki birileri bizi ilk kez ciddiye almıştı. Ve bu, alkışlanmaktan daha ürkütücüydü.
Belki Nadia Hoca bizi sevip sevmeyeceğini değil, dayanıp dayanamayacağımızı ölçüyordu. Ve ben, ilk defa gerçekten sınandığımızı hissederken "kızlar ile konuşmam lazım" dedim kendi kendime.
Dersler, daha ilk günlerden, sanki bizi bekliyormuş gibi üzerimize yığılmaya başlamıştı. Bir önceki seneden farksız değildi belki ama kesinlikle daha ağırdı. Tahtadaki formüller, defterlerin arasına sıkışan notlar, arka arkaya gelecak ödevler... Hepsi aynıydı ama ben aynı değildim artık. Aklım, sınıfın camından dışarı bakarken çoktan başka bir yerdeydi. Albüm henüz dumanı üstündeyken gelen tepkiler garip bir ikilik taşıyordu. Kasaba dışından mesajlar umut vericiydi, tanımadığımız insanlar, bilmediğimiz şehirlerden yazıyor, şarkıların kendilerine bir yerden dokunduğunu söylüyordu. Ama çevremizdeki yüzler... Tanıdık olanlar... Onlar bu işi hâlâ geçici bir heves gibi görüyordu. "Gençlik işte," der gibi bakıyorlardı. Alkış yoktu belki ama sessiz bir küçümseme seziliyordu bakışlarında.
Bu da bizi ister istemez kendi içimize kapatıyordu. Üç kişilik dünyamızda, kendi sesimize tutunarak ayakta durmaya çalışıyorduk. Tam bu kırılgan dengeye alışmaya çalışırken Nadia Hoca faktörü girmişti hayatımıza. Onun varlığı, bir yandan ciddiye alınmanın verdiği yükü taşırken, diğer yandan beklentiyi büyütüyordu. Sanki artık hata yapma lüksümüz yokmuş gibi hissediyordum. Yanlış bir nota, eksik bir adım, fazla bir cümle... Hepsi göze batacak gibiydi.
Bunları düşünürken zihnim bir başka korkuya takılıp kalıyordu, YKS. Henüz adını bile duymak istemediğim o sınav, uzakta değil, tam karşımdaydı. Ondan önce bitirmem gereken bir son sınıf vardı, yoklamalar, yazılılar, projeler... Hepsi üst üste binmişti. Omuzlarımda görünmez ama ağır bir yük hissediyordum. İşte tam o noktada, insanın kendi kendine sormaktan kaçamadığı sorular doluşuyordu aklıma. Bu kadar yükü gerçekten taşıyabilir miydim?
Müziğe ara vermek mi gerekiyordu?
Yoksa müzik, tam da bu ağırlığın altında ezilmemek için mi vardı?
Sorular çoğalıyordu, cevaplar ise bir türlü netleşmiyordu. Bildiğim tek şey şuydu, Ne müziği bırakmaya cesaretim vardı, ne de geleceği görmezden gelmeye. Ve ben, tam bu ikisinin arasında, nefesimi tutmuş bekliyordum.
Son zil çaldığında, bütün gün boğuştuğum düşünceleri de sıranın üstünde bırakıp birkaç eşyayla birlikte çantama tıkmış, neredeyse koşar adım çıkmıştım sınıftan. Koridor kalabalıktı ama kimseye çarpmıyor gibiydim, sanki herkes silikleşmiş, ben tek başıma yürüyordum. İlk işim Shera'ya uğramaktı. Telefonunun hâlâ kapalı olmasına kızıyordum ama bu kızgınlık daha çok çaresizlikten doğuyordu.
Evinin sokağına girmeden hemen önce aklıma Duygulum geldi. Bir ihtimal diye düşündüm. Aradım. Çaldı... çaldı... cevap yok. İçimde bir şeyler daha da sıkıştı. Bir ben mi bu kadar takılıyordum hayata, insanlara, olan bitene? Herkes kendi rutinine dönmüş gibiydi, dünya dönüyor, zil çalıyor, dersler bitiyor... ama benim içimde hiçbir şey yerine oturmuyordu.
