Son İletiler
#11
Müzik / Gökuşağının ritmi Bölüm 25-Be...
Son İleti Gönderen Nesly Su - 06 Mayıs, 2026, 05:54 Ö.S...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.
Ben hala buradayım...
Bölüm 25
Uyumakla uyanmak arasında bir yerde asılı kalmış gibiyim. Hâlâ görüntüler akıyor zihnimden, tam rüya da değil, tam gerçek de. Sabah, geceye usulca veda ederken ben bir önceki günün yükünü sırtımdan atamamışım. Zaman ilerliyor ama bedenim geride kalmış gibiydi hala. Alarm çalıyor. O ses var ya... Sanki saat değil de doğrudan beynimin ortasına vuruyor. Elimi nereye uzattığımı bilmeden kapatıyorum, sonra bir süre daha tavana bakıyorum. Doğrulmam uzun sürüyor. Yatağın kenarında otururken başım öne düşüyor, geri kaldırıyorum. Bugün de böyle başlayacak belli ki.
Koridordan babamın sesi geliyor, "Günaydın kızım." Cevap vermiyorum. Bilerek değil. Sadece olmuyor. Esniyorum, başımı hafifçe sallıyorum, o da yetiyor sanırım. Babam ses etmez zaten. Annem olsa şimdiye çoktan "kızım bi' cevap ver bari" demişti. Sofrada yüzüm Hayko Cepkin'den hallice bir ifadede. Yarı göz açık, yarı kapalı. Ne yediğime bakmıyorum bile, çatal ağzıma gidiyor, çiğniyorum, yutuyorum. Tat yok, fark yok. Sadece otomatik bir sabah ritüeli. Annem arada bir şeyler söylüyor ama kelimeler kulağıma çarpıp yere düşüyor sanki. Çantayı sırtıma alıyorum, tam çıkacakken annem, "Üzerindekilerle mi gideceksin okula?"
O an fark ediyorum. Hâlâ eşofmanlardayım. Üzerimde dün gecenin rehaveti, uykusuzluğun kokusu var. Annem, "İlk ders beden eğitimi mi?" "Galiba," diyorum, emin değilim ama işime geliyor. Odaya yöneliyorum çantayı yere bırakıp. Annemin başını salladığını hissediyorum, görmesem de biliyorum. Babam ise yine sessiz. Hep öyle. Olumlu değil belki ama anlayışlı. En azından yormuyor. Odamda aynanın karşısına geçiyorum. Saçlar darmadağın, gözler şiş. Kendime bakıyorum ama kendimi görmüyorum. Sanki dünle bugün arasında bir yerlerde sıkışıp kalmışım. Üzerimi değiştirirken içimden bir ses "dayan" diyor. Bir diğeri "neye?" diye soruyor. Cevap yok.
Çantayı tekrar sırtıma alıyorum. Kapıdan çıkarken evin sesi arkamda kalıyor. Annemin mutfaktaki tıkırtısı, babamın görüşürüz kızım sesi... Hepsi bir anda uzaklaşıyor. Dışarıda hava serin, sabah henüz tam karar vermemiş gibi.
Yürüyorum.
Uykusuzum.
Yorgunum.
Ama yine de gidiyorum.
Demek ki bazı sabahlar umutla değil, alışkanlıkla başlıyor.
"Şimdilik bu da yeter" deyip Shera'nın evine gitmek için yolu uzatıyorum.
Yağma yoktu gerçekten. O okula gidilecekti. Gerekirse başından aşağı bir sürahi su dökerdim, sonrası ne olurdu hiç düşünmedim. Gerçi Shera'nın o uykulu hâlinden bile nasıl bir canavara dönüşebileceğini iyi bilirdim. Büyük ihtimalle beni bir güzel hırpalardı ama... neyse. Bazen bedel ödemek gerekir. Kapıyı çaldığımda açan yine Nejla abla oldu. Her zamanki gibi hafif eğilip yüzüme baktı, o anne bakışıyla. "Kızım," dedi, "bu gece geç saate kadar kömürlükten çıkmadı. Bangır bangır müzik çaldı uyandıramadım." Bir an durdum. "Müzik mi çaldı?" dedim. Hah. Tamam. Anladım. "Ben kaldırırım," dedim kısaca, içeri girmek için izin isterken. Nejla abla arkamdan söylenmeye başlamıştı bile, "Bu kız niye böyle oldu..." Sesi mutfağa doğru uzaklaşırken ben koridoru geçiyordum. Aslında onun söylediklerinden çok, kendi hâlime şaşırıyordum. O anki yorgunluğumla, kafamın içindeki uğultuyla, ne yapacağımı ben de pek kestiremiyordum. Ama geri dönmek yoktu.
Kapıyı tıklattım. Ses yok. Bir saniye bekledim, sonra direkt daldım içeri. O an yüzüme çarpan hava... daha doğrusu hava yokluğu. Günlerdir yerinden kalkmamış kirli çorap kokusu, kapalı kalmış bir odanın ağır soluğu. Camı açmam bir oldu. İçimden istemsizce, "Bu kız burada nasıl hayatta kalıyor ya," dedim.
Yatağa doğru yaklaştım. "Shera," dedim. Ses yok. Bir daha. Yok. Omzunu dürttüm. Hafif bir kıpırtı, sonra bir "öff" sesi. Ardından sinirli, yarı bilinçli bir çıkış haliyle,
"Ne var be sabah sabah..." Gözlerini aralayıp beni karşısında görünce afalladı. Gerçekten. O an yüzündeki ifadeyi çok net gördüm, şaşkınlık, uykusuzluk ve hafif panik karışımı. "Ne oldu kız? Bir şey mi var?" dedi, bu sefer daha uyanık ve daha da sert. "Kalk," dedim net bir sesle. "Okula geç kalıyoruz." Sonra bir an durup,
"Hadi üzerini giy. Sana bir sürprizim de var" dedim yanlış kelimeyi seçmiştim belki de. "Uykum var," deyip yüzünü diğer tarafa döndü. Yorganı biraz daha üstüne çekti. "Git ya..."dedi homurdanarak. Sinirim dişlerime vurdu. "Shera," dedim, bu sefer daha alçak ama daha ciddi bir tonla, "sana ihtiyacım var." Cevap? Yok.
O an anladım ki zorlamanın faydası olmayacaktı. Ne bağırmak, ne çekmek, ne de su dökmek... Hepsi bir süre sonra daha büyük bir savaşa dönüşürdü. Derin bir nefes aldım. Yatağın kenarında bir an durup ona baktım. Uykuda bile asi duruyordu sanki. "Tamam," dedim sonunda. "Okuldan çıkınca kömürlükte buluşalım."
Bir adım geri attım. "Hiçbir yere gitme" diye ekledim en son. Yorganın altından belirsiz bir kafa sallama geldi mi, yoksa ben mi öyle görmek istedim, emin değilim. Kapıya yöneldim. Çıkarken bir kez daha odaya baktım. Açık camdan giren sabah ışığı, dağınık gitar kablolarına, köşeye atılmış pedallara vuruyordu.
İçimden, "Bu iş okuldan sonra daha zor olacak" diyerek kapıyı sessizce kapattım. Nejla ablaya görüşürüz dediğimde "Kalkmadı değil mi? Diye sorunca sadece kafamı salladım evden çıkarken.
Zaman gerçekten daralmıştı. Okula yetişmek kelimenin tam anlamıyla zar zor olmuştu. Bahçe kapısından içeri girdiğimde zil çoktan susmuş, koridorların uğultusu derse dönüşmüştü bile. Sınıfa girdiğimde ilk fark ettiğim şey, boş sıralardı. Neredeyse sınıfın yarısı yoktu. Normalde "kalabalıkta yorgunluğum kaybolur" diye avunurdum ama bu sefer tam tersi olmuştu, boşluklar yorgunluğumu daha da görünür kılmıştı. Hocanın sesi vardı ama kelimeleri yoktu. Tahtaya yazıyor, anlatıyor, dönüyor... Benim gözlerim ise resmen isyan bayrağı açmıştı. "Kalk," diyorlardı bana, "git evine, yatağına dön." Başımı sıraya dayayıp bir an gözlerimi kapattım. Açtığımda beş dakika geçmişti belki ama sanki bir gece uyumuş gibi hissettim. İlk dersin bitiş zili çaldığında içimde tuhaf bir rahatlama oldu, sanki özgürlüğüme kavuşmuş gibiydim. Lavaboya attım kendimi. Musluğu sonuna kadar açıp yüzüme soğuk suyu çarptım. Bir kez, iki kez... Üçüncüsünde başımı kaldırıp aynaya baktım. Gözlerim kızarık, saçlarım dağınıktı. "Dur nan," dedim kendi kendime. "Toparlan biraz." O an aklıma Duygulum geldi. Kesin uyanmıştır, diye düşündüm. Telefonumu çıkardım. Shera'nın devamsızlık meselesi içime dert olmuştu. Ona bir şey demeden geçemeyecektim. Belki bir yol bulurduk. Belki yine saçma bir fikirle gelir, "hallederiz" derdi. Ama asıl mesele bu değildi. Mesaj yazmaya başladım ama göndermeden durdum. Çünkü evet... Aslında bir B planım vardı. Kimseye söylemediğim, henüz kendime bile tam itiraf edemediğim bir plan. Shera'yı okuldan tamamen kopmadan bu işi çözmenin bir yolu olmalıydı. Belki resmî değil, belki alışılmışın dışında ama... bizim tarzımıza uygun bir yol. Ve bu yolun tam ortasında Nadia Hoca vardı. Sert bakışlarının ardında ne sakladığını hâlâ bilmiyordum ama bir şeyden emindim, o, bizi sıradan üç öğrenci gibi görmüyordu. Ya da öyle olmasını düşlüyordum. Telefon ekranında Duygulum'un ismi dururken içimden, "bir kişi daha bu yükümü bilirse hafiflerim" diye hesap yapmak ile meşguldüm. Musluğu kapattım. Ellerimi kurularken derin bir nefes aldım. Bugün sadece derslerden ibaret değildi. Bugün, bir sonraki hamlenin günüydü.
Sesli yazma komutuna basmamla birlikte içimde biriken her şey ağzımdan dökülmeye başladı. Duraksamadan, virgül koymadan, sanki dün dertleşmemişiz gibi yeniden bir makale yazıyormuşum gibi,gibi,gibi,... Shera, okul, devamsızlık, albüm, Nadia Hoca, sıkışmışlık hissi... Hepsi arka arkaya aktı. En sona da özellikle yeniden ekledim, "Öğle arasında mutlaka Nadia Hoca'yla görüşelim." Göndere bastığım an, içimde bir şey yerli yerine oturdu sanki. Gözlerim gerçekten açılmıştı. Uykusuzluk, yorgunluk, sabahki bezginlik bir anda geri çekildi. Ne zaman kendimizle, bizimle ilgili bir mesele çıksa içimde bir kıvılcım çakıyordu. Bu da onlardan biriydi. Mantıken işimiz okuldu, derslerdi, sınavlardı ama yine dönüp dolaşıp Shera'nın peşine düşmüştük. Çünkü o, kendi karanlığında kaybolmaya en yatkın olanımızdı. Onu bu bohemlikten, bu "boş ver" hâlinden çekip çıkaracak bir şey bulmalıydık. Yoksa bir gün gerçekten geç kalacaktık. Zil çalınca sınıfa girdim, telefonu titreşime aldım. Sıramda oturuyordum ama aklım çantamdaydı. Gözüm, kulağım oradaydı. Öğretmenin sesi boş sınıfta yankılanıyor, kelimeler duvara çarpıp geri dönüyordu sanki. Arada "duymamışımdır" bahanesiyle çantaya hamle yapıyor, ekranı kontrol ediyordum, sıfır bildirim. Her seferinde biraz daha moralim bozuluyordu. Teneffüs ziline daha on beş dakika vardı. Tam yine dalıp gitmişken çantadan kısa, net bir titreşim sesi geldi. O an refleksle elimi çantaya attım. Kendimi tutamamıştım.
"Hayrola Nesly, ne bu telaş?" dedi hocam. "Acıktın mı yoksa?"
Bir saniyelik boşluk...
"Şey... evet hocam," dedim.
İnandı mı?
Bence hayır.
Ama iyi ki telefonu görmedi.
Kalbim göğsümde hızlı hızlı atıyordu. Ekrana baktığımda Duygulum'un adı yoktu. Bir boşluk yakalayıp hoca arkasını döndüğü anda, telefonu çantadan bile çıkarmadan araladım fermuarı. Ekran bir anlığına yandı.
15.09.2026 tarihi itibariyle 450 TL hat ücretinizin son ödeme günü. Ödeme yaptıysanız bu mesajı dikkate almayın.
Oldu mu şimdi bu?
İçimden geçen hayal kırıklığı resmen diz boyuydu. Bir anlık umut, bir anlık heyecan... Hepsi o soğuk, ruhsuz mesajın altında ezilip kalmıştı. Telefonu geri ittirdim çantaya. Sanki bana bir şey borçluymuş da vermemiş gibi sinirlenmiştim. Zaten kafam yeterince doluyken bir de bu saçma hatırlatma... Hayatın küçük ama zamanlaması kusursuz darbelerinden biri işte. Ders devam ediyordu ama ben çoktan kopmuştum. Saat ilerledikçe içimdeki sıkıntı ağırlaşıyor, her zil sesi bana daha uzak geliyordu. Dördüncü dersin sonlarına doğru sınıfta o tanıdık toparlanma hali başladı. Defterler kapandı, kalemler çantaya girdi. Tam o sırada, yine o kısa titreşim. Bu sefer farklıydı. Ekrana baktım. Gönderen: Duygulum. Kalbim istemsizce hızlandı. Mesajın ilk satırı ekranda belirmişti, "Shera mı... hadi ya, yine mi?" Ders bitmek üzereydi. Hocanın sesi hâlâ sınıfın içinde dolaşıyordu ama kelimeler artık bana uğramıyordu. Mesajı açamadım, ama okumuştum bir şekilde. O birkaç kelime yetmişti zaten. İçimde hafif bir gülümseme belirdi. Demek yalnız değildim. Demek biri, benimle aynı ciddiyetle bu işi düşünüyordu. Mesajı açmadım hemen. Derin bir nefes aldım. Çünkü biliyordum; o mesajla birlikte işler biraz daha ciddileşecek, biraz daha zorlaşacaktı. Ama artık geri dönüş yoktu.
Shera için, bizim için, belki de bu hikâyenin bir sonraki kırılma noktası için... Öğle arası çok şey değiştirecekti.
En nihayetinde zil çaldığında refleksle attım elimi çantama. Daha hoca sınıftan tam çıkmadan, cam kenarına tünedim, sanki orası benim geçici sığınağım, kimsenin sorusunun erişemeyeceği tek noktaydı. Parmaklarım ekrana değdiğinde içimdeki acele, kelimelere de bulaştı. "Birazdan Nadia Hoca'nın yanına geçeceğim. Müsaitsen görüşelim." Gönder tuşuna bastığım an bile beklemedim aslında. Telefon neredeyse hemen titredi. Sanki benden mesaj bekliyormuş gibi.
Duygulum'un cevabı kısa ama netti, "Müsaitim. Ne oluyor, anlat." Derin bir nefes aldım. En azından yalnız değildim. Koridor yavaş yavaş dolmaya başlamış, öğrenciler teneffüsün gürültüsünü sırtlanıp sınıflardan taşıyordu. Ben camdan dışarı bakıyordum ama gördüğüm şey bahçe değildi, aklımda Shera vardı. Ve şimdi bir de Nadia Hoca. Telefonu avucumda sıkarken kendi kendime, "Tamam Nesly, şimdi sakin ol. Ya bu bir düğümse... çözmeye buradan başlıyoruz."
Çantayı omzuma taktım. Koridorun uğultusuna karışmadan, doğrudan müzik odasının olduğu tarafa yöneldim.
Telefon kulağımdayken koridorun gürültüsü bir anda arka plana düştü. Duygulum'un sesi netti, her zamanki gibi doğrudan ama yormayan bir tondaydı. "Yine mi bir Shera vakası yaşıyoruz, hayrola?" dedi. Açıkçası tam da buydu. İçimde birikenleri kısa cümlelere sığdırmaya çalışarak olan biteni yeniden anlattım. Okula gelmeyişini, telefonunu kapatmasını, kömürlükte sabahlamalarını, benim çaresizce kapısında bitişimi... Anlattıkça omuzlarımdaki yük biraz daha hafifliyordu sanki. "Eee..." dedi sonunda Duygulum, "ne yapacağız biz bu kızı?" İşte asıl soru buydu. Durup yürümeyi kestim. Duvara yaslandım, gözüm karşı sınıfın kapısına takıldı ama bakmıyordum bile aslında. "Ben," dedim yavaşça, "Nadia Hoca'yla konuşalım istiyorum. Ama böyle... kırmadan, dökmeden. Yargılatmadan. Sadece durumu anlatalım. Ne dersin?" Duygulum iç çekti o an. Sesinden, bu ihtimalin ona pek umut vermediği belliydi. "Ne faydası olacak ki Nesly?" dedi. "Shera bildiğin Shera. Baskı görünce daha çok kaçıyor" diye de devam etti. Haklıydı. Hepimiz bunu biliyorduk. Ama içimde, adı konmamış bir direnç vardı. Sanki bu kez denemezsek, gerçekten kaybedecektik onu. "Biliyorum," dedim. "Ama yine de... bir yerden yolunu bulacağım. Bulmak zorundayım. Onu bu halde bırakmak istemiyorum" çıkışım ile Duygulum'un sesi bu kez yumuşadı. "Tamam," dedi. "Sen konuş. Ben arkandayım. Gerekirse ben de dahil olurum. Ama dikkatli ol" diye
telefonu kapattığımda kalbim hızlı atıyordu. Karar verilmişti artık. Geri dönüş yoktu. Nadia Hoca'nın kapısını çalmak, sadece bir öğretmenle konuşmak değildi benim için Shera'yı, grubu, belki de kendimi savunmaktı. Derin bir nefes aldım. Ve adımlarımı müzik odasına doğru yeniden çevirdim.
