Gökkuşağının Ritmi Bölüm 19-Asıl gerçekler...

Başlatan Nesly Su, 02 Ekm, 2025, 07:25 Ö.S

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nesly Su

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

...
..
.

..
..
.
19. Bölüm
Asıl gerçekler...

Biz rutinimiz ile baş ede duralım... Dizim henüz iyileşmediğinden provalara katılamamak bir yana, aile içinde estikçe içimi titreten soğuk rüzgarları kimse fark etmiyordu, sadece ben içimde saklıyordum. Duygulum, tüm bu dalgınlığımı yalnızca savaşlarla ilgili haberlerden etkilendiğime yoruyor, başka bir şey düşünmüyordu. Oysa ben, babamla bir türlü yalnız kalıp olup biteni paylaşamamış olmanın yükünü de taşıyordum. Sedat'ın anlatacakları ile içimdeki suskunluk çarpışıyor gibiydi. Onun kelimeleri, yıllardır saklanan sırların kilidini henüz açmıyordu, benim içimde sakladıklarım ise hâlâ dile gelmemişti.

Ve derken, zaman hızlıca akıp geçti. Cuma günü olmuştu artık. Günlerin birbirine benzeyen telaşında, bu defa farklı bir telaş vardı. Çünkü hepimiz biliyorduk, Sedat, birkaç gün sonra artık sadece yaptığımız şarkıları dinlenmeye değil, bizi bekleyen hakikati bütünüyle ortaya koymaya gelecekti. Sedat'ın bize daha önce göndermiş olduğu şiirleri, biz el birliği ile hem kafiye hem de melodik alt yapı olarak motif motif işlemiş, ilmek ilmek birbirine bağlamıştık. O uzaklarda yaşarken, biz yalnızca satırlardan sızan acının yankısını duyabilmiştik. Kendi deneyimlerimizle harmanlayıp, anlamını tam bilmeden bir şeyler yapmaya çalışmıştık doğrunu söylemek gerekirse. Sedat o günlerde ısrar etmedi belki ya da biz öyle algıladık. Gelmek istemesini hiçbirimiz net görememiştik. Şiirleri göndermiş, fakat yanımızda olmamıştı. Sanki aramızda görünmez bir mesafe hep var olmuştu. Şimdi ise asıl soru önümüzdeydi, Onun gelişi sadece günübirlik mi olacaktı? Bize gerçeği anlatıp sonra yine kendi sessizliğine mi dönecekti? Yoksa yaşadıklarını bizimle paylaşarak, bu albümün içine katılacak, bir parçamız haline mi gelecekti?

Kızlarla defalarca konuştuk, ama hiçbirimiz kesin bir cevap bulamamıştık. Hepimizin zihninde aynı belirsizlik vardı. Her şeyin netleşeceği gün, hafta başıydı artık. O gün geldiğinde yalnızca Sedat'ın değil, bizim de seçimlerimiz masaya konmuş olacaktı.
Evet, durum tam anlamıyla buydu bizim için. Üç kız vardı ortalıkta, bir şeyler yapmaya çalışan, fakat aslında kendileri de kim olduklarını, neye dönüştüklerini tam bilmeyen üç ruh. Sanki hayat bizleri iki kulağımızdan tutmuş, önüne katmış bir rüzgâr gibi sürüklüyordu. "Hadi bakalım," diyordu sanki, "size birkaç yol göstereceğim. Hangisini seçerseniz, kaderinizi oradan çizeceksiniz." Bizim yaptığımız müzik ona da müzik denirse artık, bazen umut dolu bir isyan, bazen de geçmişin kanayan yaralarına dokunan bir melodram olmuştu. Ama o anlarda, ne bir yolun yolcusu olduğumuzu tam biliyorduk ne de hangi yönün bizi gerçekten biz yapacağını. Sedat'ın talebi ile birlikte, işte tam bu belirsizlik bir kavşağa dönüşmüş gibiydi. Bir yanımız hâlâ çocuktu, prova odalarında kahkahalarla dağılıp yeniden toplanan, elleri bateriye vurmaktan kanayan ama umut ile hayalleri diri kalan. Ama öte yandan artık sırtımıza yüklenen bir sorumluluk var gibi de hissediyorduk. Birilerinin hikâyesini, yalnızca sesimizle değil, kalbimizle de taşımak şu anki amacımız haline gelmişti. Ve hesapta hiç böyle bir planımız yokken.