Shera'nın kapısına yaklaşırken kulağıma gelen ses durmama sebep oldu. Sert, hırçın gitar riffleri... Tanıdıktı. Fazlasıyla tanıdık. "Hanımefendi yine kömürlüğe atmış kendini dedim içimden." Gitarıyla cenk ederken dünyayı da, bizi de dışarıda bırakmış olmalıydı. Bir an için içimden sövüp saymak geldi. Saatlerdir ortalarda yok, telefonlar kapalı, albüm çıkmış, okul açılmış hayat başka bir yöne savrulmuş... Ama garip bir şekilde sakin kaldım. Belki de yorgundum bazı şeylere karşı artık. Kapıyı tıklatmadan içeri daldım.
Shera, köşedeki sandalyeye oturmuştu. Gitar kucağında, saçları yüzüne düşmüş, başını ritme göre sallıyordu. Amfi hafif cızırdıyor, oda toz ve ter kokuyordu. Beni fark etti mi emin değilim ama çalmayı kesmedi. Ne bir "geldin mi", ne bir bakış... Sadece riff ve ritim.
Bir süre öylece durdum. Konuşmadım. O da durmadı. Sonunda parça bitti. Teller sustu. Shera başını kaldırmadan gitarı dizlerine yasladı.
"Kapıyı kilitlemeyi unutmuşum," dedi sanki az önce olanlar hiçbir şeymiş gibi. "Onu fark ettim," dedim. Sesim sandığımdan daha yorgun çıktı. Kafasını kaldırdı bu sefer. Göz altları çökmüştü, rengi hâlâ soluktu ama bakışları... Her zamanki gibi sert ve meydan okuyan cinstendi. "Ne var?" dedi kısa bir tonla. "Hiç," dedim. "Herkes kayıp bugün. Bir tek sen varsın sandım" deyince de omuz silkti. "Ben hep buradayım zaten. Siz gidip geliyorsunuz" dedi. Bu cümle içime oturdu. Söylemek istediklerim boğazımda düğümlendi. Albümden, Duygulumdan, Nadia Hocadan, YKS'den... Hepsinden bahsedebilirdim. Ama o an anladım ki Shera'nın dünyasında bunların hiçbiri öncelik değildi. Onun derdi gitarıydı, sesi yükseltmekti, içindeki gürültüyü bastırmaktı. "Telefonun kapalı," dedim sadece. "Bilerek," diye karşılık verdi. "Herkes konuşmak istiyor. Ben sadece çalmak" demese iyiydi aslında. Bir süre o da bende sustuk. Sonra gitarını tekrar eline aldı. "Yeni bir kaç şarkı üzerinde çalışıyorum dinlemek ister misin?" dedi.
Bu bir davetti. Ama aynı zamanda bir sınırdı. Bir tabure üzerine çöktüm. "Çal," dedim. Ve o çalmaya başladığında, anladım ki herkes bir şeylerden kaçıyordu. Ben derslerden, Duygulum uzaklıktan, Nadia Hoca beklentilerden... Shera ise sessizlikten. Tabiri caiz ise o gün hiçbir soruma cevap bulmadım. Ama ilk kez, doğru sorunun kimin haklı olduğu değil, kimin neye tutunduğu olduğunu düşündüm.
Karşılığı olmayan sorularımı içimde bir kenara itip sustum. Shera son akoru bastıktan sonra tellerin titreşimi yavaşça sönümlenirken başını bana çevirdi. "Nasıl?" dedi. Bu tek kelimelik soru, ondan beklenen her şeydi aslında. Ne övgü, ne onay, ne de uzun bir yorum. Ben de onun dilinden konuşmaya çalıştım. "Çok sert," diyebildim. Bir an duraksadım. "Ama..." O "ama"yı tamamlamama gerek kalmadı. Dudak kenarıyla belli belirsiz bir gülümseme kondurdu. "Şarkı sözlerini uydur bir şekilde," dedi, sanki dünyanın en doğal isteğiymiş gibi. "Orası sende" dedi. Kafamı salladım sadece. Ne itiraz ettim ne de üzerine düşündüm. Shera'dan gelen talimatlar genelde böyle olurdu, açıklaması olmazdı ama tuhaf bir şekilde hep yerine otururdu. Bir süre sonra içimdeki başka bir düğümü çözmek ister gibi, "Yarın okula gelecek misin?" diye sordum. Yüzünü ekşitti. Gitarın sapını eliyle kavrayıp omzuna asarken bakışlarını kaçırdı. Okul... Ona hiçbir zaman ait olmamıştı zaten. Cevap vermese de ne demek istediğini biliyordum. "Okul bana göre değil, benim yolum başka" diyordu haliyle. Bunu bilmeyenimiz yoktu ama en azından bu seneyi de bitirmesi gerekiyordu. Bunu hatırlatmak istedim, ama vazgeçtim. Üzerine gitmek Shera'yı daha da içine kapatırdı. Onu kendi hâline bırakmak, çoğu zaman en doğru seçenekti.