Planım aslında basitti ama etkisinin hemen değil, zamanla anlaşılacağını hissediyordum. Bu grubu ayakta tutmak zorundaydım, yalnızca albümler, klipler ya da rakamlar için değil, birbirimizi kaybetmemek için. Ve en zorlu sınavımızın adı belliydi, Shera. Onun kaçışlarını, geri dönüşlerini, bir kapıyı çarpıp gidişini ve sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi geri gelişini... Bu hikâyeyi en başından beri biliyorduk. Ama her seferinde aynı ihtimal içimi ürpertiyordu, bir ayrılık, bu kez geri dönüşsüz de olabilirdi. Kapıyı iki kez hafifçe tıklattım. Camdan zaten görünüyordu, Nadia Hoca telefondaydı. Göz göze geldik. Eliyle "gir" işareti yaptı, konuşmasını kesmeden. "Sen ne düşünüyorsun yolladıklarım hakkında?" diyordu karşı tarafa. Bir yandan da eliyle koltuğu işaret etti, otur diye. O an dizlerim bana ait değildi sanki. Koltuğa oturduğumda bacaklarım istemsizce titremeye başladı. Resmen stresten titrek bacak sendromu geçiriyordum. Dilim damağım kurumuştu. Masanın üzerindeki pet bardağı fark ettim, uzanıp aldım, sürahiden su doldurmaya çalıştım ama elim o kadar kararsızdı ki su taştı, masanın üzerine yayıldı. İçimde bir panik dalgası iyiden iyiye yükseldi. "Harika, şimdi de bunu beceremedim" diye geçirdim içimden. Ama Nadia Hoca tek kaşını bile oynatmadı. Hiç istifini bozmadan çekmecesini açtı, bir selpak çıkardı ve bana doğru uzattı. Aynı anda telefondaki konuşmasına devam ediyordu. "Ben de öyle düşünüyorum," dedi sakin bir sesle. "Ama bu süreklilik arz ediyor. Tek seferlik bir durum değil" diye peşi sıra ekliyordu ara sıra da karşı tarafı onaylar nitelikte "hı, hıııı" diye. Selpakla masayı silerken ellerimin hâlâ titrediğini fark ettim. Onun bu kadar sakin olması, benim içimdeki fırtınayı daha da görünür kılıyordu sanki. "Tamam," dedi biraz sonra. "Sonra konuşuruz" deyip kapattı telefonu.
Nadia Hoca en sonunda bana döndü. Bakışı netti, ölçüp tartan cinsten. Ne yumuşak ne sert... ama kesinlikle kaçacak bir yer bırakmıyordu. Bu durum ilk başlarda beni rahatsız ede dursun asıl meseleyi konuşma vakti artık gelip çatmıştı. "Evet Nesly," dedi. "Belli ki acil bir şey var. Anlatmak ister misin?" dediğinde boğazımı temizledim. İçimde birikenleri sıraya koyup anlatmaya başlamadan önce, boğazımdaki düğümü yutarak araya girdim. "Hocam," dedim, sesim düşündüğümden daha sakin çıkmıştı, "Duygulum da sizinle tanışmayı çok istiyor. Müsaitseniz onu da görüntülü olarak dahil edelim mi?" Nadia Hoca bir an durdu. Bakışları yüzümden telefona, telefondan tekrar yüzüme kaydı. Sanki bu talebin arkasındaki asıl nedeni anlamaya çalışıyordu. Sonra başını hafifçe salladı. "Olur," dedi kısa ve net bir şekilde. Ve beklenen soru geldi. "Shera yok mu?" diye ekledi hemen ardından. Tonunda merak vardı ama daha çok eksik bir parça hissi. Hazırlıklıydım. En azından öyle sanıyordum. "Onu da anlatacağım hocam," dedim ve hiç vakit kaybetmeden telefona sarıldım. Ekran karardı, sonra Duygulum'un adı belirdi. Bir... iki... Üçüncü çalmada açtı. Yüzü ekranda belirince içimdeki gerilim biraz olsun çözüldü. Onu görmek her zaman olduğu gibi güvenli bir alan yaratmıştır bana.
Heyecanımı bastırıp, olduğumdan daha sakin görünmeye çalışarak, "Duygulum," dedim, "şu an Nadia Hocamın yanındayım. İsterseniz sizi tanıştırayım."
"Tabii ki," dedi hiç tereddüt etmeden. Telefonu masanın bir köşesine, kitaplara yaslayarak sabitledim. Ekrana ikimiz de giriyorduk artık, ben masanın kenarında, Nadia Hoca ise arkasında sıralanmış dosyalarla birlikte, dimdik oturuyordu. "Merhaba Hocam," dedi Duygulum. "Merhaba," diye karşılık verdi Nadia Hoca.
"Nasılsınız?" "İyiyim, teşekkür ederim." Kısa, resmi ama ölçülü bir tanışma faslıydı bu. Kimse fazla açılmıyor, herkes karşısındakini tartıyordu. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra Nadia Hoca, hiç dolandırmadan konuya girdi. "İkiniz tamam," dedi ekrana bakarak. "Ama sizin kaçak gitarist hâlâ ortalıkta yok anladığım kadarıyla" derken bakışlarını bana çevirdi ve "O nerede?" diye sordu.
Duygulum'un yüzünde tanıdık bir ifade belirdi, o konuya hakimdi sonuçta. Ben ise içimden derin bir nefes aldım. İşte tam da bu yüzden buradaydık. "Hocam," dedim sonunda, kelimeleri dikkatle seçerek, "Shera bizim en güçlü yanımız olduğu kadar en zor tarafımız da. Müziği bırakmıyor ama... hayatın geri kalanını da pek umursamıyor şu sıralar" derken Duygulum ekrandan başını sallayıp beni onayladı. "Albüm sürecinde vardı," dedi. "Kayıtlar, düzenlemeler, fikirler... hepsinde. Ama okul kısmı... orası hep problem." Nadia Hoca ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Omuzları gevşemedi, yüzündeki ifade yumuşamadı. "Yani," dedi yavaşça, "sahneye çıkarken var, sorumluluk zamanı gelince yok." Bu cümle bir yargıdan çok bir tespitti. Ve canımı acıtan da buydu. "Evet," dedim fısıltıya yakın bir sesle. "Ama onu kaybetmek istemiyoruz. Ne gruptan ne de hayattan" diye ekleyince Nadia Hoca bir süre konuşmadı. Gözleri bir noktaya sabitlendi, belli ki düşünüyordu. Sonra bakışlarını tekrar ekrana, Duygulum'a çevirdi. "Peki," dedi. "Sizce Shera müzikten mi kaçıyor... yoksa başka bir şeyden mi?" diye sordu.
İşte aradığım ve beklentim buydu. Yargılamadan çözüm üretebilecek bir yol bulmak.
"En son işte hocam," dedim, sesimdeki yorgunluğu saklayamadan, "bizim sorunumuz tam olarak bu. Ama nasıl çözeceğimizi bilemedik. O yüzden Duygulum'la birlikte size hikâyeyi en başından anlatmak istiyoruz." Nadia Hoca başını hafifçe öne eğdi. "Anlatın," dedi. "Atlamadan ama toparlayarak." Derin bir nefes aldım. Duygulum'un ekrandaki görüntüsü sabit, dikkatliydi. Göz göze gelmeden de aynı yerden tuttuğumuzu biliyordum. "Shera," diye başladım, "aslında her şeyin başlangıcı. Müziğe gerçekten ciddiyetle sarılmam onun sayesinde oldu. İlk gitarı elime alışım, ilk prova, ilk 'hadi bir şey yapalım' diyen oydu." Duygulum sözü devraldı. "İlk grup Sırra Kadem de onun fikriydi," dedi. "İsimden tut şarkıya, hatta notalara kadar her şey onun tekelindeydi." Ben devam ettim. "Başta çok iyiydik. Herkes birbiri için çabalıyordu. Ama sonra... Shera'nın tavırları değişti. Gelip gitmeler, son dakika iptalleri, 'ben böyle istiyorum'lar... İkimiz arasındaki dengeler bozuldu." Nadia Hoca hiç araya girmedi. Not almıyordu ama gözlerinden hiçbir detayı kaçırmadığı belliydi. "Sırra Kadem'in dağılması," dedim, kelimeler ağzımda ağırlaşarak, "bir anlamda onun yüzündendi. Ya da en azından biz öyle yaşadık. Ben o dönemde müziği bile bırakmayı düşündüm." Duygulum başını eğdi. "Ben o sıralar başka bir grupta çalıyordum ama olaya hakimdim, o kopuş kolay olmadı," dedi. "Nesly için." "Sonra yolları ayırmanın doğru olacağına karar verdim," diye devam ettim. "Uzun bir süre haber almadık kendisinden. Ta ki... Shera tekrar ortaya çıkana kadar." Bu noktada bir an duraksadım.
"Geri döndüğünde," dedim, "sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Müzik hâlâ içindeydi, hatta belki eskisinden de güçlüydü. Biz de... onu benim kurduğum şu anki Gökkuşağının Ritmi grubuna aldık. Çünkü hem yeteneğini inkâr edemezdik hem de yarım kalan bir şeyler vardı." Duygulum, "Bu kez daha dikkatli olmaya çalıştık. Ama okul, sorumluluk, süreklilik... orada yine tökezledi." Sözlerimiz artık bitmeye yakın "okul açıldı yine ortalıkta yok" derken telefonun ekranında Duygulum'un yüzü donmuş gibiydi, ben ise ellerimi dizlerimin üstünde kenetlemiştim. "Sadece onu kaybetmek istemiyoruz" diyebildim. Nadia Hoca arkasına yaslandı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra "Yani," dedi, "Shera sizin için hem kapıyı açan kişi... hem de o kapıyı birkaç kez sertçe kapatan öyle mi?" dedi.
Başımı salladım. "Aynen öyle hocam." "Ve siz," diye devam etti, bakışlarını ikimize birden gezdirerek, "onu kaybetmek istemiyorsunuz ama bu şekilde de devam edemiyorsunuz." Duygulum'la aynı anda "Evet" diye onayladık bu soruyu. Nadia Hoca dudaklarını ince bir çizgi hâline getirdi. "Peki," dedi, sesi sakin ama netti, "şimdi bana şunu söyleyin... Shera bu hikâyenin neresinde durduğunu gerçekten biliyor mu, yoksa siz onun adına yıllardır idare etmeye mi çalışıyorsunuz?"
Bu soru çok zordu ikimiz içinde. Ve biliyordum... asıl zor kısım şimdi başlıyordu.
Duygulum buna şahit olmamıştı ama ben az önce, Nadia Hoca'nın bir telefon görüşmesinin tam ortasında odasına girmiştim. Beni görünce konuşmasına kısa bir ara verip, "Ne konuştuğumu biliyor musunuz?" diye sordu Nadia Hoca. İkimiz de konuya hâkim olmadığımız için, aynı anda "Bilmiyoruz hocam," diye cevapladık.
"Buna sonra gireriz," dedi net bir tonla. "Ama şunu bilin, az önceki telefon görüşmesi sizinle ilgiliydi." Cümleyi orada kapattı. Ne bir açıklama yaptı ne de ipucu verdi. Sonra sandalyesine yaslandı ve asıl meseleye geçti, "Madem kayıp kızımız Shera, konu ona gelsin" dedi. Kısa bir duraksamadan sonra, "Dün neredeyse bütün çalışmalarınızı dinledim. Açık söyleyeyim, ciddi bir potansiyeliniz var ve buna inanıyorum, buradan yola çıkarak size tek bir soru soracağım," dedi.
"Müzikte karar kıldıysanız, Shera olsun ya da olmasın... devam edecek misiniz?"
Duygulum bir an durdu, ekranda nefesini tuttup başını öne eğdiğini gördüm. Ben ise sorunun ağırlığını kaldırabilecek miydim? Nadia Hoca'nın sorduğu şey aslında basit değildi, grubun değil, bizim niyetimizin röntgenini çekiyor gibiydi. Gözlerimi masanın kenarından kaldırıp doğrudan ona baktım.
"Hocam," dedim, bu kez tereddütsüz. "Shera olsun ya da olmasın... müzikte devam edeceğim diyemem size. Kendi adıma konuşacak isem, onu kaybetmek istemiyorum. Bu cevabı söylerken içimde bir şeyler kırıldı mı, yoksa yerine mi oturdu hâlâ emin değilim. Ama doğruydu. Duygulum başını salladı.
"Ben de," dedi. "Shera çok önemli ama müzik ondan da eski bizde. Ama o giderse her şey biter fikri bizi kilitliyor" dedi. Nadia Hoca hafifçe gülümseyip,
"İşte bunu duymam gerekiyordu," dedi. "Çünkü bir grubu ayakta tutan şey kişiler değil, niyetlerdir." Sonra ses tonu biraz daha yumuşadı. "Anlıyorum ki Shera özel bir karakter. Yeteneği var ama yükleri de var. Siz onu kurtarmaya çalıştıkça, o kaçmayı seçmiş gibi görünüyor." Sözleri canımı acıttı ama itiraz edemedim.
"Şimdi," diye devam etti, "iki ihtimali ayıralım. Bir, Shera geri gelir ve bu kez net kurallarla devam eder. Devamsızlık, kaçış, belirsizlik yok. İki, Shera gelmez. O zaman siz kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama üçüncü bir ihtimal yok."
Duygulum'un sesi titreyerek, "Ya bunu ikinciyi kaldıramazsa hocam?" Nadia Hoca hiç düşünmeden cevap verdi. "O zaman zaten o yükü tek başına taşıyamıyor demektir. Siz onun koltuk değneği değilsiniz." Bu cümle... tam isabetti. İçimdeki suçlulukla sorumluluk arasındaki çizgiyi ilk kez bu kadar net görmüştüm.
"Peki," dedim, "biz ne yapalım şimdi?" Nadia Hoca masanın kenarına doğru eğildi. "Bugün değil," dedi. "Ama çok yakında Shera'yla bire bir konuşacağım. Siz değil. Ben. Ve ona şunu soracağım, Bu hikâyede kalmak istiyor musun, yoksa sadece arada bir uğrayıp iz mi bırakmak istiyorsun?" Bir an sessizlik oldu. Telefon ekranında Duygulum'un surat ifadesi soluk görünüyordu. Ben ise garip bir şekilde rahatlamıştım. "Şunu bilin," diye ekledi Nadia Hoca, "müzik bazen insanları birleştirir, bazen de kimlerin gerçekten kalacağını ayıklar. Hangisi olacağını birlikte göreceğiz" dedi.
Kapıdan çıkarken bacaklarım hâlâ titriyordu ama bu kez korkudan değil. Bir kararın eşiğindeydik. Ve biliyordum... Kömürlükteki buluşma, artık sadece bir sürpriz değil, bir dönüm noktası olacaktı.
Odadan çıktığımda zihnimde tek bir cümle dönüp duruyordu. Nadia Hoca'nın sorduğu soru, cevabından çok tüm yüküyle çökmüştü üzerime. Okul bahçesinden çıkmadan telefonu çıkarıp Duygulum'u aradım. Bu sessizliği tek başıma taşıyamazdım. Daha ilk saniyede, "Ne düşünüyordun, Duygulum?" dedim heyecanıma yenik düşüp. Sesimdeki heyecanı saklayamıyordum. O da saklamadı zaten. Vereceği cevap başından belliydi. Cevap tekti. Biz ne müziği ne de Shera'yı bırakmayacaktık. Shera'nın evine doğru yürürken konuşmaya devam ettik. Kelimeler bazen hızlanıyor, bazen susuyordu. Ama ikimiz de aynı şeyi hissediyorduk. Kapıya yaklaştığımda, "Tamam," dedim. "Durumu sana birazdan anlatırım" diyerek telefonu kapattım. Tahmin ettiğim gibiydi. Bizim kayıp kızımız, her zamanki yerindeydi. Kömürlükte. Gitarıyla baş başa. Sanki dünyaya karşı tek başına savaş açmış gibi, tellerle cenk ediyordu. Ne zaman geldiğimi duymuştu, bilmiyorum. Ama hissetmişti. Onu izlerken içimde hep aynı duygu uyanıyordu. Anlayamamak. Ne yaptığını değil... neden yaptığını anlayamamak. En iyi günlerimizde bile içinde bir karanlık taşıyordu Shera. Görünmeyen, ama hissedilen bir karanlık. Ailevi problemi olmayan yoktu, evet. Ama biz yabancı değildik ki. "Açıl be Shera," dedim içimden. "Ne derdin varsa söyle." Tam o sırada çalmayı bıraktı. Gitarı dizinde sustu. Elini uzatıp su şişesini aldı. Birkaç yudum içti. Ve başını kaldırdı.
Beni görünce irkildi. "Ne ara geldin sen yahu?" Gözlerinde şaşkınlık vardı. Ama daha fazlası da vardı. Saklamaya çalıştığı bir şey.
Daha ben tek kelime bile etmeden yüzüme bakıp güldü. "Sakın okul deme," dedi. Bunu söylerken dudaklarının kenarında hafif bir alay vardı. Sanki beni benden iyi tanıyordu. Sanki hangi kelimeyi seçersem seçeyim, sonucunu baştan biliyordu. Yumuşak karnı bu değildi. Shera'yı okulla vuramazdım. Ama bir yerden başlamam gerekiyordu. Tam konuşacakken yine fırsat vermedi. Gitarı yeniden eline aldı. Parmakları tellerin üzerinde gezinirken gözleri parlıyordu. "Bak şimdi," dedi heyecanla. "Dün gece bunu yazdım." Bir iki nota çaldı. Kömürlüğü dolduran çiğ o sert ama kırılgan melodi, dar duvarlara çarpıp geri döndü. Sonra anlatmaya başladı. Notaları, geçişleri, kafasında kurduğu düzeni... Sanki bir parçayı değil, bir dünyayı tarif ediyordu. Araya giremedim. İki de bir başını sallayıp,
"Daha sert riffler yazmamız lazım," diyordu. "Yeni albüm için daha karanlık, daha gerçek şeyler..." Yeni albüm. Bu iki kelimeyi söylerken ses tonu değişiyordu. Okuldan bahsederken ki kayıtsızlık gidiyor, yerine yaşayan biri geliyordu. Ben de sustum. O konuştu. Ben dinledim. Uzun bir süre sadece onu izledim. Parmaklarının hareketini. Gözlerindeki o inatçı ışığı. Shera'yı yolundan döndürmek zordu. Belki de imkânsızdı. Ama Shera'nın bir zayıf noktası vardı. O da müzik.
Ve ben onu kendi silahıyla vuracaktım. Derin bir nefes aldım. Sesimi olabildiğince sıradan tuttum. "Nadia Hoca," dedim. "Yeni albüm için fikirlerini almak istiyor."