Her akşam yine odamda buluşup derin düşüncelere dalarak muhabbet ediyor, herkes kendi düşüncelerini ortaya koyuyordu. Shera saçlarını geriye attı, sırtını duvara yaslayıp,  "Bazen düşünüyorum... Biz ne yapıyoruz gerçekten? Şarkı mı yazıyoruz, yoksa başkasının kaderini mi taşıyoruz?" dediğinde, Duygulum, provanın o yorgunluğu ve ezikliği ile sesi biraz çatallı, "Bizim kaderimiz de belli değil ki Shera. Çaldığım her ritimde kendime 'ben kimim?' diye soruyorum. Bazen tek bildiğim şey davulun tok sesi oluyor."Ben ikisinin arasındaki havayı biraz yumuşatmak istercesine gülümseyerek, ama gözlerim dalgın, "Vallahi kızlar" diye başladım muhabbete ortak olup,  "Hayat bizi aldı, önüne kattı. Sanki bir rüzgâr gibi sürüklüyor... 'İşte yollar, seçin kaderinizi' diyor. Ama biz daha yolun başında mıyız, sonunda mı, onu bile bilmiyoruz."
Shera
"Sedat'ın gelişiyle işimiz daha da ağırlaşacak. O şiirler var ya... Bizim sandığımızdan çok daha fazlasını taşıyor sanki kızlar."
Nesly
"Bak baaaak... Bizim boş vermişliği ile nam salmış Shera mı söylüyor bunları?"
Duygulum
"Belki de bizim sorumluluğumuz bu. Ne olduğumuzu bilmesek bile, birilerinin hikâyesini duyulur kılmak. Ama... ya bunun altından kalkamazsak?"
Dediğinde sessizlik vardı artık hepimizin düşüncelerinde. O an odada üç genç kız değil, hayatın iki kulağından tutup önüne kattığı üç yolcu oturuyor gibiydik. Ama hangi durakta, hangi otobüse bineceğine henüz karar verememiş üç yolcuyduk sanki.
Yeşil çayımdan bir yudum aldıktan sonra, içimden yine düşünceler yumağı ile boğuşur halde bulmuştum kendimi. Sözcükler ağzımdan döküldüğünde,  "Ben kendi adıma tek isteğim, tahsilimi elimden geldiğince tamamlamak. Ama... evlilik falan? Hiç aklımda yok. Öyle bir durumda değilim, olamam da" deyiverdim. Ağzımdan evlilik kelimesi çıktığında bile kimse bunu ciddiye alınacak bir durum olarak görmedi Allahtan. Shera başını eğip dudağını bükerek,
Shera
"Sen hiç olmazsa bir hedef koymuşsun önüne. Benim hayatım pamuk ipliğine bağlı gibi. Rüzgâr nereye savurursa... işte oradayım. Belki de sizin dayatmalarınız ve arkadaşlığınız sayesinde biraz yol buluyorum."
Duygulum
"Benimse tek sermayem yalnızlığım. Ama siz varsınız ya... Hani sizinkiler bana hep, 'Sen de bizim kızımızsın,' derler ya... İşte o söz, benim için dünyalara bedel"