Lafı değiştirmek ister gibi Nadia Hocadan bahsettim. Yeni müzik öğretmeni... Tanışma... Merak... "Hımm," dedi. "Sedef Hoca gibi baskıcı olmasında" dediği an Karanlıklar Kraliçemiz yine lafı tek hamlede bağlamıştı. "Tanımaya çalışıyor bizi," dedim araya sıkıştırır gibi. "Öyle hissettim en azından." Gitar askısını düzeltirken "Seni de sordu," dedim. "Tanışmak istiyor. Yarın okula gel de görüşelim."
Bu sefer sadece başını salladı. İstemsiz, refleks gibi. "Bakarız," dedi. Ne evet, ne hayır. Shera'nın imzası buydu zaten. Kapıdan çıkarken arkamdan bir şey söyler sanmıştım. Söylemedi. Tellerin metalik sesi yeniden kömürlüğü doldururken, ben sessizce kendi dünyama doğru çoktan yol almıştım. İçimde tuhaf bir his vardı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu, ben, Duygulum, okul, sınavlar... Shera ise olduğu yerde kalıp dünyaya kafa tutuyordu. Ve nedense, hangimizin daha doğru yaşadığını bilmiyordum.
Evde kimse yoktu. Sessizlik, duvarlardan sekip üstüme geliyordu sanki. Kendime mi çok yükleniyorum acaba? diye düşündüm. Bu olan biten her şeye gereğinden fazla mı kafa yoruyorum? Tam bu düşünceler zihnimde dönüp dururken telefonum çaldı.
Ekranda Duygulum'un ismini gördüğümde içimde bir şey yerli yerine oturdu. Aradığım kan bulunmuştu sanki. En azından beni dinleyecek biri vardı artık. İnsan konuşmaya bu kadar mı ihtiyaç duyar, o an anladım. Daha bugün ayrılmıştık onunla. Beni okula bıraktığı anın üzerinden bir gün bile geçmemişti. Buna rağmen sesi iyi gelmişti. Merhabalaştıktan sonra "Nasıl geçti ilk gün?" diye sordu. O soruyla birlikte içimde tuttuğum ne varsa çözüldü. Bir çırpıda, soluklanmadan anlatmaya başladım. Okulu, bahçeyi, Shera'yı, gelmeyişini... Nadia Hocayı, bakışlarını, sorduğu soruları... İçimde biriken huzursuzluktu artık. Bir ara iç çektim. "Ahh Shera ahhh..." dedi sadece. O da biliyordu. Shera'nın dünyayla kurduğu o tuhaf mesafeyi, duyarsız gibi görünen ama aslında kimseyi kendine fazla yaklaştırmayan hâlini. "Ben ararım ama açmaz ki," dedi Duygulum, sanki bunu defalarca yaşamış gibi. Bir an durdu. Sonra ses tonu değişti, "Eğer yarın da okula gelmezse, öğle arasında ben Nadia Hoca'yla görüşebilirim. En azından tanışmak için... Olmazsa görüntülü bile konuşuruz" dedi sağ olsun. O an ne kadar yorulduğumu fark ettim. Yalnız olmadığımı bilmek, beklemediğim kadar iyi gelmişti. İçimdeki düğüm biraz gevşedi. O boğucu his, az da olsa dağılmıştı. Telefonu kapattığımda ev hâlâ sessizdi ama içim eskisi kadar gürültülü değildi. Belki her şey kontrolümde değildi ama en azından bu yolda tek başıma yürümüyordum.