Shera'nın eli tellerin üzerinde durdu. Devam ettim. "O yüzden... bir ara okula uğrasan iyi olur dedim." Sustu bu iyiye işret gibi geldi bana. Kömürlükte ilk kez gerçekten sessizlik oldu. Shera başını yavaşça kaldırdı. Gözlerini gözlerime dikti. Bu kez alay yoktu. Sadece merak vardı.
Shera kaşlarını hafifçe çattı. "Nadia da kim?" dedi. Bu soruyu sorma şekli bile umursamazdı. Sanki bahsettiğim kişi gerçek değilmiş gibi. Sanki benim cümlelerim, havada kalan önemsiz ses parçalarından ibaretti. Daha önce de olduğu gibi... dinlememişti. Gerçekten dinlememişti. İçimden derin bir nefes aldım. "Okulun müzik hocası," dedim. "Ama öyle bildiğin gibi değil. Dün bizim kayıtları dinledi. Hepsini." Shera'nın yüzünde çok hafif bir değişim oldu. Bunu başkası fark etmezdi. Ama ben ederdim. Çünkü onu bir yıldır izliyordum. O küçük mimik, onun ilgisinin kıvılcımıydı. "Elimizdeki şeyin ciddi olduğunu düşünüyor," diye devam ettim. "Albüm fikrini konuşmak istiyor." Shera gitarı dizlerine yasladı. Gözlerini kaçırmadan, "Gerçekten albüm için mi görüşmek istiyor?" İşte o an anladım. Kapı aralanmıştı. "Tabii," dedim hiç duraksamadan. "Okula gelseydin provalara bile başlayabilirdik şimdiye." Bu cümleyi söylerken içimde küçük bir sızı oldu. Çünkü bu, henüz tam anlamıyla gerçek değildi. Ben gerçeği biraz itiyor, biraz çekiyor, biraz da şekil veriyordum. Resmen hikâye yazıyordum. Yalan dolan katarak.
Ama kötü bir amaç için değil. Shera için. Bizim için. Elimi uzatıp yerde duran nota kâğıtlarından birini aldım. Üzerinde aceleyle çizilmiş porteler, yarım bırakılmış ölçüler, köşelere sıkıştırılmış küçük notlar vardı. "Kaç tane şarkı yaptın sen?" diye sordum, sanki çok profesyonelce inceliyormuşum gibi. Başımı salladım. Kağıdı ters çevirip düzeltir gibi yaptım. Hiçbir şey anlamıyordum aslında o karmaşadan. Ama anlamış gibi yaptım. Shera gözlerini kısarak beni izliyordu. "Dört," dedi.
Sonra kısa bir duraksama. "Belki beş." Ses tonunda saklamaya çalıştığı bir gurur vardı. Başka türlü yaklaşamazdım ona. Shera'yı zorlayarak hiçbir yere varılamazdı çünkü. Ona bir yol göstermeniz gerekiyordu ama o yolu kendisinin seçtiğine inanmalıydı. Nota kâğıdını yerine bıraktım. "Nadia Hoca özellikle seninle konuşmak istiyor," dedim daha sakin bir sesle. Bu kez Shera hemen cevap vermedi. Başını eğdi. Gitarın gövdesine parmak uçlarıyla ritimsizce vurdu. Düşünüyordu. Gerçekten düşünüyordu bu sefer. Bu, günlerdir görmediğim bir şeydi. Sonunda mırıldanarak, "Ne zaman?" dedi. İçimde bir şey yerinden oynadı. Küçük bir taş yuvarlanmıştı. İçimden, "Ve bazen bir hikâyeyi değiştirmek için sadece o küçük taş yeterliymiş" derken buldum kendimi.
"Sabah ders programını yollarım sana," dedim. "Ne zaman gelirsen haber et bana." Başını çok hafif salladı Shera. Bu onun dilinde bir "belki" demekti. Bir "söz vermiyorum ama tamamen de reddetmiyorum" tarzı gibi. Daha fazlasını zorlamadım. Çünkü Shera ile ilgili öğrendiğim en önemli şeylerden biri şuydu,
Üzerine gidildikçe uzaklaşırdı. Ama kendi adım attığında, gerçekten gelirdi. Sessizce çıktım kömürlükten. Arkamda kalan tek şey, belkiler ve umutlarımdı.
Dışarı çıktığım an cebimden telefonu çıkardım. Parmaklarım hiç düşünmeden Duygulum'un adını buldum. Daha ilk çalışta açtı. "Ne oldu?" dedi doğrudan.
Sesimdeki çekingenliğimi anlamıştı. Ben daha anlatmadan. "Ben..." dedim. Sonra durdum. Derin bir nefes aldım. "Ben biraz hikâye yazdım galiba." "Kötü anlamda mı?" dedi hemen Duygulum. "Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Shera'ya Nadia hocanın albüm için özellikle onunla görüşmek istediğini söyledim." Telefonda sadece beni dinliyordu Duygulum çünkü aslında bu dinleyiş "Sen ne yaptın? albüm falan yok ki ortada" sessizliğinden başka bir şey değildi. Bu sessizlik yargılayıcı değildi ama. Tartıyordu sadece. "Peki ne? dedi sonunda." "İlgilendi," dedim. "İlk defa gerçekten ilgilendi. 'Ne zaman?' diye sordu." Duygulum'un nefes alışını duydum. "Bu iyi," dedi yavaşça. "Ya değilse?" dedim hemen. "Ya gerçeği öğrenirse?" Bu sorunun cevabını ikimiz de bilmiyorduk. Çünkü bu, ince bir ipti.
Ya Shera'yı tamamen kaybedecektik... Ya da müziğe olan tutkusuna sırtımızı dayayıp onu yeniden hayata bağlayacaktık. İkisi de mümkündü. Ve ben o ipin tam ortasında duruyordum. Telefonu kapattıktan sonra eve nasıl geldiğimi bile tam hatırlamıyorum. Ayaklarım kendi kendine yolu bulmuş gibiydi. Kapıyı açtığımda ev her zamanki gibiydi. Aynı duvarlar. Aynı sessizlik. Ama ben aynı değildim. Üzerimde garip bir ağırlık vardı. Yaptığım şey doğru muydu, yoksa sadece çaresizliğin başka bir şekli miydi, bilmiyordum. Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal misali... Hangi ipte cambazlık yaptığımı bilemeden odama geçtim. Ama şunu biliyordum, bu artık sadece bir arkadaş meselesi değildi. Bu, bir grubun da kaderiydi. Ve belki de... Hepimizin.
Dünkü annemle yaşadığımız gerginliği rafa kaldırmak, biraz da kafamı dağıtmak için kendimi mutfağa attım. Annem yine sırra kadem basmıştı. Nereye gidiyorsa artık... Oysa daha dün, "Bu annen nerede hiç sorduğun yok," diye sitem ediyordu. İçimden, gönlünü alırım nasıl olsa, dedim. Dolabın kapağını açtığımda valide hanımın sabah erkenden kalkıp iki çeşit yemek yapmış olduğunu görünce istemsizce gülümsedim. Demek ki söylenirken bile içten içe düşünüyordu beni.
Ben de masaya küçük bir katkım olsun diye salata yapmaya karar verdim. Ellerimi güzelce yıkayıp malzemeleri mutfak tezgâhına dizdim. Çoban salata ailecek en sevdiğimizdi. Az pul biberli olursa babam da severdi. Domatesleri küp küp doğradım, salatalıkları ekledim, soğanı ince ince kestim. Üzerine biraz tuz, az pul biber ve en son kararınca nar ekşisi... Hepsini geniş bir kapta birleştirip yavaşça karıştırdım. O an mutfakta olmak, bir şeyleri düzene koyabiliyor olmak, garip bir huzur veriyordu bana. Tam o sırada telefonum çaldı. Babamdı. Ellerim ıslak olduğu için hemen açamadım. Aceleyle kurulayana kadar telefon sustu. İçimde küçük bir suçluluk hissiyle hemen geri aradım. "Yetişemedim baba," dedim. "Sorun değil kızım," dedi her zamanki sakin sesiyle. "Annenin diş randevusu var. Biraz geç geliriz. Sen yemeğini ye, bizi bekleme." Ev bana kalmıştı. "Tamam," dedim, ama içimde çocukça bir sevinç kıpırdadı. Telefonu kapattıktan sonra ocağa yöneldim. Annemin yaptığı yemeklerin altını yaktım. Mutfakta yalnız olmak, evin sessizliğini tek başına sahiplenmek tuhaf bir özgürlük hissi veriyordu. Ama bu özgürlüğün içinde bir sıkıntı da vardı. Sanki düşünmek için fazla alanım, fazla zamanım vardı. Tezgâha yaslandım.
Yarın... Yarın Nadia hoca ile konuşacaktım. Her şeyi yine en başından, en doğru hâliyle anlatmalı mıydım? Yoksa Shera'yı okula getirebilmek için söylediğim o küçük yalanın arkasında durmaya devam mı etmeliydim? İçimde iki ses vardı. Biri korkuyordu. Diğeri ise bunun gerekli olduğunu söylüyordu. Sonunda derin bir nefes aldım. Belki bana kızacaktı. Belki de güveni sarsılacaktı. Ama bildiğim tek bir şey vardı. Bunu kötü bir şey için yapmamıştım. Cebimde, doğruluğuna inandığım bir neden vardı. Ve bazen insan, doğru olduğuna inandığı bir şey için risk almak zorundaydım. Öyle ya...
Neyse, mutfağı saran domates ve nar ekşisi kokusu, evin o sessizliğini yavaş yavaş dağıtmaya başlamıştı. Salata kasesini tezgâhın ortasına koyup bir adım geri çekildim. Küçük bir şeydi belki ama kontrol edebildiğim nadir anlardan biriydi bu. Her şeyin darmadağın olduğu günlerin arasında, en azından salatanın tuzunu ne kadar koyacağımı ben belirliyordum. Ev gerçekten bana kalmıştı. Bu, çocukken hayalini kurduğum özgürlük değildi. Bu, daha çok kendi nöbetini tutan bir askerin sessizliği gibiydi. Ocağın altını yaktım. Tencerenin altındaki mavi alev bir anda canlanırken içimde de başka bir şey kıpırdadı. Yarın. Aklımdan çıkmayan o durumu yine hatırladım. Yarın Nadia hoca ile konuşacaktım. Ve ona yalan söylemeyip doğruyu anlatacaktım. Elimi tezgâha koyup başımı hafifçe eğdim. "Aslında tam yalan da sayılmaz," dedim kendi kendime. "Sadece... gerçeğin henüz olmamış hâli." Bu cümle kulağa ne kadar doğru geliyorsa, bir o kadar da tehlikeliydi. Çünkü Nadia hoca, sıradan biri değildi. Bunu ilk günden anlamıştım. Bakışları insanın içinden geçiyordu. Sanki söylediğin kelimeleri değil, söylemediklerini dinliyordu.
Ya anlarsa?
Ya Shera'ya söylediğim şeyi ona tam izah edemezsem?
Ya güvenini daha en baştan kaybedersem?
Ocağın üzerindeki tencerenin kapağını kaldırdım. İçeriden yükselen buhar yüzüme vurdu. Geri çekildim refleksle. Bir anlığına gözlerim kapandı. Shera'nın yüzü geldi aklıma. O kömürlükte, gözleri yarı uykulu ama elleri hâlâ gitarın üzerinde, sanki dünyaya tutunmasının tek yolu oymuş gibi durduğu hâli. Sonra Duygulum.
Telefonda sessizleştiği o an. Ve Nadia hoca... "Devam edecek misiniz, Shera olsun ya da olmasın?" demişti. Asıl soru buydu zaten. Ben Shera'yı kurtarmaya mı çalışıyordum, yoksa kendimi mi? Masaya oturdum. Salatadan bir çatal aldım ama tadını bile tam alamadım. Zihnim çoktan yarına gitmişti. Nadia hocanın odası. O masa. O bakışlar. O an anladım ki bu sadece bir görüşme olmayacaktı. Bu, bir eşikti. Ya gerçekten bir grup olacaktık, ya da sadece bir dönem birlikte müzik yapmış üç kız olarak kalacaktık. Çatalı tabağa bıraktım.
Telefonu elime aldım.
Mesajlar bölümüne girdim.
Bir süre sadece ekrana baktım.
Sonra yeni mesaj oluşturdum.
Alıcı: Nadia Hoca. Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu. Kalbim hızlandı. Yazmalı mıydım? Yoksa yarını mı beklemeliydim?
Parmaklarım hâlâ klavyenin üzerindeydi. Ekranın ışığı yüzüme vuruyor, kalbimin atışı parmak uçlarıma kadar hissediliyordu. Yazmaya başladım. "Hocam, yarın sizinle konuşmak istediğim önemli bir konu var. Konu yine Shera malumunuz" Duraksadım. Sildim. Çok resmiydi. Tekrar yazdım. "Hocam, belki biraz ani oldu ama dün söylediklerimin arkasındayım. Yarın uygun olduğunuz bir saatte görüşebilir miyiz?" Göndermeden önce bir kez daha okudum. Yalan yoktu içinde. Ama eksik vardı. Gerçeğin tamamı değil, taşınabilir kısmıydı bu. Gönder tuşuna bastım. Mesaj gitti. O an geri dönüşü olmayan bir şey yapmış gibi hissettim. Telefonu masaya bıraktım ama gözlerim ekrandan ayrılmadı. Sanki hemen yazacakmış gibi. Dakikalar geçti cevap yok. Salatadan bir çatal daha aldım. Hâlâ tadını almıyordum. İçimdeki gerilim dilimi köreltmişti. Sonra telefon titreyince kalbim bir an durdu sandım. Mesaj gelmişti. "Yarın 11.30'da odama gel." Sert ve yalın bir davranış biçimi tam da Nadia Hocaya uygundu. Bu cümle mideme yumruk gibi indi. Bizimkilerin kapı tıkırtısı ile kendime gelebildim. Annem ağzını tutuyor "İyi misin" dediğimde sadece başını sallayabiliyordu. Ben müsaade isteyip odama geçtim. Gece zor geçti. Yatağa uzandım ama gözlerimi kapattığımda Nadia hocanın bakışları, Shera'nın gitarı, Duygulum'un telefondaki sessizliği birbirine karıştı. Sanki hepsi aynı soruyu soruyordu.
"Gerçekten ne istiyorsun?"
Sabah alarm çaldığında sanki hiç uyumamış gibiydim. Aynaya baktım. Göz altlarım hafif morarmıştı ama içimde garip bir karamsarlık hali vardı. Okula vardığımda koridor her zamanki gibiydi. Ama bana farklı geliyordu. Adımlarım yavaşladı. Shera yine yoktu zaten. Dersler birbirini kovalarken, ben dersler ile alakası olmayan aklı başka diyarlara yelken açmış, hayta tavırlı ergendim sadece.
11.30'a beş dakika vardı. Nadia Hocanın kapısının önünde durdum. Elimi kaldırdım, tıklatmadan önce son kez daha düşündüm. Bu kapıdan içeri girince ya her şey yeniden yoluna girip tekrar başlayacaktı, ya da bitecekti. Kapıyı çalınca, "Gel," dedi içeriden sakin bir ses. Kapıyı açtım. Nadia hoca masanın arkasında oturuyordu. Viyolonselini yumuşak bir bez yardımı ile temizlerken içimden "Nasıl bir sesi var acaba?" diye geçirdim. Söze "Hocam nasıl bir tınısı var bu enstrümanın? merak ettim" diyerek girince o da "Bir ara sen bas çalarsın ben de bunu, beraber prova yaparız" derken sanki hiç vakti yokmuşçasına lafı kestirip, "Evet," dedi. "Anlat bakalım nedir mevzu?" Yutkundum. "Hocam..." dedim. "Mevzumuz siz de biliyorsunuz ki Shera ve onu kaybetmek istemiyoruz. Ama dün ona söylediğim şey sizin kendisi ile görüşmek istemeniz yönündeydi. Ben işi biraz okula yeniden dönsün diye gıyabınızda ve sözde yeni albüm çalışmamızı merak ediyormuşsunuz gibi anlattım."
Beni dinlerken Nadia hoca sandalyesinde geriye yaslandı. "Yani işin içine biraz yalan kattın, öyle mi?" dedi. "Sonra o yalana inanıp onu gerçeğe dönüştürmeye mi karar verdin?" Başımı eğmedim, "Evet" diyebildim sadece. Bir an yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. "Cesur," dedi. "Ama riskli." Masasının üzerindeki kalemi eline aldı. "Peki. Diyelim ki bu albüm gerçekten başlıyor. Shera bir hafta sonra vazgeçerse? Ya yine içine kapanırsa? Ya yarı yolda kalırsanız?" Bu kez duraksamadım. "Hocam" dedim, "Onu bir nebze de olsa tanıyorsam, albüm kozumuz okula dönmesinin tek çare" İlk kez o an başımı gerçekten dik tuttuğumu hissettim. Nadia hoca yavaşça ayağa kalktı. Pencereye doğru yürüdü.
Nadia Hoca "Normalde benim sizin üzerinizde bir tasarruf hakkım yok. Daha grup musunuz onu bile göremedim. Ben sadece buraya atanan bir müzik öğretmeniyim size ne faydam olur onu da bilmiyorum. Ama arkadaşınızın iyiliği için tüm bunların peşinde koşman beni sevindirdi. Senin mücadeleci bir ruhun var bunu söylemişti Buse Hocanız. Dün de dediğim gibi sen getir hele bir şu Shera denen gitaristi derdini anlayalım." Dediğinde zaten dün de aynı şeyleri bugünden farkı olmadan yinelemiştik. Sanki Shera ile bir kez konuşsa onu ikna edecek potansiyeli vardı ama Shera bu belli mi olur inanın çok kırılgan bir durum dolayısıyla bırakın okulu kasabayı bile terk ederdi kanaatimce.
Nadia Hoca sözlerini bitirdiğinde ne azarlamıştı, ne de fazla umut vermişti. "Normalde benim sizin üzerinizde bir tasarruf hakkım yok," demişti. "Daha grup musunuz onu bile göremedim. Ben sadece buraya atanan bir müzik öğretmeniyim. Size ne faydam olur onu da bilmiyorum. Ama arkadaşınızın iyiliği için tüm bunların peşinde koşman beni sevindirdi. Senin mücadeleci bir ruhun var, bunu söylemişti Buse Hocanız. Dün de dediğim gibi, sen getir hele bir şu Shera denen gitaristi, derdini anlayalım." Dün ne konuştuysak bugün de neredeyse aynısını konuşmuştuk. Sanki zaman yerinde sayıyordu. Ama aradaki fark şuydu, Bugün ben kaçmıyordum. İçimde bir umut vardı. Nadia Hoca gerçekten Shera ile bir kez konuşsa... belki o görünmez duvarı çatlatabilirdi. Onun insanı dinlerken yargılamayan hâli, göz teması kurduğunda insanın saklanacak yer bulamayışı, belki Shera'nın o içe gömülmüş fırtınasına ulaşabilirdi.