O an eminim ki üçümüz de aynı şeyi düşündük, "Biz bu kadardık sadece." Büyük hayaller, büyük gelecekler değil. Ellerinde olanı sahiplenmiş üç genç kız. Ve yaşadığımız her yeni gün, bizleri daha da olgunlaştırıyor gibiydi. Ya da biz öyle olduğuna inanıp kendimizi kandırıyorduk sadece. Müzik de bunun cabasıydı, elimizdeki yaraları örtmek için bulduğumuz bir bahane, bir perdeydi sanki. Enteresandır ki, kimse bu muhabbet sırasında müzikten ya da grubun geleceğinden bahsetmemişti. Hepimiz eteğimizdeki taşları dökerken, aslında müziği konuşmayı unutmuştuk.
Shera
"Fark ettiniz mi? Saatlerdir konuşuyoruz... ama ne şarkılardan ne de albümden söz ettik."
Duygulum
"Çünkü o başka bir mesele. Müzik belki de bizim kaçışımız... ya da yükümüz. Ama şu an... şu an biz sadece kendimizdik."
Nesly
Derin bir nefes aldım, "Belki de biz hiçbir zaman sadece müzik yapmadık. Kendi kendimizi ayakta tutmaya çalıştık, ne dersiniz kızlar?" O anda odadaki herkes ne dediğimi anlamamış gibi baktı yüzüme. Ama aynı zamanda çıplak bir gerçeklik vardı, Biz üç kız, bir grubun geleceğinden çok kendi geleceğimizi tartışıyor gibiydik aslında. Bu durumdan en çok muzdarip olan Shera, karamsarlığı daha fazla kaldıramadı. Bir anda yerinden kalkıp,
Shera
"Neyse ne kızlar" dedi sert ama içi titreyen bir sesle. "Ben anı yaşamak derdindeyim. Yarın ne olur, bilemem. Bildiğim tek şey, gitarımı alıp en sevdiğim işi yapacağım. Çalarım, söylerim, gerisini düşünmem. Şu Sedat mıdır nedir? gelsin, kalan şiirlere de el atalım. Bir an önce bu işi bitirelim."
Nesly
Shera'nın sözleri biraz öfke, biraz da çaresizlik taşıyordu bana göre. Duygulum başını önüne eğip davul bagetleriyle sessizce oynarken, ben ise Shera'ya bakıp, onun içindeki fırtınayı görebiliyordum. "Shera... sen böyle diyorsun ama biliyorsun ki bu sadece 'iş' değil. Bitirip geçebileceğimiz bir şey değil bu" diye ekledim sadece.
Shera
"İşte ben de ondan korkuyorum ya... Bizi olduğumuzdan büyük bir yükün altına sokuyorsunuz gibi gelecekse, başladığımız şu işi bırakalım gitsin, hiç uğraşmayalım o zaman."
Duygulum
Gerilim daha da artmadan dudaklarını ısırdı, sonra,
"Belki de bu yük bizim seçmediğimiz ama taşımamız gereken şeydir, Shera."
Shera
"O halde işi gerektiği gibi yapalım. Ben bir sürü sert riff yazdım, hepsi de şiirlere uydurulmayı bekliyor. Kem küm etmeye gerek yok."
Nesly
"Aynı gemideyiz merak etme kız, ne celalleniyorsun?"
Shera
"Geriliyorum, çünkü benim amacım bir an önce ne yapacaksak yapalım. Yarın kayıt alalım derseniz ilk ben açarım ampfimi."
Nesly
"Her şeyin bir zamanı var. Sedef hoca zaten yakında gelecek. O zamana kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplayıp ona göre yol alacağız. Daha önce de yaptık bunu, hatırlasana."
Shera
"Siz anlamıyorsunuz... Benim için bu iş bir eğlence değil. Ne yapacaksak yapalım, yoksa ben yokum."
Duygulum birden yerinden doğruldu, gözleri alev alevdi. Shera'nın bu anlamsız tez canlılığı onu da kızdırmaya başlamıştı.
Duygulum
"Sen de anlamıyorsun Shera. Bu sadece gitar rifflerinden ibaret değil. İnsanların hikâyesi bu. Bence sen kaçmak istiyorsun sadece."
Shera, Duygulum'un üzerine yürür gibi bir adım attı, sesi öfkesinden çatallaştı birden,
Shera
"Ben kaçmıyorum. Siz ağırdan alarak her şeyi heba ediyorsunuz. Riffler hazır, sözler hazır. Ne bekliyoruz hâlâ?"
Ben araya girmeye çalıştım, ellerimi kaldırarak,
Nesly
"Yeter artık. Hepimiz aynı taraftayız."
Shera
"Değiliz... Siz sorumluluk diye diye benim hevesimi boğuyorsunuz"
Duygulum
Yumruğunu sıktı, sesi titriyordu sinirden,  "Sen de bizim emeğimizi hiçe sayıyorsun"

Kelimeler havada çarpıştı, gözler doldu, sesler yükseldi. En sonunda Shera hışımla yerinden kalkıp, yüzünü öfkeyle buruşturdu.
Shera
"Tamam... Hadi bakalım... Ben yokum. Siz devam edin, ben kendi yolumu çizerim" deyip ardından kapıyı sertçe çarpıp çıktı.