Ev, kendi ritminde akıyor, bana aldırmadan nefes alıp veriyordu sanki. Üzerimi değiştirip omuzlarımdaki günün ağırlığını yatağın kenarına bıraktığımda, içimde belli belirsiz bir hafifleme hissettim. O an hiç düşünmeden banyoya attım kendimi. Musluğu sonuna kadar açtım. Dayanabildiğim kadar soğuk suyu başımdan aşağı bıraktım önce. Nefesim kesilene kadar. Ardından beklemeden sıcağa çevirdim. Yandım diyene kadar durdum altında. Sonra tekrar soğuk... Sonra tekrar sıcak. Sanki içimdeki karmaşayı suyla yer değiştiriyordum. Düşüncelerim akıyor, geriye sadece bedenim kalıyordu. Banyodan çıktığımda tüy kadar hafiftim. Aynadaki ben, sabahkinden farklıydı; daha sakin, daha berrak. Yapacak çok işim var, dedim kendi kendime. Daha ilk günden. Kitapların arasına gömdüm kafamı. Sayfalar ilerledikçe zaman da usulca akıp gitti. Dersler, notlar, altı çizilen cümleler... Hepsi bir süreliğine müzikten, Shera'dan, Nadia Hoca'dan uzak bir sığınak gibiydi. Ta ki annemin sesi evin içine yayılana kadar. "Kızım, odanda mısın?" O soruyla, "Gel de mutfağa akşam yemeğine yardım et," cümlesi arasında sanırım sadece bir salise vardı. İyidir, hoştur... ama bazen insanı yorar işte. İçimden olsun dedim. Kitabımı kapattım, ayraç bile koymadan. "Geliyorum," diye seslendim sadece. Hayat, bütün büyük düşünceleri ve karmaşık duyguları bir kenara itip, beni yeniden mutfağın tanıdık seslerine çağırıyordu.
"Merhaba anne, nasılsın?" dediğimde mutfakta sırtı bana dönüktü. Kısa bir duraksamadan sonra, sanki kelimeleri tartarak konuşur gibi sadece, "İyiyim," diyebildi. Sonra hiç beklemeden, "Eee... nerede bu kadın diye hiç sormuyorsun." Ukala tarafım hemen devreye girdi. "Nasıl yani?" dedim masum masum. "Soruyorum ya işte..." Ve başladım ilk okul çocuğu hecelemeye, "An–ne... ne–re–dey–din?" Hata yaptığımı o an anlamalıydım. Kaşları bir anda çatıldı, eli mutfak tezgâhının kenarından terliğe doğru eğilecek gibi oldu. Refleksle beline sarıldım. "Anacığım şaka yaptım," dedim hızlıca. "Canım annem benim..." Bir an durdu. Derin bir nefes aldı. "Hasbinallah..." diye mırıldandı. "Çok dırdır etme. Akşama patlıcan oturtma yapacağım, gel bana yardım et."
Tam susacaktım ki dilim yine benden önce davrandı. "Patlıcanları nereye oturtacaksın?" dedim ciddi ciddi. İşte o an... Aldım ağzımın payını. "Sen hep böylesin" diye başladı. "O arkadaşlarını tanıdığından beri iyice bir garip oldun sen, laf sokmalar, ukalalıklar..." Söyleniyordu, ama ben çoktan arkamı dönmüş, kıkırdamamak için kendimle savaş halindeydim. Omuzlarım titriyordu, sesimi tutmaya çalışıyordum. Biraz daha devam etsem, Dayak yemem an meselesiydi.
O yüzden akıllılık edip tezgâha yaklaştım, patlıcanları elime aldım. Hem annemin gönlünü almalıydım, hem de hayatta kalmalıydım.
Patlıcanların başına geçtiğimde annem çoktan önlüğünü bağlamış, mutfağı bir komutan edasıyla teslim almıştı. Tezgâhın üzerinde sıralanmış patlıcanlar, sanki birazdan sorguya çekilecekmiş gibi sessiz ve kaderine razı duruyordu. "Şunları güzelce soy," dedi. "İnce bırak ama delme. Geçen sefer mahvetmiştin."