Korktuğum ise şuydu, Shera bu. Kırılganlığı cam gibi değil, daha çok buz gibi. Sessiz, saydam ve bir anda paramparça olabilecek türden. Yanlış bir kelime, yanlış bir bakış ve sadece okulu değil, kasabayı bile terk edebilirdi. Buna inanıyordum. Çünkü onu tanıyordum. Nadia Hoca masasına döndü. "Bak," dedi daha yumuşak bir sesle, "zorla olmaz. Eğer gelmek istemezse ben bir şey yapamam. Ama şunu bil, kaçmak her zaman çözüm değil. Bazen insanın bir yetişkin tarafından gerçekten dinlenmeye ihtiyacı olur."
Shera hiç gerçekten dinlendi mi?
Yoksa hep 'yetenekli', 'asi', 'inatçı' ya da 'zor' etiketleriyle mi anıldı?
Ayağa kalktım.
"Hocam," dedim, "onu getirmeye çalışacağım. Ama söz veremem." "Zaten söz istemiyorum," dedi. "Çaba bile başlı başına yeter."
Odadan çıktığımda koridor her zamanki gibiydi ama ben yine aynı değildim. Omuzlarımda görünmez bir sorumluluk vardı artık. Bu, sadece bir arkadaşlık meselesi değildi. Bu, bir eşikte duran bir insanı ya ileri itecek ya da düşmesine seyirci kalacak olmak demekti. Günlerdir uğraştığım tüm zihnimi meşgul eden bu durumdu esasında. Telefonumu çıkardım. Arasam mı? Mesaj mı atsam? Yoksa yüz yüze yeniden mi konuşsam? Yanlış bir ton, yanlış bir cümle her şeyi yakabilirdi.
Ama hiçbir şey yapmamak daha tehlikeliydi. Derin bir nefes aldım.
Ama bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. Çünkü Shera, gitar kutusu elinde, her zamanki salaş kıyafetleri ve kendinden emin yürüyüşüyle okul koridorunun ucunda belirmişti. Bana doğru yürüyordu. Gururlu, mesafeli ve kimseye hesap vermeyecekmiş gibi. "En sonunda..." dedim içimden ve farkında olmadan gülümsedim. Bunu görür görmez kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Ne sırıtıyorsun?" diye sordu, o kendine has iğneleyici tonuyla. Alışıktım bu sert kabuğuna. Üzerine gitmedim. "Hiç," dedim sadece. Gözlerini hafifçe kısıp, "Kim bu benimle görüşmek isteyen hoca?" "Haa... Nadia Hoca," dedim, kapıyı başımla işaret ederek. "Seni bekliyordu." Birlikte yürümeye başladık. Ama Shera tek kelime etmiyordu. Elindeki gitar kutusunu sıkı sıkıya tutuyordu. Sanki o sadece bir enstrüman değil, onun dünyayla arasındaki son bağdı. Yürüyüşünde tuhaf bir meydan okuma vardı. Kimse umurunda değilmiş gibi görünen, ama aslında herkese görünmez bir mesafe koyan o tanıdık hâliydi bu. Koridordaki birkaç öğrenci dönüp baktı. Shera ise hiçbirini görmemiş gibi yürümeye devam etti. Sonunda Nadia Hoca'nın kapısının önüne geldik. Kalbim hızlanmıştı. Elimi kaldırıp kapıyı iki kez tıklattım. "Gel," dedi içeriden gelen sakin ses.
Kapıyı araladım, bir adım ben girdim, bir adım da Shera. Nadia Hoca masasının arkasında oturuyordu. Bizi görünce ayağa kalktı. Ama özellikle Shera'ya bakışı farklıydı. Ne meraklı, ne yargılayıcı... sadece bekleyen bir bakıştı bu. Shera ise hiç eğilip bükülmeden, gitar kutusunu elinden bırakıp yanına yasladı. O kendine has duruşuyla, sanki bir sınava değil de bir sahneye çıkmış gibiydi.
"Ben Shera." Ne merhaba dedi, ne başka bir şey. Sadece ismini bıraktı odanın ortasına. Nadia Hoca hafifçe gülümsedi. "Biliyorum," dedi. "Seni dinledim."
Bu cümle beklediğimden daha sert çarptı. Shera'nın yüzünde de belli belirsiz bir değişim oldu. Kaşları milim oynadı. İlk kez savunma refleksi yerine merak gelmişti bakışlarına. "Neyi dinlediniz?" diye sordu Shera. "Seni," dedi Nadia Hoca. "Nasıl çaldığını değil sadece... neden çaldığını da."
İşte o an...
Shera'nın o görünmez zırhında ilk çatlak oluştu. Shera gözlerini kaçırdı. Bu onun için büyük bir hareketti. Çünkü Shera gözlerini kaçırmazdı. O, insanların gözlerinin içine baka baka susan biriydi. Ben ise kapının yanında öylece kalmıştım. Ne oturabiliyordum ne konuşabiliyordum. Bu anın kırılganlığını bozmak istemiyordum. Nadia Hoca eliyle sandalyeyi işaret etti. "Oturmak ister misin?" Shera bir an durdu. Sonra kısa ve öz "Olur" diyebildi. Ama gitar kutusunu bırakmadı. Eli hâlâ sapının üzerindeydi. Sanki kaçması gerekirse ilk onu alıp gidecek gibiydi. Nadia Hoca masaya yaslanmadı. Resmi bir mesafe kurmadı. Onun yerine Shera'nın seviyesine biraz daha yakın olacak şekilde durdu. "Sana tek bir soru soracağım," dedi. Shera sessizdi. "O gitarı neden bırakmadın?"
Oda yeniden sessizliğe gömüldü. Koridordan gelen uzak ayak sesleri bile ikisinin arasına giremiyordu buna ben de dahildim. Shera cevap vermedi. Ama ilk kez...
Savunmada değildi. İlk kez biri onun yeteneğini değil, sebebini sormuştu. Parmakları gitar kutusunun sapını biraz daha sıktı.
Ve bence o an, bu sadece bir konuşma değil, bu, Shera'nın ya yeniden doğacağı ya da tamamen kaybolacağı an gibiydi. Ve kaderimiz, onun vereceği o tek cevapta saklıydı.
Nadia Hoca'nın niyeti nasihat vermek değildi. Bunu daha ilk bakışta anlamıştım. Bu beni biraz korkutsa da otoritesini gizleme gereği duymuyordu, aksine, Shera'nın karşısında bunu açıkça koyuyordu. Sert değil ama net, sınırları belli, güveni yerinde. Bu yöntem doğru muydu, emin değildim. Ama Nadia Hoca ne yaptığını biliyordu. Bundan emindim. Sorular sıradan başlamıştı.
"Ne zamandır çalıyorsun?"
"Hangi tarzı kendine daha yakın buluyorsun?"
"Evde mi çalışıyorsun, burada mı?"
Ama konu bir noktada okul devamsızlığından kopup bambaşka bir yere evrildi. Artık mesele Shera'nın okula gelip gelmemesi değildi. Konuşma, onun virtüözlüğe yaklaşan müzikal birikimine kaymıştı. Ve bu bilinçliydi. Shera her soruya kısa ama ustaca cevaplar veriyordu. Cümleleri uzatmıyor, kendini savunmuyor, gereksiz detaya girmiyordu. Ama söylediği her şeyin arkasında ciddi bir birikim vardı. Teknik terimleri doğru kullanıyor, armoni bilgisini saklamıyor ama gösteriş de yapmıyordu. Ben ise kenarda durmuş, farkında olmadan nedense terlemiştim. Sanki sınava giren bendim. En sonunda Nadia Hoca hafifçe başını eğdi.
"Gitarın ne marka?" diye sordu. Shera'nın gözlerinde o tanıdık gurur parladı. "Gibson Flying V," dedi. "Biraz eski... ama idare ediyorum."
O "idare ediyorum" cümlesinde gizli bir şey vardı. Çünkü ben biliyordum. Bu onun hayal ettiği gitar değildi. O aslında daha farklı bir tonun, daha sert bir karakterin peşindeydi. Ama şartlar buna henüz müsaade etmiyorken bir an boşluk yakaladım ve istemsizce araya girdim. "James Hetfield'ın ESP LTD'sinden bir tane olsa hiç fena olmazdı," dedim yarı şaka, yarı ciddiyetle. O an Shera bana baktı ve güldü. Gerçekten güldü yani. Küçük, kısa ama içten bir gülüş. O gülüş odadaki gerginliği bir nebze de olsa değiştirdi. Nadia Hoca da fark etti bunu. Buzlar görünmez şekilde çatlamıştı sanki. Çünkü mesele disiplin değildi aslında.
Mesele okul da değildi. Mesele Shera'nın kendini değerli hissetmesiydi. Nadia Hoca sandalyeye biraz yaslandı, "Demek ton arıyorsun," dedi sakin bir sesle. "Peki sahne arıyor musun?" diye sordu peşinden.
Shera sustu.
İşte soru buydu. Okul bir bina değildi artık. Bir ihtimaldi. Eğer doğru kurulursa, bu yer onun kaçtığı bir yer değil çıkış yolu olabilirdi. Ben o an Nadia Hocanın aslında ne yapmak istediğini aslında gerecekten o an anladım. Biz Shera'yı okula getirmeye çalışmıyor, biz ona, hak ettiği sahneyi göstermeye çalışıyormuşuz.
Nadia Hoca, sonunda aradığı o küçük çatlağı bulmuş gibiydi. Konuşmanın yönünü ustalıkla değiştirdi.
"Peki," dedi sakince, "yeni albümden ne haber?"
Shera hiç düşünmeden, "Var... beş tane riff var. Ama hepsi ham halde. Nesly söz yazacak. Üzerinde çalışmamız lazım" diye karşılık verdi. Benim adımı o cümlede duymak tuhaf bir histi. Çünkü o ana kadar söylediğim yalanlar, ilk kez Shera'nın ağzından gerçeğe dönüşüyordu. Sanki olmayan bir albüm, onun kabulüyle var olmaya başlamıştı. Nadia Hoca'nın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. "Ohoo," dedi, "siz yolu yarılamışsınız bile. Sabırsızlıkla dinlemek isterim çalışmalarınızı. Ne zaman müsaitsiniz?" derken bu sıradan bir soru değildi. Altında gizli bir davet vardı. "Her gün gelin," demiyordu ama diyordu. "Ben karışmam," demiyordu. Ama merak ettiğini saklamıyordu. "Yapın," diyordu aslında. "Ben de dinleyen biri olurum." Shera omzunu hafifçe silkti.
"Olabilir," dedi. "Hatta şimdi bile" Nadia Hoca elini kaldırarak nazikçe durdurdu. "Şimdi olmaz. Öğle arası bitiyor. İki dersim var." Şöyle yapalım mı ne dersiniz? İsterseniz müzik odasını Buse Hocanıza söyleyip açtırabilirim. Eski günlerdeki gibi. Siz prova yaparsınız, ben de derslerim bitince dinlerim. Ne dersiniz kızlar?"
Bu teklif, sıradan bir oda anahtarı değildi. Bu, geri dönüşün anahtarıydı. Ama bir sorun vardı. Benim dersim vardı. Bir an Shera'ya baktım. Sonra Nadia Hoca'ya.
"Hocam... benim de dersim var aslında ama..." dedim, cümleyi tamamlayamadan. Nadia Hoca başını hafifçe sallayarak, "Sorun değil," dedi net bir sesle. "Ben ayarlarım." Bu cümle sadece bir izin değil, bu bir destekti. Shera hiç tereddüt etmedi. "Neden olmasın," dedi. İşte o an, her şey değişti. Nadia Hoca masasında duran telefonu eline aldı. Buse Hoca'yı aradı. Kısa bir konuşma geçti aralarında. Sonra telefonu indirip bana baktı ve küçük bir "tamam" işareti yaptı. O an içimde garip bir his doğdu. Sanki uzun zamandır kapalı kalan bir kapı, sessizce aralanmıştı. Güneş doğmamıştı belki. Ama karanlık artık eskisi kadar güçlü değildi.
Ve ilk kez, Shera'nın gerçekten geri dönebileceğine inandım.
Bas gitarım yanımda değildi. Ama sözlerim vardı. Karaladığım, biraz eksik, biraz karamsar, tamamlanmamış cümleler ve yarım kalmış duygular. Aslında en çok merak ettiğim şey Shera'nın vereceği tepkiydi. Çünkü bazen bir nota değil, tek bir kelime bile insanı hayata geri bağlayabilirdi. Odadan çıkarken anahtarı nereden alacağımızı biliyorduk. Bu, unutulmuş bir alışkanlık gibiydi, düşünmeden hatırlanan bir refleks. Shera gitar kutusunu eline almış, kendinden emin adımlarla yürüyordu. Ben hemen yanında. Koridorda koşuşturan öğrenciler, gürültü, kahkahalar, açılıp kapanan kapılar... Hepsi bir fondu sadece. Biz ise o kalabalığın içinde, kimsenin fark etmediği bambaşka bir yolculuğa doğru yeniden yürüyorduk. Adımlarımız sıklaşmış, karar verilmiş, geri dönüş başlamıştı. "Bekle," dedim aniden. "Çantamı alıp geliyorum." Cevabını beklemeden koşarak yanından ayrıldım Shera'nın. Kalbim garip bir heyecanla atıyordu. Çantamın içinde ne bir enstrüman vardı ne de tamamlanmış bir beste, sadece birkaç satır. Birkaç kırık şiir.
Aklımda tek bir soru vardı, bu sözler, Shera'ya iyi gelecek miydi? Bunu zaman gösterecekti. Aslında okul açılalı daha ne kadar olmuştu ki? Günler birbirine karışmış, zaman sanki olması gerekenden daha hızlı akmıştı. Daha yeni yaptığımız çalışmaların dumanı üzerindeydi. Amfilerin sıcaklığı, tellerin titreşimi, odanın içine sinmiş o tanıdık koku hâlâ canlıydı zihnimde.
Ve şimdi, her şey yeniden başlıyordu.
Tek bir kişi için.
Shera için.
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.
Ben hala buradayım...
Bölüm 25
Uyumakla uyanmak arasında bir yerde asılı kalmış gibiyim. Hâlâ görüntüler akıyor zihnimden, tam rüya da değil, tam gerçek de. Sabah, geceye usulca veda ederken ben bir önceki günün yükünü sırtımdan atamamışım. Zaman ilerliyor ama bedenim geride kalmış gibiydi hala. Alarm çalıyor. O ses var ya... Sanki saat değil de doğrudan beynimin ortasına vuruyor. Elimi nereye uzattığımı bilmeden kapatıyorum, sonra bir süre daha tavana bakıyorum. Doğrulmam uzun sürüyor. Yatağın kenarında otururken başım öne düşüyor, geri kaldırıyorum. Bugün de böyle başlayacak belli ki.
Koridordan babamın sesi geliyor, "Günaydın kızım." Cevap vermiyorum. Bilerek değil. Sadece olmuyor. Esniyorum, başımı hafifçe sallıyorum, o da yetiyor sanırım. Babam ses etmez zaten. Annem olsa şimdiye çoktan "kızım bi' cevap ver bari" demişti. Sofrada yüzüm Hayko Cepkin'den hallice bir ifadede. Yarı göz açık, yarı kapalı. Ne yediğime bakmıyorum bile, çatal ağzıma gidiyor, çiğniyorum, yutuyorum. Tat yok, fark yok. Sadece otomatik bir sabah ritüeli. Annem arada bir şeyler söylüyor ama kelimeler kulağıma çarpıp yere düşüyor sanki. Çantayı sırtıma alıyorum, tam çıkacakken annem, "Üzerindekilerle mi gideceksin okula?"
O an fark ediyorum. Hâlâ eşofmanlardayım. Üzerimde dün gecenin rehaveti, uykusuzluğun kokusu var. Annem, "İlk ders beden eğitimi mi?" "Galiba," diyorum, emin değilim ama işime geliyor. Odaya yöneliyorum çantayı yere bırakıp. Annemin başını salladığını hissediyorum, görmesem de biliyorum. Babam ise yine sessiz. Hep öyle. Olumlu değil belki ama anlayışlı. En azından yormuyor. Odamda aynanın karşısına geçiyorum. Saçlar darmadağın, gözler şiş. Kendime bakıyorum ama kendimi görmüyorum. Sanki dünle bugün arasında bir yerlerde sıkışıp kalmışım. Üzerimi değiştirirken içimden bir ses "dayan" diyor. Bir diğeri "neye?" diye soruyor. Cevap yok.
Çantayı tekrar sırtıma alıyorum. Kapıdan çıkarken evin sesi arkamda kalıyor. Annemin mutfaktaki tıkırtısı, babamın görüşürüz kızım sesi... Hepsi bir anda uzaklaşıyor. Dışarıda hava serin, sabah henüz tam karar vermemiş gibi.
Yürüyorum.
Uykusuzum.
Yorgunum.
Ama yine de gidiyorum.
Demek ki bazı sabahlar umutla değil, alışkanlıkla başlıyor.
"Şimdilik bu da yeter" deyip Shera'nın evine gitmek için yolu uzatıyorum.
Yağma yoktu gerçekten. O okula gidilecekti. Gerekirse başından aşağı bir sürahi su dökerdim, sonrası ne olurdu hiç düşünmedim. Gerçi Shera'nın o uykulu hâlinden bile nasıl bir canavara dönüşebileceğini iyi bilirdim. Büyük ihtimalle beni bir güzel hırpalardı ama... neyse. Bazen bedel ödemek gerekir. Kapıyı çaldığımda açan yine Nejla abla oldu. Her zamanki gibi hafif eğilip yüzüme baktı, o anne bakışıyla. "Kızım," dedi, "bu gece geç saate kadar kömürlükten çıkmadı. Bangır bangır müzik çaldı uyandıramadım." Bir an durdum. "Müzik mi çaldı?" dedim. Hah. Tamam. Anladım. "Ben kaldırırım," dedim kısaca, içeri girmek için izin isterken. Nejla abla arkamdan söylenmeye başlamıştı bile, "Bu kız niye böyle oldu..." Sesi mutfağa doğru uzaklaşırken ben koridoru geçiyordum. Aslında onun söylediklerinden çok, kendi hâlime şaşırıyordum. O anki yorgunluğumla, kafamın içindeki uğultuyla, ne yapacağımı ben de pek kestiremiyordum. Ama geri dönmek yoktu.