Shera yine arızaya bağlamıştı en sonunda. Ben ve Duygulum bir süre birbirimize bakmadık. İkimiz de içten içe kırılmıştık.
Nesly
"Bunun bir şeye mi canı sıkkın Duygulum?" diye sordum sessizliği bozarak.
Duygulum
"Yok canım, provalarda gayet neşeliydi. Ben de anlamadım bu patlamanın sebebini."
Tam o sırada babam kapıyı tıklattı.
Babam
"Hayrola kızlar, bir problem mi var? Ne bu gürültü?" diye seslendi.
Duygulum, "Ben bir lavaboya gideyim," diyerek ortamdan sıvıştı. O an babamı yakalamıştım. Konuşmanın zamanı değildi belki ama fırsatı kaçırmak istemedim. "Vaktin var mı baba?" diye sordum. O da her zamanki babacanlığıyla kanepenin kenarına kıvrılıp, "Var kızım, anlat bakalım," dedi. İçimde birikenleri daha fazla tutamadım. "Kusura bakma baba... toparlanamıyorum dizimden," dedim.
Babam her zamanki tatlı şakalarından birini yaparak beni gülümsetti. Sonra da,
Babam
"Shera'yı niye kızdırdınız?" diye sordu haliyle.
Nesly
Omuz silktim. "Olur arada baba. Bugün küser, yarın boynumuza sarılır. O sorun değil."
Babam
"İyi madem, tek öyle olsun," dedi.
 Nesly
"Neyse Baba...sormak istediğim bir şey var? diye ibreyi asıl kendime doğru çevirmek istedim. "Annem geçenlerde beni görüp beğenen birinden bahsetti. Cidden sen de benim bu yaşta evlenmemi mi istiyorsunuz? Ben size yük müyüm?" diye sorduğumda babam şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
Babam
"Ne evliliği kızım? Kim görmüş de beğenmiş seni? Benim hiçbir şeyden haberim yok," dedi.
Nesly
O anda içimdeki tüm karanlık bulutlar dağılmıştı. Ne Shera'nın sinirlenip kapıyı çarpıp gitmesi, ne de aramızdaki soğuk rüzgârlar canımı sıkabilirdi artık.  "Ama baba, olay tam nedir ben anlamadım," dediğinde durumu kısaca özetledim.
Babam
"Sen yoluna kaldığın yerden devam et kızım. Ben annenle konuşurum, takılma böyle şeylere," diyerek alnımdan öptü ve odadan çıktı.
Nesly
Tam o sırada Duygulum geri geldi.
Duygulum
"Baba-kız özel bir şey konuşuyordunuz galiba," dedi gülümseyerek.
Nesly
"Öyle kız," diyebildim sadece. Konuyu uzatmadım. Hemen değiştirdim mevzuyu. "Ama boş ver şimdi. Söylesene, sen demin niye çıktın odadan?"
Duygulum
"Def-i hacetimi yapmaya gittim yaaa, aşk olsun. Altıma mı edeydim kız?"
Nesly
Shera'yı unutmuştuk çoktan. Resmen kahkaha patlattık.  "Ne yapacağız kız bu karanlıklar kraliçemizi?" diye sordum arada nefes alıp verirken.
Duygulum
"Ne bileyim kız ben..."
Nesly
"Eeee... peki niye gülüyorsun o halde?"
Duygulum
"Onu da mı bana soruyorsun?"
Nesly
Birbirimizin gözlerine bakıp durduk, sonra ikimiz de koptuk. Neye güldüğümüzü bile bilmeden katıla katıla gülmeye devam ettik. Gece yarısı olmuştu, kahkahalarımız odadan taşıp babamın televizyon sesini bile bastırmış olmalı ki, annem koridordan,  "Saat kaç oldu kızlar, haberiniz var mı? Hadi yatağa" diye bağırdı. Ben de Duygulum'a dönüp, "Git kız yat, zaten dizim ağrıyor bir de seninle uğraşamam," dedim. Yorgunluk, yüzündeki gülümsemeyi biraz gölgelese de Duygulum itiraz etmedi, yatağına kıvrıldı. "Ne ara uyudun nan?" demeye bile gerek kalmadı. Ben ise günlüğüme uzandım. Her zamanki gibi önce tarihini karaladım defterin sol köşesine.

11.07.2025
Bazen bir kelime, bir bakış, bir suskunluk koca bir dağ gibi çöküyor aramıza. Biz üç kız, aynı sofradan ekmek yiyen, aynı şarkıya eşlik eden, aynı düşte yol alanız. Ama işte... bazen aynı rüzgâr, aynı yelkeni savurmuyormuş. Yaşıyoruz, yaşadıkça öğreniyoruz galiba. Shera... Sen kapıyı çarpıp çıktın ama bil ki bizde kalan sessizlik yarın şarkılarımıza sızacak bundan adım gibi eminim. Ve belki de asıl gerçek, kırıldığımız yerde olgunlaşmamız olacak.