"Mahvetmemiştim," dedim. "Sadece patlıcanlara modern bir yorum katmıştım" deyince başını bile çevirmeden iç çekti. "Allah akıl fikir versin." Bıçağı elime aldım. Patlıcanın içini oymaya başladım. O an mutfakta sadece bıçağın sesi, tencerenin hafif tıkırtısı ve annemin arada bir burnundan verdiği o tanıdık nefes vardı. O nefes, genelde birazdan bir nasihat geleceğinin habercisiydi.
"Bak kızım," diye başladı nihayet. "İnsan bu yaşta hayatını biraz düşünür. Okul, tamam. Ama bir yuva da önemli." İçimden saymaya başladım. Bir... iki... üç...
"Anne," dedim sakince. "O konuyu kapatmıştık." "Kapattık diyorsun ama hayat kapanmıyor," dedi. "Elin kızları evlendi, barklandı. Sen hâlâ çalgı çengi peşindesin." Elimdeki patlıcanı kaldırıp baktım. "Bak," dedim. "Bu patlıcan da oyulmayı bekliyor. Ama evlenmiyor." Yan gözle bana baktı. "Ciddiyim Nesly."
"Ben de ciddiyim," dedim. "Ama şu an patlıcanla meşgulüm."
Bir süre sustuk ikimizde galiba birbirimize daha fazla yüklenmemek içindi bu sessizlik halimiz. Sonra dayanamayıp bu kısa sessizliği bozmak için annem tekrar başladı söylenmeye. "Bu müzik işleri..." dedi küçümser bir tonla. "Boş işler kızım. Ne olacak sonunda? Karnını mı doyuracak?" İçimde bir yer burkuldu ama belli etmedim. Bıçağı tezgâha vurup içini boşalttığım patlıcanı kenara koydum. "En azından patlıcanlar doluyor anne," dedim. "Biz de doluyoruz. İçimiz doluyor" diye bir yükseldim. Annem, "Sen çok konuşuyorsun, az konuş, çok iş yap o halde" diye o da kendince yüklendi bana. Gülümsedim. Dayanamayıp, "Ben konuşmasam senin nasihatler kime gidecek?" sözüm bardağı taşıracak son damlaydı sanki. O an kaşı havaya kalktı. "Bak," dedi tehditkâr bir sakinlikle. "Sinirlerimle oynama" dese de ok yaydan artık fırlamış gibiydi. "Yok anne," dedim masumca. "Sadece ısısını ölçüyorum." Annem, Tencerenin kapağını sertçe kapattı. "Bu çalgı çengi işleri seni yoldan çıkaracak," diye çıkıştı.
Patlıcanın içinden çıkanları bir kaseye koyarken içimden, "Keşke yol dediği şey bu kadar net olsaydı. Keşke herkes aynı yoldan yürüseydi de bu kadar konuşulacak bir şey kalmasaydı" diye geçirdim. Ama mutfakta annem vardı, patlıcanlar vardı ve hayat, her zamanki gibi kendi bildiğini okuyordu. Ben de patlıcanları oymaya devam ettim. Annemin gönlünü alamıyordum belli ki ama, kendi yolumu bazen içimden bazen apaçık savunmak adetim haline gelmişti son bir sene boyunca.
Sofrayı kurarken evin sessizliği daha da belirginleşmişti. Çatalın tabağa değen sesi, sürahinin masaya bırakılırken çıkardığı o tok tını... Her şey olması gerektiği gibiydi ama yine de bir şey eksikti. Dört tabak elimde öylece kalakaldım bir an. Fazlalık değil, alışkanlıktı bu. Duygulum'un yeri, sanki görünmez bir gölge gibi masanın kenarında duruyordu. İçimden "alışma Nesly" dedim, "her boşluk dolmuyor" diye geçirdim. Babam sofraya geldiğinde yüzümüze kısa bir bakış attı. Ne annemin suskunluğunu ne de benim dalgınlığımı dillendirdi. Bazı insanlar vardır, sorarak değil sezerek anlar. Babam onlardandı. Yemeğe sessizce başladık. Kaşıklar tencereye girip çıktı, lokmalar çiğnendi, ama konuşmalar yarım kaldı. Annem yemeğin tuzunu sordu, babam "iyi" dedi. Ben başımı salladım sadece. Hayat bazen tam olarak böyleydi işte, herkes yerindeydi ama kimse tam olarak orada değildi.