Kapıyı tıklattım. Ses yok. Bir saniye bekledim, sonra direkt daldım içeri. O an yüzüme çarpan hava... daha doğrusu hava yokluğu. Günlerdir yerinden kalkmamış kirli çorap kokusu, kapalı kalmış bir odanın ağır soluğu. Camı açmam bir oldu. İçimden istemsizce, "Bu kız burada nasıl hayatta kalıyor ya," dedim.
Yatağa doğru yaklaştım. "Shera," dedim. Ses yok. Bir daha. Yok. Omzunu dürttüm. Hafif bir kıpırtı, sonra bir "öff" sesi. Ardından sinirli, yarı bilinçli bir çıkış haliyle,
"Ne var be sabah sabah..." Gözlerini aralayıp beni karşısında görünce afalladı. Gerçekten. O an yüzündeki ifadeyi çok net gördüm, şaşkınlık, uykusuzluk ve hafif panik karışımı. "Ne oldu kız? Bir şey mi var?" dedi, bu sefer daha uyanık ve daha da sert. "Kalk," dedim net bir sesle. "Okula geç kalıyoruz." Sonra bir an durup,
"Hadi üzerini giy. Sana bir sürprizim de var" dedim yanlış kelimeyi seçmiştim belki de. "Uykum var," deyip yüzünü diğer tarafa döndü. Yorganı biraz daha üstüne çekti. "Git ya..."dedi homurdanarak. Sinirim dişlerime vurdu. "Shera," dedim, bu sefer daha alçak ama daha ciddi bir tonla, "sana ihtiyacım var." Cevap? Yok.
O an anladım ki zorlamanın faydası olmayacaktı. Ne bağırmak, ne çekmek, ne de su dökmek... Hepsi bir süre sonra daha büyük bir savaşa dönüşürdü. Derin bir nefes aldım. Yatağın kenarında bir an durup ona baktım. Uykuda bile asi duruyordu sanki. "Tamam," dedim sonunda. "Okuldan çıkınca kömürlükte buluşalım."
Bir adım geri attım. "Hiçbir yere gitme" diye ekledim en son. Yorganın altından belirsiz bir kafa sallama geldi mi, yoksa ben mi öyle görmek istedim, emin değilim. Kapıya yöneldim. Çıkarken bir kez daha odaya baktım. Açık camdan giren sabah ışığı, dağınık gitar kablolarına, köşeye atılmış pedallara vuruyordu.
İçimden, "Bu iş okuldan sonra daha zor olacak" diyerek kapıyı sessizce kapattım. Nejla ablaya görüşürüz dediğimde "Kalkmadı değil mi? Diye sorunca sadece kafamı salladım evden çıkarken.
Zaman gerçekten daralmıştı. Okula yetişmek kelimenin tam anlamıyla zar zor olmuştu. Bahçe kapısından içeri girdiğimde zil çoktan susmuş, koridorların uğultusu derse dönüşmüştü bile. Sınıfa girdiğimde ilk fark ettiğim şey, boş sıralardı. Neredeyse sınıfın yarısı yoktu. Normalde "kalabalıkta yorgunluğum kaybolur" diye avunurdum ama bu sefer tam tersi olmuştu, boşluklar yorgunluğumu daha da görünür kılmıştı. Hocanın sesi vardı ama kelimeleri yoktu. Tahtaya yazıyor, anlatıyor, dönüyor... Benim gözlerim ise resmen isyan bayrağı açmıştı. "Kalk," diyorlardı bana, "git evine, yatağına dön." Başımı sıraya dayayıp bir an gözlerimi kapattım. Açtığımda beş dakika geçmişti belki ama sanki bir gece uyumuş gibi hissettim. İlk dersin bitiş zili çaldığında içimde tuhaf bir rahatlama oldu, sanki özgürlüğüme kavuşmuş gibiydim. Lavaboya attım kendimi. Musluğu sonuna kadar açıp yüzüme soğuk suyu çarptım. Bir kez, iki kez... Üçüncüsünde başımı kaldırıp aynaya baktım. Gözlerim kızarık, saçlarım dağınıktı. "Dur nan," dedim kendi kendime. "Toparlan biraz." O an aklıma Duygulum geldi. Kesin uyanmıştır, diye düşündüm. Telefonumu çıkardım. Shera'nın devamsızlık meselesi içime dert olmuştu. Ona bir şey demeden geçemeyecektim. Belki bir yol bulurduk. Belki yine saçma bir fikirle gelir, "hallederiz" derdi. Ama asıl mesele bu değildi. Mesaj yazmaya başladım ama göndermeden durdum. Çünkü evet... Aslında bir B planım vardı. Kimseye söylemediğim, henüz kendime bile tam itiraf edemediğim bir plan. Shera'yı okuldan tamamen kopmadan bu işi çözmenin bir yolu olmalıydı. Belki resmî değil, belki alışılmışın dışında ama... bizim tarzımıza uygun bir yol. Ve bu yolun tam ortasında Nadia Hoca vardı. Sert bakışlarının ardında ne sakladığını hâlâ bilmiyordum ama bir şeyden emindim, o, bizi sıradan üç öğrenci gibi görmüyordu. Ya da öyle olmasını düşlüyordum. Telefon ekranında Duygulum'un ismi dururken içimden, "bir kişi daha bu yükümü bilirse hafiflerim" diye hesap yapmak ile meşguldüm. Musluğu kapattım. Ellerimi kurularken derin bir nefes aldım. Bugün sadece derslerden ibaret değildi. Bugün, bir sonraki hamlenin günüydü.
Sesli yazma komutuna basmamla birlikte içimde biriken her şey ağzımdan dökülmeye başladı. Duraksamadan, virgül koymadan, sanki dün dertleşmemişiz gibi yeniden bir makale yazıyormuşum gibi,gibi,gibi,... Shera, okul, devamsızlık, albüm, Nadia Hoca, sıkışmışlık hissi... Hepsi arka arkaya aktı. En sona da özellikle yeniden ekledim, "Öğle arasında mutlaka Nadia Hoca'yla görüşelim." Göndere bastığım an, içimde bir şey yerli yerine oturdu sanki. Gözlerim gerçekten açılmıştı. Uykusuzluk, yorgunluk, sabahki bezginlik bir anda geri çekildi. Ne zaman kendimizle, bizimle ilgili bir mesele çıksa içimde bir kıvılcım çakıyordu. Bu da onlardan biriydi. Mantıken işimiz okuldu, derslerdi, sınavlardı ama yine dönüp dolaşıp Shera'nın peşine düşmüştük. Çünkü o, kendi karanlığında kaybolmaya en yatkın olanımızdı. Onu bu bohemlikten, bu "boş ver" hâlinden çekip çıkaracak bir şey bulmalıydık. Yoksa bir gün gerçekten geç kalacaktık. Zil çalınca sınıfa girdim, telefonu titreşime aldım. Sıramda oturuyordum ama aklım çantamdaydı. Gözüm, kulağım oradaydı. Öğretmenin sesi boş sınıfta yankılanıyor, kelimeler duvara çarpıp geri dönüyordu sanki. Arada "duymamışımdır" bahanesiyle çantaya hamle yapıyor, ekranı kontrol ediyordum, sıfır bildirim. Her seferinde biraz daha moralim bozuluyordu. Teneffüs ziline daha on beş dakika vardı. Tam yine dalıp gitmişken çantadan kısa, net bir titreşim sesi geldi. O an refleksle elimi çantaya attım. Kendimi tutamamıştım.
"Hayrola Nesly, ne bu telaş?" dedi hocam. "Acıktın mı yoksa?"
Bir saniyelik boşluk...
"Şey... evet hocam," dedim.
İnandı mı?
Bence hayır.
Ama iyi ki telefonu görmedi.
Kalbim göğsümde hızlı hızlı atıyordu. Ekrana baktığımda Duygulum'un adı yoktu. Bir boşluk yakalayıp hoca arkasını döndüğü anda, telefonu çantadan bile çıkarmadan araladım fermuarı. Ekran bir anlığına yandı.
15.09.2026 tarihi itibariyle 450 TL hat ücretinizin son ödeme günü. Ödeme yaptıysanız bu mesajı dikkate almayın.
Oldu mu şimdi bu?
İçimden geçen hayal kırıklığı resmen diz boyuydu. Bir anlık umut, bir anlık heyecan... Hepsi o soğuk, ruhsuz mesajın altında ezilip kalmıştı. Telefonu geri ittirdim çantaya. Sanki bana bir şey borçluymuş da vermemiş gibi sinirlenmiştim. Zaten kafam yeterince doluyken bir de bu saçma hatırlatma... Hayatın küçük ama zamanlaması kusursuz darbelerinden biri işte. Ders devam ediyordu ama ben çoktan kopmuştum. Saat ilerledikçe içimdeki sıkıntı ağırlaşıyor, her zil sesi bana daha uzak geliyordu. Dördüncü dersin sonlarına doğru sınıfta o tanıdık toparlanma hali başladı. Defterler kapandı, kalemler çantaya girdi. Tam o sırada, yine o kısa titreşim. Bu sefer farklıydı. Ekrana baktım. Gönderen: Duygulum. Kalbim istemsizce hızlandı. Mesajın ilk satırı ekranda belirmişti, "Shera mı... hadi ya, yine mi?" Ders bitmek üzereydi. Hocanın sesi hâlâ sınıfın içinde dolaşıyordu ama kelimeler artık bana uğramıyordu. Mesajı açamadım, ama okumuştum bir şekilde. O birkaç kelime yetmişti zaten. İçimde hafif bir gülümseme belirdi. Demek yalnız değildim. Demek biri, benimle aynı ciddiyetle bu işi düşünüyordu. Mesajı açmadım hemen. Derin bir nefes aldım. Çünkü biliyordum; o mesajla birlikte işler biraz daha ciddileşecek, biraz daha zorlaşacaktı. Ama artık geri dönüş yoktu.
Shera için, bizim için, belki de bu hikâyenin bir sonraki kırılma noktası için... Öğle arası çok şey değiştirecekti.
En nihayetinde zil çaldığında refleksle attım elimi çantama. Daha hoca sınıftan tam çıkmadan, cam kenarına tünedim, sanki orası benim geçici sığınağım, kimsenin sorusunun erişemeyeceği tek noktaydı. Parmaklarım ekrana değdiğinde içimdeki acele, kelimelere de bulaştı. "Birazdan Nadia Hoca'nın yanına geçeceğim. Müsaitsen görüşelim." Gönder tuşuna bastığım an bile beklemedim aslında. Telefon neredeyse hemen titredi. Sanki benden mesaj bekliyormuş gibi.
Duygulum'un cevabı kısa ama netti, "Müsaitim. Ne oluyor, anlat." Derin bir nefes aldım. En azından yalnız değildim. Koridor yavaş yavaş dolmaya başlamış, öğrenciler teneffüsün gürültüsünü sırtlanıp sınıflardan taşıyordu. Ben camdan dışarı bakıyordum ama gördüğüm şey bahçe değildi, aklımda Shera vardı. Ve şimdi bir de Nadia Hoca. Telefonu avucumda sıkarken kendi kendime, "Tamam Nesly, şimdi sakin ol. Ya bu bir düğümse... çözmeye buradan başlıyoruz."
Çantayı omzuma taktım. Koridorun uğultusuna karışmadan, doğrudan müzik odasının olduğu tarafa yöneldim.
Telefon kulağımdayken koridorun gürültüsü bir anda arka plana düştü. Duygulum'un sesi netti, her zamanki gibi doğrudan ama yormayan bir tondaydı. "Yine mi bir Shera vakası yaşıyoruz, hayrola?" dedi. Açıkçası tam da buydu. İçimde birikenleri kısa cümlelere sığdırmaya çalışarak olan biteni yeniden anlattım. Okula gelmeyişini, telefonunu kapatmasını, kömürlükte sabahlamalarını, benim çaresizce kapısında bitişimi... Anlattıkça omuzlarımdaki yük biraz daha hafifliyordu sanki. "Eee..." dedi sonunda Duygulum, "ne yapacağız biz bu kızı?" İşte asıl soru buydu. Durup yürümeyi kestim. Duvara yaslandım, gözüm karşı sınıfın kapısına takıldı ama bakmıyordum bile aslında. "Ben," dedim yavaşça, "Nadia Hoca'yla konuşalım istiyorum. Ama böyle... kırmadan, dökmeden. Yargılatmadan. Sadece durumu anlatalım. Ne dersin?" Duygulum iç çekti o an. Sesinden, bu ihtimalin ona pek umut vermediği belliydi. "Ne faydası olacak ki Nesly?" dedi. "Shera bildiğin Shera. Baskı görünce daha çok kaçıyor" diye de devam etti. Haklıydı. Hepimiz bunu biliyorduk. Ama içimde, adı konmamış bir direnç vardı. Sanki bu kez denemezsek, gerçekten kaybedecektik onu. "Biliyorum," dedim. "Ama yine de... bir yerden yolunu bulacağım. Bulmak zorundayım. Onu bu halde bırakmak istemiyorum" çıkışım ile Duygulum'un sesi bu kez yumuşadı. "Tamam," dedi. "Sen konuş. Ben arkandayım. Gerekirse ben de dahil olurum. Ama dikkatli ol" diye
telefonu kapattığımda kalbim hızlı atıyordu. Karar verilmişti artık. Geri dönüş yoktu. Nadia Hoca'nın kapısını çalmak, sadece bir öğretmenle konuşmak değildi benim için Shera'yı, grubu, belki de kendimi savunmaktı. Derin bir nefes aldım. Ve adımlarımı müzik odasına doğru yeniden çevirdim.
Planım aslında basitti ama etkisinin hemen değil, zamanla anlaşılacağını hissediyordum. Bu grubu ayakta tutmak zorundaydım, yalnızca albümler, klipler ya da rakamlar için değil, birbirimizi kaybetmemek için. Ve en zorlu sınavımızın adı belliydi, Shera. Onun kaçışlarını, geri dönüşlerini, bir kapıyı çarpıp gidişini ve sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi geri gelişini... Bu hikâyeyi en başından beri biliyorduk. Ama her seferinde aynı ihtimal içimi ürpertiyordu, bir ayrılık, bu kez geri dönüşsüz de olabilirdi. Kapıyı iki kez hafifçe tıklattım. Camdan zaten görünüyordu, Nadia Hoca telefondaydı. Göz göze geldik. Eliyle "gir" işareti yaptı, konuşmasını kesmeden. "Sen ne düşünüyorsun yolladıklarım hakkında?" diyordu karşı tarafa. Bir yandan da eliyle koltuğu işaret etti, otur diye. O an dizlerim bana ait değildi sanki. Koltuğa oturduğumda bacaklarım istemsizce titremeye başladı. Resmen stresten titrek bacak sendromu geçiriyordum. Dilim damağım kurumuştu. Masanın üzerindeki pet bardağı fark ettim, uzanıp aldım, sürahiden su doldurmaya çalıştım ama elim o kadar kararsızdı ki su taştı, masanın üzerine yayıldı. İçimde bir panik dalgası iyiden iyiye yükseldi. "Harika, şimdi de bunu beceremedim" diye geçirdim içimden. Ama Nadia Hoca tek kaşını bile oynatmadı. Hiç istifini bozmadan çekmecesini açtı, bir selpak çıkardı ve bana doğru uzattı. Aynı anda telefondaki konuşmasına devam ediyordu. "Ben de öyle düşünüyorum," dedi sakin bir sesle. "Ama bu süreklilik arz ediyor. Tek seferlik bir durum değil" diye peşi sıra ekliyordu ara sıra da karşı tarafı onaylar nitelikte "hı, hıııı" diye. Selpakla masayı silerken ellerimin hâlâ titrediğini fark ettim. Onun bu kadar sakin olması, benim içimdeki fırtınayı daha da görünür kılıyordu sanki. "Tamam," dedi biraz sonra. "Sonra konuşuruz" deyip kapattı telefonu.
Nadia Hoca en sonunda bana döndü. Bakışı netti, ölçüp tartan cinsten. Ne yumuşak ne sert... ama kesinlikle kaçacak bir yer bırakmıyordu. Bu durum ilk başlarda beni rahatsız ede dursun asıl meseleyi konuşma vakti artık gelip çatmıştı. "Evet Nesly," dedi. "Belli ki acil bir şey var. Anlatmak ister misin?" dediğinde boğazımı temizledim. İçimde birikenleri sıraya koyup anlatmaya başlamadan önce, boğazımdaki düğümü yutarak araya girdim. "Hocam," dedim, sesim düşündüğümden daha sakin çıkmıştı, "Duygulum da sizinle tanışmayı çok istiyor. Müsaitseniz onu da görüntülü olarak dahil edelim mi?" Nadia Hoca bir an durdu. Bakışları yüzümden telefona, telefondan tekrar yüzüme kaydı. Sanki bu talebin arkasındaki asıl nedeni anlamaya çalışıyordu. Sonra başını hafifçe salladı. "Olur," dedi kısa ve net bir şekilde. Ve beklenen soru geldi. "Shera yok mu?" diye ekledi hemen ardından. Tonunda merak vardı ama daha çok eksik bir parça hissi. Hazırlıklıydım. En azından öyle sanıyordum. "Onu da anlatacağım hocam," dedim ve hiç vakit kaybetmeden telefona sarıldım. Ekran karardı, sonra Duygulum'un adı belirdi. Bir... iki... Üçüncü çalmada açtı. Yüzü ekranda belirince içimdeki gerilim biraz olsun çözüldü. Onu görmek her zaman olduğu gibi güvenli bir alan yaratmıştır bana.
Heyecanımı bastırıp, olduğumdan daha sakin görünmeye çalışarak, "Duygulum," dedim, "şu an Nadia Hocamın yanındayım. İsterseniz sizi tanıştırayım."
"Tabii ki," dedi hiç tereddüt etmeden. Telefonu masanın bir köşesine, kitaplara yaslayarak sabitledim. Ekrana ikimiz de giriyorduk artık, ben masanın kenarında, Nadia Hoca ise arkasında sıralanmış dosyalarla birlikte, dimdik oturuyordu. "Merhaba Hocam," dedi Duygulum. "Merhaba," diye karşılık verdi Nadia Hoca.