İki gün su gibi akıp geçmişti. Shera, sabah uyandığında hiçbir şey olmamış gibi provada soluğu alırken, benim dizimdeki şişlik yavaş yavaş inmiş, yerini ufak morluklara bırakmıştı. Artık ayağa kalkabiliyor, sekerek de olsa yürüyebiliyordum. 14.07.2025, günlerden pazartesi olduğunda Sedat bizi arar diye kendisine ulaşmamıştık biz de. Sonuçta çalışan biriydi, belki de bugün gelemeyecek kadar yoğundu. Hepimiz, geleceği zaman mutlaka önceden haber verir düşüncesindeydik. Sabah, Duygulum'la kahvaltı sofrasında "Gelecek mi, gelmeyecek mi?" diye hararetli bir tartışmaya girişmiştik. Annem merakına yenilip, "Kim gelecek ya, bize de söyleyin," deyince, babam hemen araya girerek,
"Karışma hanım, kızlarım her şeyin en iyisini bilir," dedi. Annemin suratı asıldı tabii. Zaten diğer görücü olayından sonra konunun hiç açılmamasında babamın payı büyüktü, bunu iyi biliyordum. Sırf bu yüzden babamın annemi iyi bir payladığını düşünüyordum. Tam o sırada Duygulum gülerek,  "Hadi, sana bir sürprizimiz var," dedi.

Kapı zili çalmıştı. Şaşkaloz arkadaşlarım, kimi zaman beni kızdırsalar da eğlenmeyi çok iyi biliyorlardı. Duygulum kapıya koşarken bana da,
"Pencereden bak, pencereye" diye seslendi ardına bile bakmadan. Biraz sekerek de olsa kalkıp pencereye yöneldim. Karşılaştığım manzara tam bir curcunaydı. Shera, market arabasına binmiş, Duygulum da onu itip kakarak, "Vııın vııın, çekilin yoldan. Ağır vasıta geliyor" diye bağırarak sokakta koşturuyordu. Annem, "Bunlar iyice zıvanadan çıkıp, delirdi" diye terslense de, babam gülümseyerek, "Ya bırak hanım, gençler eğlensin," diye son noktayı koymuştu.

Ben de camın arkasında kahkahaya boğulmuştum, babam gibi. "Manyak mısınız nan siz? Ne yapıyorsunuz?" diye seslendim camdan.
Shera, sanki daha iki gün önce atar yapıp kapıyı çarpmamış gibi hiç bozuntuya vermeden, "Bu seni provaya götürecek servis aracın, hadi hazırlan," dedi. Duygulum ise el kol hareketleriyle abartarak, "Efendüüüm... zervüüss... beklemöözz... yolcu beklaaar... De hayddöööö..." diye saçmalıyordu. Bir kere hoşuma gitmişti bu curcuna, daha ne olduğunu anlamadan kendimi market arabasının içinde buldum. Sabahımız, Gökkuşağının Ritmi'nin deli dolu üyeleri sayesinde neşelenmiştik. Annem ise her zamanki gibi farklı bir yerde duruyordu. Kırgınlığımıza rağmen prova için yemek poşetini geceden hazırlamış, kapıda bize uzatırken,  "Benim de tuzum olsun bari... alın şunu," demekle yetindi en son.

Annemin elinden poşeti kaptığımız gibi sokağın ortasında kahkaha kıyamet kopmaya başladı. Duygulum var gücüyle market arabasını itiyor, Shera da direksiyon başındaymış gibi sağa sola savruluyor, ben ise gülmekten nefes alamıyordum.
Nesly
"Yavaş kızım, devrileceğiz" diye bağırdım ama tabii ki kimse beni dinlemedi.
Shera
"Sessiz ol yolcu, şoförümüzün dikkati dağılmasın."
Nesly
"Şoför kim kızım, seni mi kaptan yaptık biz?"
Duygulum
Ter içinde nefes nefese, "Yeter beee, ben olmasam bu araç yürümez, kıymetimi bilin." Derken,