Yemek bitince annem tabağını toparlayıp kalkmaya yeltendi. "Anne," dedim. "Sen geç, ben hallederim." Bana baktı. Yorgun ama sorgulamayan bir bakıştı bu.
"Pekâlâ," dedi. "Ama çok oyalanma." Babam odaya geçtiğinde haberlerin sesini biraz açtı. Spikerin tonu evin içine doldu, uzak bir dünyanın cümleleri, bizim masanın kenarına kadar sokuldu. Annem koltuğa otururken ben mutfağa döndüm. Suyun altına tuttuğum tabaklar, günün stresini biraz olsun akıtıyormuş gibi geldi. Köpükler yükseldi, indi. Ellerim çalıştı ama aklım hep başka yerlerdeydi. İlk günden bu kadar yorulmak... İlk günden bu kadar düşünmek... Yalnız kalmak bazen sessizlik değil, gürültüydü. Kafamın içindeki sorular üst üste biniyor, cevap istemeden bağırıyordu. Albüm, okul, Shera, Nadia hoca, YKS... Hepsi aynı anda omzuma abanmış gibiydi. Umut dediğin şey, avuçta tutulan bir ip gibi, bıraksan düşecek, sıksan canını acıtacak.
Bulaşıkları bitirip mutfağı toparladığımda ev iyice akşam moduna geçmişti. Işıklar daha sarı, sesler daha kısıktı. Odama geçerken aynada kendime kısa bir bakış attım. Gözlerimde yorgunluk vardı ama tamamen karanlık değildi. Hâlâ bir yerlerde, çok küçük de olsa yeşermeye çalışan bir şey duruyordu. Kapıyı kapatıp yatağa oturdum. "Zor," dedim içimden. "Ama imkânsız değil." Ve o düşünceyle, günün ağırlığını sırtımdan yavaşça indirip, en sevdiğim kulaklığıma uzandım. "Bir grup var" dedim içimden. "Şimdi bu şehirde yalnız bir yolcuyum" diyordu ne kadar da bana hitap eden cinsten.
Kulaklığı taktığım an dünya biraz daha geriye çekildi. Ev, okul, mutfak, tabak sesleri... Hepsi boğuk bir perde arkasında kaldı. Şarkının ilk notalarıyla birlikte odanın tavanı genişledi sanki. "Bir grup var..." diye fısıldayan o ses, sadece bir şarkı anlatmıyordu, beni tarif ediyordu. "Şimdi bu şehirde yalnız bir yolcuyum." Yalnız kelimesi canımı acıtmadı bu kez. Alışılmış bir yalnızlıktı bu, insanın kendi içindeki kalabalıktan kaçıp bir sandalyeye oturması gibi. Bizdik bunca kelimeleri notalar ile buluşturan ama neden kimse görmüyordu?
Sırtımı yatağın başlığına yasladım. Gözlerimi kapattım. Karanlıkta görüntüler daha net gelirdi bana hep. Shera'nın kömürlükte gitarla kaybolan silueti, Duygulum'un arabayı sürerken arada bana bakıp gülümseyişi, okul bahçesinde üzerime boca edilen tebrik cümleleri... Hepsi aynı şarkının içinde akıp gidiyordu. Bir albümün şarkısından içime dolan, bir öğretmenin sert bakışı, açılmayan bir telefon... Hepsi bir aradaydı. Nadia Hoca'nın sesi geldi aklıma. O ciddi tonu, ölçüp tartan bakışları. Bizi gerçekten mi merak ediyordu, yoksa sadece bir denklemi çözmeye mi çalışıyordu hâlâ emin değildim. Ama ilk kez biri "Bu kadar kısa sürede nasıl?" diye sormuştu. Alay etmeden. Küçümsemeden. Sadece sorarak. Belki de bu yüzden içimdeki o küçük yeşil filiz inatla solmamıştı. Şarkı ilerledikçe içimde bir yer gevşedi. Gün boyu sıktığım dişlerim, fark etmeden kastığım omuzlarım... Hepsi yavaş yavaş bıraktı kendini. Yalnız bir yolcu olmak kötü değildi belki. Yeter ki yol tamamen kaybolmasın. Yeter ki yürüdüğün yer, seni senden vazgeçirmesin.