"Nasılsınız?" "İyiyim, teşekkür ederim." Kısa, resmi ama ölçülü bir tanışma faslıydı bu. Kimse fazla açılmıyor, herkes karşısındakini tartıyordu. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra Nadia Hoca, hiç dolandırmadan konuya girdi. "İkiniz tamam," dedi ekrana bakarak. "Ama sizin kaçak gitarist hâlâ ortalıkta yok anladığım kadarıyla" derken bakışlarını bana çevirdi ve "O nerede?" diye sordu.
Duygulum'un yüzünde tanıdık bir ifade belirdi, o konuya hakimdi sonuçta. Ben ise içimden derin bir nefes aldım. İşte tam da bu yüzden buradaydık. "Hocam," dedim sonunda, kelimeleri dikkatle seçerek, "Shera bizim en güçlü yanımız olduğu kadar en zor tarafımız da. Müziği bırakmıyor ama... hayatın geri kalanını da pek umursamıyor şu sıralar" derken Duygulum ekrandan başını sallayıp beni onayladı. "Albüm sürecinde vardı," dedi. "Kayıtlar, düzenlemeler, fikirler... hepsinde. Ama okul kısmı... orası hep problem." Nadia Hoca ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Omuzları gevşemedi, yüzündeki ifade yumuşamadı. "Yani," dedi yavaşça, "sahneye çıkarken var, sorumluluk zamanı gelince yok." Bu cümle bir yargıdan çok bir tespitti. Ve canımı acıtan da buydu. "Evet," dedim fısıltıya yakın bir sesle. "Ama onu kaybetmek istemiyoruz. Ne gruptan ne de hayattan" diye ekleyince Nadia Hoca bir süre konuşmadı. Gözleri bir noktaya sabitlendi, belli ki düşünüyordu. Sonra bakışlarını tekrar ekrana, Duygulum'a çevirdi. "Peki," dedi. "Sizce Shera müzikten mi kaçıyor... yoksa başka bir şeyden mi?" diye sordu.
İşte aradığım ve beklentim buydu. Yargılamadan çözüm üretebilecek bir yol bulmak.
"En son işte hocam," dedim, sesimdeki yorgunluğu saklayamadan, "bizim sorunumuz tam olarak bu. Ama nasıl çözeceğimizi bilemedik. O yüzden Duygulum'la birlikte size hikâyeyi en başından anlatmak istiyoruz." Nadia Hoca başını hafifçe öne eğdi. "Anlatın," dedi. "Atlamadan ama toparlayarak." Derin bir nefes aldım. Duygulum'un ekrandaki görüntüsü sabit, dikkatliydi. Göz göze gelmeden de aynı yerden tuttuğumuzu biliyordum. "Shera," diye başladım, "aslında her şeyin başlangıcı. Müziğe gerçekten ciddiyetle sarılmam onun sayesinde oldu. İlk gitarı elime alışım, ilk prova, ilk 'hadi bir şey yapalım' diyen oydu." Duygulum sözü devraldı. "İlk grup Sırra Kadem de onun fikriydi," dedi. "İsimden tut şarkıya, hatta notalara kadar her şey onun tekelindeydi." Ben devam ettim. "Başta çok iyiydik. Herkes birbiri için çabalıyordu. Ama sonra... Shera'nın tavırları değişti. Gelip gitmeler, son dakika iptalleri, 'ben böyle istiyorum'lar... İkimiz arasındaki dengeler bozuldu." Nadia Hoca hiç araya girmedi. Not almıyordu ama gözlerinden hiçbir detayı kaçırmadığı belliydi. "Sırra Kadem'in dağılması," dedim, kelimeler ağzımda ağırlaşarak, "bir anlamda onun yüzündendi. Ya da en azından biz öyle yaşadık. Ben o dönemde müziği bile bırakmayı düşündüm." Duygulum başını eğdi. "Ben o sıralar başka bir grupta çalıyordum ama olaya hakimdim, o kopuş kolay olmadı," dedi. "Nesly için." "Sonra yolları ayırmanın doğru olacağına karar verdim," diye devam ettim. "Uzun bir süre haber almadık kendisinden. Ta ki... Shera tekrar ortaya çıkana kadar." Bu noktada bir an duraksadım.
"Geri döndüğünde," dedim, "sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Müzik hâlâ içindeydi, hatta belki eskisinden de güçlüydü. Biz de... onu benim kurduğum şu anki Gökkuşağının Ritmi grubuna aldık. Çünkü hem yeteneğini inkâr edemezdik hem de yarım kalan bir şeyler vardı." Duygulum, "Bu kez daha dikkatli olmaya çalıştık. Ama okul, sorumluluk, süreklilik... orada yine tökezledi." Sözlerimiz artık bitmeye yakın "okul açıldı yine ortalıkta yok" derken telefonun ekranında Duygulum'un yüzü donmuş gibiydi, ben ise ellerimi dizlerimin üstünde kenetlemiştim. "Sadece onu kaybetmek istemiyoruz" diyebildim. Nadia Hoca arkasına yaslandı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra "Yani," dedi, "Shera sizin için hem kapıyı açan kişi... hem de o kapıyı birkaç kez sertçe kapatan öyle mi?" dedi.
Başımı salladım. "Aynen öyle hocam." "Ve siz," diye devam etti, bakışlarını ikimize birden gezdirerek, "onu kaybetmek istemiyorsunuz ama bu şekilde de devam edemiyorsunuz." Duygulum'la aynı anda "Evet" diye onayladık bu soruyu. Nadia Hoca dudaklarını ince bir çizgi hâline getirdi. "Peki," dedi, sesi sakin ama netti, "şimdi bana şunu söyleyin... Shera bu hikâyenin neresinde durduğunu gerçekten biliyor mu, yoksa siz onun adına yıllardır idare etmeye mi çalışıyorsunuz?"
Bu soru çok zordu ikimiz içinde. Ve biliyordum... asıl zor kısım şimdi başlıyordu.
Duygulum buna şahit olmamıştı ama ben az önce, Nadia Hoca'nın bir telefon görüşmesinin tam ortasında odasına girmiştim. Beni görünce konuşmasına kısa bir ara verip, "Ne konuştuğumu biliyor musunuz?" diye sordu Nadia Hoca. İkimiz de konuya hâkim olmadığımız için, aynı anda "Bilmiyoruz hocam," diye cevapladık.
"Buna sonra gireriz," dedi net bir tonla. "Ama şunu bilin, az önceki telefon görüşmesi sizinle ilgiliydi." Cümleyi orada kapattı. Ne bir açıklama yaptı ne de ipucu verdi. Sonra sandalyesine yaslandı ve asıl meseleye geçti, "Madem kayıp kızımız Shera, konu ona gelsin" dedi. Kısa bir duraksamadan sonra, "Dün neredeyse bütün çalışmalarınızı dinledim. Açık söyleyeyim, ciddi bir potansiyeliniz var ve buna inanıyorum, buradan yola çıkarak size tek bir soru soracağım," dedi.
"Müzikte karar kıldıysanız, Shera olsun ya da olmasın... devam edecek misiniz?"
Duygulum bir an durdu, ekranda nefesini tuttup başını öne eğdiğini gördüm. Ben ise sorunun ağırlığını kaldırabilecek miydim? Nadia Hoca'nın sorduğu şey aslında basit değildi, grubun değil, bizim niyetimizin röntgenini çekiyor gibiydi. Gözlerimi masanın kenarından kaldırıp doğrudan ona baktım.
"Hocam," dedim, bu kez tereddütsüz. "Shera olsun ya da olmasın... müzikte devam edeceğim diyemem size. Kendi adıma konuşacak isem, onu kaybetmek istemiyorum. Bu cevabı söylerken içimde bir şeyler kırıldı mı, yoksa yerine mi oturdu hâlâ emin değilim. Ama doğruydu. Duygulum başını salladı.
"Ben de," dedi. "Shera çok önemli ama müzik ondan da eski bizde. Ama o giderse her şey biter fikri bizi kilitliyor" dedi. Nadia Hoca hafifçe gülümseyip,
"İşte bunu duymam gerekiyordu," dedi. "Çünkü bir grubu ayakta tutan şey kişiler değil, niyetlerdir." Sonra ses tonu biraz daha yumuşadı. "Anlıyorum ki Shera özel bir karakter. Yeteneği var ama yükleri de var. Siz onu kurtarmaya çalıştıkça, o kaçmayı seçmiş gibi görünüyor." Sözleri canımı acıttı ama itiraz edemedim.
"Şimdi," diye devam etti, "iki ihtimali ayıralım. Bir, Shera geri gelir ve bu kez net kurallarla devam eder. Devamsızlık, kaçış, belirsizlik yok. İki, Shera gelmez. O zaman siz kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama üçüncü bir ihtimal yok."
Duygulum'un sesi titreyerek, "Ya bunu ikinciyi kaldıramazsa hocam?" Nadia Hoca hiç düşünmeden cevap verdi. "O zaman zaten o yükü tek başına taşıyamıyor demektir. Siz onun koltuk değneği değilsiniz." Bu cümle... tam isabetti. İçimdeki suçlulukla sorumluluk arasındaki çizgiyi ilk kez bu kadar net görmüştüm.
"Peki," dedim, "biz ne yapalım şimdi?" Nadia Hoca masanın kenarına doğru eğildi. "Bugün değil," dedi. "Ama çok yakında Shera'yla bire bir konuşacağım. Siz değil. Ben. Ve ona şunu soracağım, Bu hikâyede kalmak istiyor musun, yoksa sadece arada bir uğrayıp iz mi bırakmak istiyorsun?" Bir an sessizlik oldu. Telefon ekranında Duygulum'un surat ifadesi soluk görünüyordu. Ben ise garip bir şekilde rahatlamıştım. "Şunu bilin," diye ekledi Nadia Hoca, "müzik bazen insanları birleştirir, bazen de kimlerin gerçekten kalacağını ayıklar. Hangisi olacağını birlikte göreceğiz" dedi.
Kapıdan çıkarken bacaklarım hâlâ titriyordu ama bu kez korkudan değil. Bir kararın eşiğindeydik. Ve biliyordum... Kömürlükteki buluşma, artık sadece bir sürpriz değil, bir dönüm noktası olacaktı.
Odadan çıktığımda zihnimde tek bir cümle dönüp duruyordu. Nadia Hoca'nın sorduğu soru, cevabından çok tüm yüküyle çökmüştü üzerime. Okul bahçesinden çıkmadan telefonu çıkarıp Duygulum'u aradım. Bu sessizliği tek başıma taşıyamazdım. Daha ilk saniyede, "Ne düşünüyordun, Duygulum?" dedim heyecanıma yenik düşüp. Sesimdeki heyecanı saklayamıyordum. O da saklamadı zaten. Vereceği cevap başından belliydi. Cevap tekti. Biz ne müziği ne de Shera'yı bırakmayacaktık. Shera'nın evine doğru yürürken konuşmaya devam ettik. Kelimeler bazen hızlanıyor, bazen susuyordu. Ama ikimiz de aynı şeyi hissediyorduk. Kapıya yaklaştığımda, "Tamam," dedim. "Durumu sana birazdan anlatırım" diyerek telefonu kapattım. Tahmin ettiğim gibiydi. Bizim kayıp kızımız, her zamanki yerindeydi. Kömürlükte. Gitarıyla baş başa. Sanki dünyaya karşı tek başına savaş açmış gibi, tellerle cenk ediyordu. Ne zaman geldiğimi duymuştu, bilmiyorum. Ama hissetmişti. Onu izlerken içimde hep aynı duygu uyanıyordu. Anlayamamak. Ne yaptığını değil... neden yaptığını anlayamamak. En iyi günlerimizde bile içinde bir karanlık taşıyordu Shera. Görünmeyen, ama hissedilen bir karanlık. Ailevi problemi olmayan yoktu, evet. Ama biz yabancı değildik ki. "Açıl be Shera," dedim içimden. "Ne derdin varsa söyle." Tam o sırada çalmayı bıraktı. Gitarı dizinde sustu. Elini uzatıp su şişesini aldı. Birkaç yudum içti. Ve başını kaldırdı.
Beni görünce irkildi. "Ne ara geldin sen yahu?" Gözlerinde şaşkınlık vardı. Ama daha fazlası da vardı. Saklamaya çalıştığı bir şey.
Daha ben tek kelime bile etmeden yüzüme bakıp güldü. "Sakın okul deme," dedi. Bunu söylerken dudaklarının kenarında hafif bir alay vardı. Sanki beni benden iyi tanıyordu. Sanki hangi kelimeyi seçersem seçeyim, sonucunu baştan biliyordu. Yumuşak karnı bu değildi. Shera'yı okulla vuramazdım. Ama bir yerden başlamam gerekiyordu. Tam konuşacakken yine fırsat vermedi. Gitarı yeniden eline aldı. Parmakları tellerin üzerinde gezinirken gözleri parlıyordu. "Bak şimdi," dedi heyecanla. "Dün gece bunu yazdım." Bir iki nota çaldı. Kömürlüğü dolduran çiğ o sert ama kırılgan melodi, dar duvarlara çarpıp geri döndü. Sonra anlatmaya başladı. Notaları, geçişleri, kafasında kurduğu düzeni... Sanki bir parçayı değil, bir dünyayı tarif ediyordu. Araya giremedim. İki de bir başını sallayıp,
"Daha sert riffler yazmamız lazım," diyordu. "Yeni albüm için daha karanlık, daha gerçek şeyler..." Yeni albüm. Bu iki kelimeyi söylerken ses tonu değişiyordu. Okuldan bahsederken ki kayıtsızlık gidiyor, yerine yaşayan biri geliyordu. Ben de sustum. O konuştu. Ben dinledim. Uzun bir süre sadece onu izledim. Parmaklarının hareketini. Gözlerindeki o inatçı ışığı. Shera'yı yolundan döndürmek zordu. Belki de imkânsızdı. Ama Shera'nın bir zayıf noktası vardı. O da müzik.
Ve ben onu kendi silahıyla vuracaktım. Derin bir nefes aldım. Sesimi olabildiğince sıradan tuttum. "Nadia Hoca," dedim. "Yeni albüm için fikirlerini almak istiyor."
Shera'nın eli tellerin üzerinde durdu. Devam ettim. "O yüzden... bir ara okula uğrasan iyi olur dedim." Sustu bu iyiye işret gibi geldi bana. Kömürlükte ilk kez gerçekten sessizlik oldu. Shera başını yavaşça kaldırdı. Gözlerini gözlerime dikti. Bu kez alay yoktu. Sadece merak vardı.
Shera kaşlarını hafifçe çattı. "Nadia da kim?" dedi. Bu soruyu sorma şekli bile umursamazdı. Sanki bahsettiğim kişi gerçek değilmiş gibi. Sanki benim cümlelerim, havada kalan önemsiz ses parçalarından ibaretti. Daha önce de olduğu gibi... dinlememişti. Gerçekten dinlememişti. İçimden derin bir nefes aldım. "Okulun müzik hocası," dedim. "Ama öyle bildiğin gibi değil. Dün bizim kayıtları dinledi. Hepsini." Shera'nın yüzünde çok hafif bir değişim oldu. Bunu başkası fark etmezdi. Ama ben ederdim. Çünkü onu bir yıldır izliyordum. O küçük mimik, onun ilgisinin kıvılcımıydı. "Elimizdeki şeyin ciddi olduğunu düşünüyor," diye devam ettim. "Albüm fikrini konuşmak istiyor." Shera gitarı dizlerine yasladı. Gözlerini kaçırmadan, "Gerçekten albüm için mi görüşmek istiyor?" İşte o an anladım. Kapı aralanmıştı. "Tabii," dedim hiç duraksamadan. "Okula gelseydin provalara bile başlayabilirdik şimdiye." Bu cümleyi söylerken içimde küçük bir sızı oldu. Çünkü bu, henüz tam anlamıyla gerçek değildi. Ben gerçeği biraz itiyor, biraz çekiyor, biraz da şekil veriyordum. Resmen hikâye yazıyordum. Yalan dolan katarak.
Ama kötü bir amaç için değil. Shera için. Bizim için. Elimi uzatıp yerde duran nota kâğıtlarından birini aldım. Üzerinde aceleyle çizilmiş porteler, yarım bırakılmış ölçüler, köşelere sıkıştırılmış küçük notlar vardı. "Kaç tane şarkı yaptın sen?" diye sordum, sanki çok profesyonelce inceliyormuşum gibi. Başımı salladım. Kağıdı ters çevirip düzeltir gibi yaptım. Hiçbir şey anlamıyordum aslında o karmaşadan. Ama anlamış gibi yaptım. Shera gözlerini kısarak beni izliyordu. "Dört," dedi.
Sonra kısa bir duraksama. "Belki beş." Ses tonunda saklamaya çalıştığı bir gurur vardı. Başka türlü yaklaşamazdım ona. Shera'yı zorlayarak hiçbir yere varılamazdı çünkü. Ona bir yol göstermeniz gerekiyordu ama o yolu kendisinin seçtiğine inanmalıydı. Nota kâğıdını yerine bıraktım. "Nadia Hoca özellikle seninle konuşmak istiyor," dedim daha sakin bir sesle. Bu kez Shera hemen cevap vermedi. Başını eğdi. Gitarın gövdesine parmak uçlarıyla ritimsizce vurdu. Düşünüyordu. Gerçekten düşünüyordu bu sefer. Bu, günlerdir görmediğim bir şeydi. Sonunda mırıldanarak, "Ne zaman?" dedi. İçimde bir şey yerinden oynadı. Küçük bir taş yuvarlanmıştı. İçimden, "Ve bazen bir hikâyeyi değiştirmek için sadece o küçük taş yeterliymiş" derken buldum kendimi.
"Sabah ders programını yollarım sana," dedim. "Ne zaman gelirsen haber et bana." Başını çok hafif salladı Shera. Bu onun dilinde bir "belki" demekti. Bir "söz vermiyorum ama tamamen de reddetmiyorum" tarzı gibi. Daha fazlasını zorlamadım. Çünkü Shera ile ilgili öğrendiğim en önemli şeylerden biri şuydu,
Üzerine gidildikçe uzaklaşırdı. Ama kendi adım attığında, gerçekten gelirdi. Sessizce çıktım kömürlükten. Arkamda kalan tek şey, belkiler ve umutlarımdı.
Dışarı çıktığım an cebimden telefonu çıkardım. Parmaklarım hiç düşünmeden Duygulum'un adını buldum. Daha ilk çalışta açtı. "Ne oldu?" dedi doğrudan.
Sesimdeki çekingenliğimi anlamıştı. Ben daha anlatmadan. "Ben..." dedim. Sonra durdum. Derin bir nefes aldım. "Ben biraz hikâye yazdım galiba." "Kötü anlamda mı?" dedi hemen Duygulum. "Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Shera'ya Nadia hocanın albüm için özellikle onunla görüşmek istediğini söyledim." Telefonda sadece beni dinliyordu Duygulum çünkü aslında bu dinleyiş "Sen ne yaptın? albüm falan yok ki ortada" sessizliğinden başka bir şey değildi. Bu sessizlik yargılayıcı değildi ama. Tartıyordu sadece. "Peki ne? dedi sonunda." "İlgilendi," dedim. "İlk defa gerçekten ilgilendi. 'Ne zaman?' diye sordu." Duygulum'un nefes alışını duydum. "Bu iyi," dedi yavaşça. "Ya değilse?" dedim hemen. "Ya gerçeği öğrenirse?" Bu sorunun cevabını ikimiz de bilmiyorduk. Çünkü bu, ince bir ipti.
Ya Shera'yı tamamen kaybedecektik... Ya da müziğe olan tutkusuna sırtımızı dayayıp onu yeniden hayata bağlayacaktık. İkisi de mümkündü. Ve ben o ipin tam ortasında duruyordum. Telefonu kapattıktan sonra eve nasıl geldiğimi bile tam hatırlamıyorum. Ayaklarım kendi kendine yolu bulmuş gibiydi. Kapıyı açtığımda ev her zamanki gibiydi. Aynı duvarlar. Aynı sessizlik. Ama ben aynı değildim. Üzerimde garip bir ağırlık vardı. Yaptığım şey doğru muydu, yoksa sadece çaresizliğin başka bir şekli miydi, bilmiyordum. Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal misali... Hangi ipte cambazlık yaptığımı bilemeden odama geçtim. Ama şunu biliyordum, bu artık sadece bir arkadaş meselesi değildi. Bu, bir grubun da kaderiydi. Ve belki de... Hepimizin.
Dünkü annemle yaşadığımız gerginliği rafa kaldırmak, biraz da kafamı dağıtmak için kendimi mutfağa attım. Annem yine sırra kadem basmıştı. Nereye gidiyorsa artık... Oysa daha dün, "Bu annen nerede hiç sorduğun yok," diye sitem ediyordu. İçimden, gönlünü alırım nasıl olsa, dedim. Dolabın kapağını açtığımda valide hanımın sabah erkenden kalkıp iki çeşit yemek yapmış olduğunu görünce istemsizce gülümsedim. Demek ki söylenirken bile içten içe düşünüyordu beni.
Ben de masaya küçük bir katkım olsun diye salata yapmaya karar verdim. Ellerimi güzelce yıkayıp malzemeleri mutfak tezgâhına dizdim. Çoban salata ailecek en sevdiğimizdi. Az pul biberli olursa babam da severdi. Domatesleri küp küp doğradım, salatalıkları ekledim, soğanı ince ince kestim. Üzerine biraz tuz, az pul biber ve en son kararınca nar ekşisi... Hepsini geniş bir kapta birleştirip yavaşça karıştırdım. O an mutfakta olmak, bir şeyleri düzene koyabiliyor olmak, garip bir huzur veriyordu bana. Tam o sırada telefonum çaldı. Babamdı. Ellerim ıslak olduğu için hemen açamadım. Aceleyle kurulayana kadar telefon sustu. İçimde küçük bir suçluluk hissiyle hemen geri aradım. "Yetişemedim baba," dedim. "Sorun değil kızım," dedi her zamanki sakin sesiyle. "Annenin diş randevusu var. Biraz geç geliriz. Sen yemeğini ye, bizi bekleme." Ev bana kalmıştı. "Tamam," dedim, ama içimde çocukça bir sevinç kıpırdadı. Telefonu kapattıktan sonra ocağa yöneldim. Annemin yaptığı yemeklerin altını yaktım. Mutfakta yalnız olmak, evin sessizliğini tek başına sahiplenmek tuhaf bir özgürlük hissi veriyordu. Ama bu özgürlüğün içinde bir sıkıntı da vardı. Sanki düşünmek için fazla alanım, fazla zamanım vardı. Tezgâha yaslandım.
Yarın... Yarın Nadia hoca ile konuşacaktım. Her şeyi yine en başından, en doğru hâliyle anlatmalı mıydım? Yoksa Shera'yı okula getirebilmek için söylediğim o küçük yalanın arkasında durmaya devam mı etmeliydim? İçimde iki ses vardı. Biri korkuyordu. Diğeri ise bunun gerekli olduğunu söylüyordu. Sonunda derin bir nefes aldım. Belki bana kızacaktı. Belki de güveni sarsılacaktı. Ama bildiğim tek bir şey vardı. Bunu kötü bir şey için yapmamıştım. Cebimde, doğruluğuna inandığım bir neden vardı. Ve bazen insan, doğru olduğuna inandığı bir şey için risk almak zorundaydım. Öyle ya...
Neyse, mutfağı saran domates ve nar ekşisi kokusu, evin o sessizliğini yavaş yavaş dağıtmaya başlamıştı. Salata kasesini tezgâhın ortasına koyup bir adım geri çekildim. Küçük bir şeydi belki ama kontrol edebildiğim nadir anlardan biriydi bu. Her şeyin darmadağın olduğu günlerin arasında, en azından salatanın tuzunu ne kadar koyacağımı ben belirliyordum. Ev gerçekten bana kalmıştı. Bu, çocukken hayalini kurduğum özgürlük değildi. Bu, daha çok kendi nöbetini tutan bir askerin sessizliği gibiydi. Ocağın altını yaktım. Tencerenin altındaki mavi alev bir anda canlanırken içimde de başka bir şey kıpırdadı. Yarın. Aklımdan çıkmayan o durumu yine hatırladım. Yarın Nadia hoca ile konuşacaktım. Ve ona yalan söylemeyip doğruyu anlatacaktım. Elimi tezgâha koyup başımı hafifçe eğdim. "Aslında tam yalan da sayılmaz," dedim kendi kendime. "Sadece... gerçeğin henüz olmamış hâli." Bu cümle kulağa ne kadar doğru geliyorsa, bir o kadar da tehlikeliydi. Çünkü Nadia hoca, sıradan biri değildi. Bunu ilk günden anlamıştım. Bakışları insanın içinden geçiyordu. Sanki söylediğin kelimeleri değil, söylemediklerini dinliyordu.
Ya anlarsa?
Ya Shera'ya söylediğim şeyi ona tam izah edemezsem?
Ya güvenini daha en baştan kaybedersem?
Ocağın üzerindeki tencerenin kapağını kaldırdım. İçeriden yükselen buhar yüzüme vurdu. Geri çekildim refleksle. Bir anlığına gözlerim kapandı. Shera'nın yüzü geldi aklıma. O kömürlükte, gözleri yarı uykulu ama elleri hâlâ gitarın üzerinde, sanki dünyaya tutunmasının tek yolu oymuş gibi durduğu hâli. Sonra Duygulum.
Telefonda sessizleştiği o an. Ve Nadia hoca... "Devam edecek misiniz, Shera olsun ya da olmasın?" demişti. Asıl soru buydu zaten. Ben Shera'yı kurtarmaya mı çalışıyordum, yoksa kendimi mi? Masaya oturdum. Salatadan bir çatal aldım ama tadını bile tam alamadım. Zihnim çoktan yarına gitmişti. Nadia hocanın odası. O masa. O bakışlar. O an anladım ki bu sadece bir görüşme olmayacaktı. Bu, bir eşikti. Ya gerçekten bir grup olacaktık, ya da sadece bir dönem birlikte müzik yapmış üç kız olarak kalacaktık. Çatalı tabağa bıraktım.
Telefonu elime aldım.
Mesajlar bölümüne girdim.
Bir süre sadece ekrana baktım.
Sonra yeni mesaj oluşturdum.
Alıcı: Nadia Hoca. Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu. Kalbim hızlandı. Yazmalı mıydım? Yoksa yarını mı beklemeliydim?
Parmaklarım hâlâ klavyenin üzerindeydi. Ekranın ışığı yüzüme vuruyor, kalbimin atışı parmak uçlarıma kadar hissediliyordu. Yazmaya başladım. "Hocam, yarın sizinle konuşmak istediğim önemli bir konu var. Konu yine Shera malumunuz" Duraksadım. Sildim. Çok resmiydi. Tekrar yazdım. "Hocam, belki biraz ani oldu ama dün söylediklerimin arkasındayım. Yarın uygun olduğunuz bir saatte görüşebilir miyiz?" Göndermeden önce bir kez daha okudum. Yalan yoktu içinde. Ama eksik vardı. Gerçeğin tamamı değil, taşınabilir kısmıydı bu. Gönder tuşuna bastım. Mesaj gitti. O an geri dönüşü olmayan bir şey yapmış gibi hissettim. Telefonu masaya bıraktım ama gözlerim ekrandan ayrılmadı. Sanki hemen yazacakmış gibi. Dakikalar geçti cevap yok. Salatadan bir çatal daha aldım. Hâlâ tadını almıyordum. İçimdeki gerilim dilimi köreltmişti. Sonra telefon titreyince kalbim bir an durdu sandım. Mesaj gelmişti. "Yarın 11.30'da odama gel." Sert ve yalın bir davranış biçimi tam da Nadia Hocaya uygundu. Bu cümle mideme yumruk gibi indi. Bizimkilerin kapı tıkırtısı ile kendime gelebildim. Annem ağzını tutuyor "İyi misin" dediğimde sadece başını sallayabiliyordu. Ben müsaade isteyip odama geçtim. Gece zor geçti. Yatağa uzandım ama gözlerimi kapattığımda Nadia hocanın bakışları, Shera'nın gitarı, Duygulum'un telefondaki sessizliği birbirine karıştı. Sanki hepsi aynı soruyu soruyordu.
"Gerçekten ne istiyorsun?"
Sabah alarm çaldığında sanki hiç uyumamış gibiydim. Aynaya baktım. Göz altlarım hafif morarmıştı ama içimde garip bir karamsarlık hali vardı. Okula vardığımda koridor her zamanki gibiydi. Ama bana farklı geliyordu. Adımlarım yavaşladı. Shera yine yoktu zaten. Dersler birbirini kovalarken, ben dersler ile alakası olmayan aklı başka diyarlara yelken açmış, hayta tavırlı ergendim sadece.
11.30'a beş dakika vardı. Nadia Hocanın kapısının önünde durdum. Elimi kaldırdım, tıklatmadan önce son kez daha düşündüm. Bu kapıdan içeri girince ya her şey yeniden yoluna girip tekrar başlayacaktı, ya da bitecekti. Kapıyı çalınca, "Gel," dedi içeriden sakin bir ses. Kapıyı açtım. Nadia hoca masanın arkasında oturuyordu. Viyolonselini yumuşak bir bez yardımı ile temizlerken içimden "Nasıl bir sesi var acaba?" diye geçirdim. Söze "Hocam nasıl bir tınısı var bu enstrümanın? merak ettim" diyerek girince o da "Bir ara sen bas çalarsın ben de bunu, beraber prova yaparız" derken sanki hiç vakti yokmuşçasına lafı kestirip, "Evet," dedi. "Anlat bakalım nedir mevzu?" Yutkundum. "Hocam..." dedim. "Mevzumuz siz de biliyorsunuz ki Shera ve onu kaybetmek istemiyoruz. Ama dün ona söylediğim şey sizin kendisi ile görüşmek istemeniz yönündeydi. Ben işi biraz okula yeniden dönsün diye gıyabınızda ve sözde yeni albüm çalışmamızı merak ediyormuşsunuz gibi anlattım."
Beni dinlerken Nadia hoca sandalyesinde geriye yaslandı. "Yani işin içine biraz yalan kattın, öyle mi?" dedi. "Sonra o yalana inanıp onu gerçeğe dönüştürmeye mi karar verdin?" Başımı eğmedim, "Evet" diyebildim sadece. Bir an yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. "Cesur," dedi. "Ama riskli." Masasının üzerindeki kalemi eline aldı. "Peki. Diyelim ki bu albüm gerçekten başlıyor. Shera bir hafta sonra vazgeçerse? Ya yine içine kapanırsa? Ya yarı yolda kalırsanız?" Bu kez duraksamadım. "Hocam" dedim, "Onu bir nebze de olsa tanıyorsam, albüm kozumuz okula dönmesinin tek çare" İlk kez o an başımı gerçekten dik tuttuğumu hissettim. Nadia hoca yavaşça ayağa kalktı. Pencereye doğru yürüdü.
Nadia Hoca "Normalde benim sizin üzerinizde bir tasarruf hakkım yok. Daha grup musunuz onu bile göremedim. Ben sadece buraya atanan bir müzik öğretmeniyim size ne faydam olur onu da bilmiyorum. Ama arkadaşınızın iyiliği için tüm bunların peşinde koşman beni sevindirdi. Senin mücadeleci bir ruhun var bunu söylemişti Buse Hocanız. Dün de dediğim gibi sen getir hele bir şu Shera denen gitaristi derdini anlayalım." Dediğinde zaten dün de aynı şeyleri bugünden farkı olmadan yinelemiştik. Sanki Shera ile bir kez konuşsa onu ikna edecek potansiyeli vardı ama Shera bu belli mi olur inanın çok kırılgan bir durum dolayısıyla bırakın okulu kasabayı bile terk ederdi kanaatimce.
Nadia Hoca sözlerini bitirdiğinde ne azarlamıştı, ne de fazla umut vermişti. "Normalde benim sizin üzerinizde bir tasarruf hakkım yok," demişti. "Daha grup musunuz onu bile göremedim. Ben sadece buraya atanan bir müzik öğretmeniyim. Size ne faydam olur onu da bilmiyorum. Ama arkadaşınızın iyiliği için tüm bunların peşinde koşman beni sevindirdi. Senin mücadeleci bir ruhun var, bunu söylemişti Buse Hocanız. Dün de dediğim gibi, sen getir hele bir şu Shera denen gitaristi, derdini anlayalım." Dün ne konuştuysak bugün de neredeyse aynısını konuşmuştuk. Sanki zaman yerinde sayıyordu. Ama aradaki fark şuydu, Bugün ben kaçmıyordum. İçimde bir umut vardı. Nadia Hoca gerçekten Shera ile bir kez konuşsa... belki o görünmez duvarı çatlatabilirdi. Onun insanı dinlerken yargılamayan hâli, göz teması kurduğunda insanın saklanacak yer bulamayışı, belki Shera'nın o içe gömülmüş fırtınasına ulaşabilirdi.
Korktuğum ise şuydu, Shera bu. Kırılganlığı cam gibi değil, daha çok buz gibi. Sessiz, saydam ve bir anda paramparça olabilecek türden. Yanlış bir kelime, yanlış bir bakış ve sadece okulu değil, kasabayı bile terk edebilirdi. Buna inanıyordum. Çünkü onu tanıyordum. Nadia Hoca masasına döndü. "Bak," dedi daha yumuşak bir sesle, "zorla olmaz. Eğer gelmek istemezse ben bir şey yapamam. Ama şunu bil, kaçmak her zaman çözüm değil. Bazen insanın bir yetişkin tarafından gerçekten dinlenmeye ihtiyacı olur."
Shera hiç gerçekten dinlendi mi?
Yoksa hep 'yetenekli', 'asi', 'inatçı' ya da 'zor' etiketleriyle mi anıldı?
Ayağa kalktım.
"Hocam," dedim, "onu getirmeye çalışacağım. Ama söz veremem." "Zaten söz istemiyorum," dedi. "Çaba bile başlı başına yeter."
Odadan çıktığımda koridor her zamanki gibiydi ama ben yine aynı değildim. Omuzlarımda görünmez bir sorumluluk vardı artık. Bu, sadece bir arkadaşlık meselesi değildi. Bu, bir eşikte duran bir insanı ya ileri itecek ya da düşmesine seyirci kalacak olmak demekti. Günlerdir uğraştığım tüm zihnimi meşgul eden bu durumdu esasında. Telefonumu çıkardım. Arasam mı? Mesaj mı atsam? Yoksa yüz yüze yeniden mi konuşsam? Yanlış bir ton, yanlış bir cümle her şeyi yakabilirdi.
Ama hiçbir şey yapmamak daha tehlikeliydi. Derin bir nefes aldım.
Ama bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. Çünkü Shera, gitar kutusu elinde, her zamanki salaş kıyafetleri ve kendinden emin yürüyüşüyle okul koridorunun ucunda belirmişti. Bana doğru yürüyordu. Gururlu, mesafeli ve kimseye hesap vermeyecekmiş gibi. "En sonunda..." dedim içimden ve farkında olmadan gülümsedim. Bunu görür görmez kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Ne sırıtıyorsun?" diye sordu, o kendine has iğneleyici tonuyla. Alışıktım bu sert kabuğuna. Üzerine gitmedim. "Hiç," dedim sadece. Gözlerini hafifçe kısıp, "Kim bu benimle görüşmek isteyen hoca?" "Haa... Nadia Hoca," dedim, kapıyı başımla işaret ederek. "Seni bekliyordu." Birlikte yürümeye başladık. Ama Shera tek kelime etmiyordu. Elindeki gitar kutusunu sıkı sıkıya tutuyordu. Sanki o sadece bir enstrüman değil, onun dünyayla arasındaki son bağdı. Yürüyüşünde tuhaf bir meydan okuma vardı. Kimse umurunda değilmiş gibi görünen, ama aslında herkese görünmez bir mesafe koyan o tanıdık hâliydi bu. Koridordaki birkaç öğrenci dönüp baktı. Shera ise hiçbirini görmemiş gibi yürümeye devam etti. Sonunda Nadia Hoca'nın kapısının önüne geldik. Kalbim hızlanmıştı. Elimi kaldırıp kapıyı iki kez tıklattım. "Gel," dedi içeriden gelen sakin ses.
Kapıyı araladım, bir adım ben girdim, bir adım da Shera. Nadia Hoca masasının arkasında oturuyordu. Bizi görünce ayağa kalktı. Ama özellikle Shera'ya bakışı farklıydı. Ne meraklı, ne yargılayıcı... sadece bekleyen bir bakıştı bu. Shera ise hiç eğilip bükülmeden, gitar kutusunu elinden bırakıp yanına yasladı. O kendine has duruşuyla, sanki bir sınava değil de bir sahneye çıkmış gibiydi.