Kulaklığın kablosunu parmaklarımın arasında doladım. Pencerenin perdesinden sızan sokak lambası ışığı duvara sarı bir leke bırakıyordu. Kasaba uykuya hazırlanıyordu. Ben ise ilk defa gerçekten uyanık hissediyordum. Yorgun ama farkında. Korkmuş ama geri adım atmayan. "Bir grup var," dedim tekrar içimden.
"Ve o grubun bir hikâyesi var." "O grup bizim grubumuz, Gökkuşağının Ritmi."
Belki yarın Shera yine okula gelmeyecekti. Belki Nadia Hoca albümleri acımasızca eleştirecekti. Belki sınavlar, beklentiler, bu dar sokaklar üstüme üstüme gelecekti. Ama o an, kulaklığın içinden akan sesle birlikte şunu biliyordum, Bu yol henüz bitmemişti. Ve ben, her şeye rağmen, o yolda yürümeye devam edecektim.
Ama nereye kadar...
08.09.2025
Odamda yalnızım.
Hiç olmadığım kadar.
Ama bu kez yalnızlık boşluk gibi değil, daha çok sessiz bir bekleyiş gibi duruyor yanımda. Umut da öyle... Gürültü yapmıyor, bağırmıyor ama gitmiyor da. Dizimin dibine çökmüş, sabırla bana bakıyor sanki. Şarkımız kulaklarımda çok güçlü. O kadar güçlü ki bazen kalbimin ritmini bastırıyor. Bas gitarın altından yürüyen o tanıdık nota, Shera'nın sert rifleri, Duygulum'un tempo tutan baterisi... Hepsi aynı anda içimde. Yalnız olabilirim ama tek başıma değilim. Seslerim var. Geçmişim var. Daha yazılmamış cümlelerim var. Ama yine de soruyorum kendime, gecenin bu saatinde, ışıklar sönükken, kasaba uyurken ve diyorum ki,
Nereye kadar?
Fısıldar içimden bir ses,
Kaçmak isterim fakat,
Zincir benim adımda,
Gölgeler büyür,
Yorgun ruhuma dokunur,
Nereye kadar?
Der gece...
...
..
.

...
..
.

...
..
.
#40
Fikirsiz Neşriyat / Ynt: Pes-1 Nerede Kalmıştık...
Son İleti Gönderen Nesly Su - 12 Şub, 2026, 05:35 Ö.SAlıntı yapılan: Derya Deniss - 10 Şub, 2026, 07:24 Ö.SSahi nerede ?
Şaka değil, nerede ?
Ben sen O şu bu, nerede ?
Sahi biz nerede, hangi bilinmeyende terk mi edildik, terk mi ettik, biz nerede kalmı-şız...
Biz hep burada kalanlarız, o gidenlere inat ve dimdik ayakta,
Biz hep buradayız gelir diye umut ettiklerimiz ile beraber,
Biz hep buradayız sen gelmeyi pek beceremesen de,
Biz hep buradayız dost meclisinin daimi üyeleri...
...
..
.
Alıntı yapılan: Nadia - 11 Şub, 2026, 12:14 Ö.SAşkından güç alan kalemine ve hayal gücüne hayran olmamak elde değil.
Yine harikasın @Nesyl_Su !
Ne haddime...
Odur, bana hayal gücümün ötesinde şiirler yazdıran,
Odur, beni ben yapan,
Odur, aşkı bir ok gibi kalbime saplayan,
Ben ise onun etrafında pervane gibi ona layık olmaya çalışanım...
...
..
.



