"Ben Shera." Ne merhaba dedi, ne başka bir şey. Sadece ismini bıraktı odanın ortasına. Nadia Hoca hafifçe gülümsedi. "Biliyorum," dedi. "Seni dinledim."
Bu cümle beklediğimden daha sert çarptı. Shera'nın yüzünde de belli belirsiz bir değişim oldu. Kaşları milim oynadı. İlk kez savunma refleksi yerine merak gelmişti bakışlarına. "Neyi dinlediniz?" diye sordu Shera. "Seni," dedi Nadia Hoca. "Nasıl çaldığını değil sadece... neden çaldığını da."
İşte o an...
Shera'nın o görünmez zırhında ilk çatlak oluştu. Shera gözlerini kaçırdı. Bu onun için büyük bir hareketti. Çünkü Shera gözlerini kaçırmazdı. O, insanların gözlerinin içine baka baka susan biriydi. Ben ise kapının yanında öylece kalmıştım. Ne oturabiliyordum ne konuşabiliyordum. Bu anın kırılganlığını bozmak istemiyordum. Nadia Hoca eliyle sandalyeyi işaret etti. "Oturmak ister misin?" Shera bir an durdu. Sonra kısa ve öz "Olur" diyebildi. Ama gitar kutusunu bırakmadı. Eli hâlâ sapının üzerindeydi. Sanki kaçması gerekirse ilk onu alıp gidecek gibiydi. Nadia Hoca masaya yaslanmadı. Resmi bir mesafe kurmadı. Onun yerine Shera'nın seviyesine biraz daha yakın olacak şekilde durdu. "Sana tek bir soru soracağım," dedi. Shera sessizdi. "O gitarı neden bırakmadın?"
Oda yeniden sessizliğe gömüldü. Koridordan gelen uzak ayak sesleri bile ikisinin arasına giremiyordu buna ben de dahildim. Shera cevap vermedi. Ama ilk kez...
Savunmada değildi. İlk kez biri onun yeteneğini değil, sebebini sormuştu. Parmakları gitar kutusunun sapını biraz daha sıktı.
Ve bence o an, bu sadece bir konuşma değil, bu, Shera'nın ya yeniden doğacağı ya da tamamen kaybolacağı an gibiydi. Ve kaderimiz, onun vereceği o tek cevapta saklıydı.
Nadia Hoca'nın niyeti nasihat vermek değildi. Bunu daha ilk bakışta anlamıştım. Bu beni biraz korkutsa da otoritesini gizleme gereği duymuyordu, aksine, Shera'nın karşısında bunu açıkça koyuyordu. Sert değil ama net, sınırları belli, güveni yerinde. Bu yöntem doğru muydu, emin değildim. Ama Nadia Hoca ne yaptığını biliyordu. Bundan emindim. Sorular sıradan başlamıştı.
"Ne zamandır çalıyorsun?"
"Hangi tarzı kendine daha yakın buluyorsun?"
"Evde mi çalışıyorsun, burada mı?"
Ama konu bir noktada okul devamsızlığından kopup bambaşka bir yere evrildi. Artık mesele Shera'nın okula gelip gelmemesi değildi. Konuşma, onun virtüözlüğe yaklaşan müzikal birikimine kaymıştı. Ve bu bilinçliydi. Shera her soruya kısa ama ustaca cevaplar veriyordu. Cümleleri uzatmıyor, kendini savunmuyor, gereksiz detaya girmiyordu. Ama söylediği her şeyin arkasında ciddi bir birikim vardı. Teknik terimleri doğru kullanıyor, armoni bilgisini saklamıyor ama gösteriş de yapmıyordu. Ben ise kenarda durmuş, farkında olmadan nedense terlemiştim. Sanki sınava giren bendim. En sonunda Nadia Hoca hafifçe başını eğdi.
"Gitarın ne marka?" diye sordu. Shera'nın gözlerinde o tanıdık gurur parladı. "Gibson Flying V," dedi. "Biraz eski... ama idare ediyorum."
O "idare ediyorum" cümlesinde gizli bir şey vardı. Çünkü ben biliyordum. Bu onun hayal ettiği gitar değildi. O aslında daha farklı bir tonun, daha sert bir karakterin peşindeydi. Ama şartlar buna henüz müsaade etmiyorken bir an boşluk yakaladım ve istemsizce araya girdim. "James Hetfield'ın ESP LTD'sinden bir tane olsa hiç fena olmazdı," dedim yarı şaka, yarı ciddiyetle. O an Shera bana baktı ve güldü. Gerçekten güldü yani. Küçük, kısa ama içten bir gülüş. O gülüş odadaki gerginliği bir nebze de olsa değiştirdi. Nadia Hoca da fark etti bunu. Buzlar görünmez şekilde çatlamıştı sanki. Çünkü mesele disiplin değildi aslında.
Mesele okul da değildi. Mesele Shera'nın kendini değerli hissetmesiydi. Nadia Hoca sandalyeye biraz yaslandı, "Demek ton arıyorsun," dedi sakin bir sesle. "Peki sahne arıyor musun?" diye sordu peşinden.
Shera sustu.
İşte soru buydu. Okul bir bina değildi artık. Bir ihtimaldi. Eğer doğru kurulursa, bu yer onun kaçtığı bir yer değil çıkış yolu olabilirdi. Ben o an Nadia Hocanın aslında ne yapmak istediğini aslında gerecekten o an anladım. Biz Shera'yı okula getirmeye çalışmıyor, biz ona, hak ettiği sahneyi göstermeye çalışıyormuşuz.
Nadia Hoca, sonunda aradığı o küçük çatlağı bulmuş gibiydi. Konuşmanın yönünü ustalıkla değiştirdi.
"Peki," dedi sakince, "yeni albümden ne haber?"
Shera hiç düşünmeden, "Var... beş tane riff var. Ama hepsi ham halde. Nesly söz yazacak. Üzerinde çalışmamız lazım" diye karşılık verdi. Benim adımı o cümlede duymak tuhaf bir histi. Çünkü o ana kadar söylediğim yalanlar, ilk kez Shera'nın ağzından gerçeğe dönüşüyordu. Sanki olmayan bir albüm, onun kabulüyle var olmaya başlamıştı. Nadia Hoca'nın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. "Ohoo," dedi, "siz yolu yarılamışsınız bile. Sabırsızlıkla dinlemek isterim çalışmalarınızı. Ne zaman müsaitsiniz?" derken bu sıradan bir soru değildi. Altında gizli bir davet vardı. "Her gün gelin," demiyordu ama diyordu. "Ben karışmam," demiyordu. Ama merak ettiğini saklamıyordu. "Yapın," diyordu aslında. "Ben de dinleyen biri olurum." Shera omzunu hafifçe silkti.
"Olabilir," dedi. "Hatta şimdi bile" Nadia Hoca elini kaldırarak nazikçe durdurdu. "Şimdi olmaz. Öğle arası bitiyor. İki dersim var." Şöyle yapalım mı ne dersiniz? İsterseniz müzik odasını Buse Hocanıza söyleyip açtırabilirim. Eski günlerdeki gibi. Siz prova yaparsınız, ben de derslerim bitince dinlerim. Ne dersiniz kızlar?"
Bu teklif, sıradan bir oda anahtarı değildi. Bu, geri dönüşün anahtarıydı. Ama bir sorun vardı. Benim dersim vardı. Bir an Shera'ya baktım. Sonra Nadia Hoca'ya.
"Hocam... benim de dersim var aslında ama..." dedim, cümleyi tamamlayamadan. Nadia Hoca başını hafifçe sallayarak, "Sorun değil," dedi net bir sesle. "Ben ayarlarım." Bu cümle sadece bir izin değil, bu bir destekti. Shera hiç tereddüt etmedi. "Neden olmasın," dedi. İşte o an, her şey değişti. Nadia Hoca masasında duran telefonu eline aldı. Buse Hoca'yı aradı. Kısa bir konuşma geçti aralarında. Sonra telefonu indirip bana baktı ve küçük bir "tamam" işareti yaptı. O an içimde garip bir his doğdu. Sanki uzun zamandır kapalı kalan bir kapı, sessizce aralanmıştı. Güneş doğmamıştı belki. Ama karanlık artık eskisi kadar güçlü değildi.
Ve ilk kez, Shera'nın gerçekten geri dönebileceğine inandım.
Bas gitarım yanımda değildi. Ama sözlerim vardı. Karaladığım, biraz eksik, biraz karamsar, tamamlanmamış cümleler ve yarım kalmış duygular. Aslında en çok merak ettiğim şey Shera'nın vereceği tepkiydi. Çünkü bazen bir nota değil, tek bir kelime bile insanı hayata geri bağlayabilirdi. Odadan çıkarken anahtarı nereden alacağımızı biliyorduk. Bu, unutulmuş bir alışkanlık gibiydi, düşünmeden hatırlanan bir refleks. Shera gitar kutusunu eline almış, kendinden emin adımlarla yürüyordu. Ben hemen yanında. Koridorda koşuşturan öğrenciler, gürültü, kahkahalar, açılıp kapanan kapılar... Hepsi bir fondu sadece. Biz ise o kalabalığın içinde, kimsenin fark etmediği bambaşka bir yolculuğa doğru yeniden yürüyorduk. Adımlarımız sıklaşmış, karar verilmiş, geri dönüş başlamıştı. "Bekle," dedim aniden. "Çantamı alıp geliyorum." Cevabını beklemeden koşarak yanından ayrıldım Shera'nın. Kalbim garip bir heyecanla atıyordu. Çantamın içinde ne bir enstrüman vardı ne de tamamlanmış bir beste, sadece birkaç satır. Birkaç kırık şiir.
Aklımda tek bir soru vardı, bu sözler, Shera'ya iyi gelecek miydi? Bunu zaman gösterecekti. Aslında okul açılalı daha ne kadar olmuştu ki? Günler birbirine karışmış, zaman sanki olması gerekenden daha hızlı akmıştı. Daha yeni yaptığımız çalışmaların dumanı üzerindeydi. Amfilerin sıcaklığı, tellerin titreşimi, odanın içine sinmiş o tanıdık koku hâlâ canlıydı zihnimde.
Ve şimdi, her şey yeniden başlıyordu.
Tek bir kişi için.
Shera için.
#12
Ayrımcılık / Ynt: Türkiye'nin İlk Açık Kiml...
Son İleti Gönderen Buse Ostujk - 01 Mayıs, 2026, 06:37 Ö.ÖBzen kim kime hizmet ediyor yada özgürlük için mi yoka bir takım yönetim zorbalıklarına gögüs germek için mi kafa tutuluyor .. Konuştuğum , dikte ettiğim larin vs değil .. LGBT camiası ön plana olun diye zorbalanmayı reklam etmemek gerekir .. LGBT'lerin insanlığa faydalarını reklam ederek , yolda inanlara gül uzatarak olamaz mı ? Mecburmuyuz ''velevki....'' diye slogan açıp , slogan haykırarak gırtlak patlatmaya .. Bu camia ne zaman dik başlılığı bırakarak inanlığa göstere göstere melek ve yardım sever oluğunu ne zaman algılayabilecek .. Ama beleşe kaçıp LGBT bayrağı altında ''velevki bilmemneyiz'' diye meydanlarda pankart açıp kışkırtmak .. nefretle değil sevgiyle önderlik edin gelecek nesillere .. hak arıyorsanız da ''velevki .. '' diyerek olamaz .. iktidar istesin , istemesin .. çuvaldız meselesidir bu tercihlerimiz ..
#13
Trans Kadın & Erkek / Ynt: Sánchez ile İspanya'daki ...
Son İleti Gönderen inci - 22 Nis, 2026, 06:39 Ö.S@Nesly Su bizde genç değiliz ama denemek lazım zorlamak lazım belki sonbahar değilde ilkbahar vardır bilemeyiz.
#14
Trans Kadın & Erkek / Ynt: Sánchez ile İspanya'daki ...
Son İleti Gönderen Nesly Su - 16 Nis, 2026, 05:25 Ö.SYaş kemale erdi bizde vakit çoktan sonbahardır gönlümüzde,
ancak ve ancak yapan eden olursa üstümüze düşecek misyonumuzu yerine getiririz biz @inci
yani hayaline kavuşmuş olana sevinmek düşer payımıza...
ancak ve ancak yapan eden olursa üstümüze düşecek misyonumuzu yerine getiririz biz @inci
yani hayaline kavuşmuş olana sevinmek düşer payımıza...
#15
Trans Kadın & Erkek / Ynt: Sánchez ile İspanya'daki ...
Son İleti Gönderen inci - 14 Nis, 2026, 04:35 Ö.SOlursa hepimiz için olsun.
Yolu birimiz açsın gerisi gelir zaten
Yolu birimiz açsın gerisi gelir zaten
#16
Trans Kadın & Erkek / Ynt: Sánchez ile İspanya'daki ...
Son İleti Gönderen Nesly Su - 13 Nis, 2026, 05:30 Ö.SAlıntı yapılan: inci - 02 Nis, 2026, 05:18 Ö.SHola chicas. ¿Cómo estáis? ¡Nos vemos en España!
HArbiden mi? demek geçiyor içimden.
Kısmetini kendin zorla ve ara derim ben.
#17
Ayrımcılık / Ynt: Türkiye'nin İlk Açık Kiml...
Son İleti Gönderen Nesly Su - 13 Nis, 2026, 05:28 Ö.SŞimdi baştan söyleyeyim, amacım ortalığı karıştırmak değil.
Larin Hanımın özel hayatı üzerinden yargılanmasına kesinlikle karşıyım.
Ancak bu kadar göz önünde olmanın da beraberinde getirdiği bazı sorumluluklar var.
Biraz daha dikkat etmek gerçekten bu kadar zor mu?
Elbette kimse kendini topluma karşı sorumlu hissetmek zorunda değil.
Bu bir gerçek.
Güzelsin, kendi hayatını yaşıyorsun, buna kimsenin bir şey demeye hakkı yok.
Ama bu ülkede senin benim, hepimizin adımlarını dikkatli atmak zorunda olduğu pek çok durum varken
insan ister istemez şunu sormak lazım Bu rahatlık nereden geliyor?
Ne kadar "özel hayatın gizliliği" dense de, pratikte bunun her zaman korunamadığını biliyoruz.
O yüzden naçizane bir ricam var aslında benim.
Biraz daha geri planda kalmak kendini korumak belki de en sağlıklısı olur.
Çünkü ne yazık ki yaşadığımız yerde vicdan ve anlayışın her zaman yoksunluğu var...
Eh be ablacım ne diyeyim, Sanki biraz da kendin kaşınıyorsun...
Larin Hanımın özel hayatı üzerinden yargılanmasına kesinlikle karşıyım.
Ancak bu kadar göz önünde olmanın da beraberinde getirdiği bazı sorumluluklar var.
Biraz daha dikkat etmek gerçekten bu kadar zor mu?
Elbette kimse kendini topluma karşı sorumlu hissetmek zorunda değil.
Bu bir gerçek.
Güzelsin, kendi hayatını yaşıyorsun, buna kimsenin bir şey demeye hakkı yok.
Ama bu ülkede senin benim, hepimizin adımlarını dikkatli atmak zorunda olduğu pek çok durum varken
insan ister istemez şunu sormak lazım Bu rahatlık nereden geliyor?
Ne kadar "özel hayatın gizliliği" dense de, pratikte bunun her zaman korunamadığını biliyoruz.
O yüzden naçizane bir ricam var aslında benim.
Biraz daha geri planda kalmak kendini korumak belki de en sağlıklısı olur.
Çünkü ne yazık ki yaşadığımız yerde vicdan ve anlayışın her zaman yoksunluğu var...
Eh be ablacım ne diyeyim, Sanki biraz da kendin kaşınıyorsun...
#18
Ayrımcılık / Ynt: Türkiye'nin İlk Açık Kiml...
Son İleti Gönderen inci - 08 Nis, 2026, 04:27 Ö.SBiri hedef gösteriyor diğerleri de sistematik şekilde saldırıyor bizim gibi değilsen yok edelim mantığıyla hareket ediyor sonra bunların önüne bir tas kap koyuyorlar. Saldıranda mutlu saldırtanda...
#19
Ayrımcılık / Türkiye'nin İlk Açık Kimlikli ...
Son İleti Gönderen Nadia - 05 Nis, 2026, 11:52 Ö.ÖTürkiye'nin ilk açık kimlikli trans kadın doktoru Dr. Larin Kayataş, Sağlık Bakanlığı tarafından mahkeme kararına rağmen ikinci kez devlet memuriyetinden uzaklaştırıldı. Daha önce yargı kararıyla görevine iade edilen Kayataş, Bakanlığın yeni kararıyla bir kez daha kamudaki doktorluk görevini kaybetti.
Bunun yanı sıra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na yapılan suç duyurusuyla hakkında ceza davası açılan Kayataş, bugün hapis istemiyle yargılanmaktadır.
Kayataş, hakkında 10 ay boyunca hazırlanan 924 sayfalık müfettiş raporunda özel hayatının incelendiğini, etek boyuna dair ifadelerin bile rapora geçirildiğini açıkladı. Yaşadığı süreci "sistematik dışlama ve kurumsal cezalandırma" olarak nitelendiren Kayataş, bu hukuksuzluğa karşı hukuki mücadelesini sürdüreceğini ve bir dayanışma kampanyası başlattığını duyurdu.
Bunun yanı sıra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na yapılan suç duyurusuyla hakkında ceza davası açılan Kayataş, bugün hapis istemiyle yargılanmaktadır.
Kayataş, hakkında 10 ay boyunca hazırlanan 924 sayfalık müfettiş raporunda özel hayatının incelendiğini, etek boyuna dair ifadelerin bile rapora geçirildiğini açıkladı. Yaşadığı süreci "sistematik dışlama ve kurumsal cezalandırma" olarak nitelendiren Kayataş, bu hukuksuzluğa karşı hukuki mücadelesini sürdüreceğini ve bir dayanışma kampanyası başlattığını duyurdu.
#20
Trans Kadın & Erkek / Ynt: Sánchez ile İspanya'daki ...
Son İleti Gönderen inci - 02 Nis, 2026, 05:18 Ö.SHola chicas. ¿Cómo estáis? ¡Nos vemos en España!