Sokaktaki birkaç komşu camlardan kafasını uzatmış, bizi şaşkın bakışlarla izliyordu. Ama o an hiçbir şey umurumuzda değildi, yolun her sarsıntısında kahkahalarımız daha da büyüyordu. Tabi dizimdeki sızıyı umursamadan. Okulun önüne vardığımızda market arabasını kaldırıma devirdik resmen. Hepimiz yorgunluktan yerlere oturmuş, hala kıkırdıyorduk.
Shera
"Bundan sonra grubun resmi servisi bu araba, bilginize," dedi.
Duygulum
"Bir daha da sizi taşımam, öldürdünüz beni"
Nesly
Ben ise ikisine bakıp, gülümseyerek, "Siz delisiniz, ama iyi ki varsınız," dedim.
Güvenlik Ahmet
"Bana bakın kızlar. O arabayı oraya park ederseniz çektiririm... Haberiniz olaa haaa"
Shera
"Araba bizim değil ki, ne yaparsan yap."
Güvenlik Ahmet
"Kimin kız?"
Duygulum
"Çalmış bu Ahmet abi. Ahanda ispatı, bakın Gürsoy Market yazıyor üzerinde" diye gösterdi.
Nesly
"Alın bunu, Başçavuşum, kosmerim," diyerek gülerek ekledim. Ahmet abi, telsizden bize telaşlı bir sesle, "Amirim, bir ırkıslık vakası vordır," diye espri yapınca, Shera önden ben arkasından seke seke, Duygulum ise nefes nefese arkasından koştuk. Arada Duygulum "Yürü kız, yakalanacağız" derken kendimizi zor bela prova odasına attık, kalbimiz hâlâ çarpıyor, neşemiz sokakta değil prova odasına yankılanıyordu.

Özlemiştim prova odasının ortamını, bir hafta ayrı kalınca içime işleyen o hava, o karışık ama bir o kadar da canlı karmaşa... Derin derin içime çektim. Ortalık iyice dağılmış vaziyetteydi yokluğumda, ama çok da sorun etmiyordum. Her şey mükemmel olmak zorunda değildi aslında. Masada dağınık duran nota kağıtlarını bir çırpıda kendime doğru çektim. "Artık hazırız, hadi başlayalım" diye seslendim.
Sonra, provaya başlamadan önce, "Sedat'tan haber var mı kızlar?" diye sorunca, ikisi de başlarıyla "yok" işareti yaptı, "Anladım," deyip bass gitarımı kucağıma aldım. "Merhaba güzel dostum... Ben yokken özledin mi beni? Hadi, bir haftalık ayrılığın acısını beraber çıkartalım," diye kendi kendime mırıldanırken, kapı çaldı.
Shera
"Geeeell..."
???
"Geliyorum ama..."
Nesly
"Bu ses..."
Günün asıl büyük sürprizi Sedat'mış meğerse. Bizimkiler her şeyi ayarlamış, benden habersiz konuşup Sedat'a adresi vermişler. Ben de yemişim bu durumu, fark etmemişim. "Siz yok musunuz?" diye başımı salladığımda, Sedat içeri girmişti. Gözlerindeki o yorgun ama kararlı bakış, eksik kalan bir parçayı yerine koyar gibiydi. Cidden sürpriz olmuştu bana. "Hoş geldin" derken hepimiz tokalaştık, ama samimi bir şekilde. Ankara'daki küçük konserimizde yardımcı olan Sedat'a pek de dikkat etmemişim aslında. Shera, pervasızca,
"Yakışıklıymışsın haaa" dedi. Sedat yüzü kızararak,  "Estağfurullah," demekle yetinebildi garibim. "Shera bu, ne yapacağı belli olmaz" diyerek dizginleri bir oturaklı kız edasıyla elime almaya karar verdim. Esasında ben de şaşkınlığımı gizleyerek durumu toparlamak için gülümseyip, "Bu iki şaşkaloz kız ile bir olup beni kandırdınız... Alacağınız olsun" diyebildim ilk başta. "Buyur, tekrar hoş geldin Sedat" diyerek hep birlikte masanın etrafında toplandık. Ben, iki gün önceki kavganın da aslında bir düzmece olduğunu öğrenince, şok üstüne şok yaşıyordum. İki kız, sürpriz adı altında beni nasıl kandırdıklarını ballandıra ballandıra anlatıyorlardı. "Vay çakallar, vaaay... Demek ağanız ile eğlendiniz hee" dedim.

Sedat, hafif gülümseyerek, "Duygulum'un fikriydi aslında, benim suçum yok," deyince fitil bir anda ateşlendi.
Duygulum
"Resmen satıldık Sheraaaaa..."
Shera
"Şimdi güvenliği çağırıyorum Lütfen çıkar mısınız odadan?"
Nesly
"Kimlerle aşık attığının artık farkına var, Sedat kardeşim, işte"
Shera
"Sen hâlâ burada mısın?"
Duygulum
"Çok ayıp, biz senden bunu beklemezdik. Yiğit ve cevval bir delikanlı profili çizmiştin gözümüzde, halbuki"
Sedat
"Ama beeen..."
Shera
"Ama ben ne? Bir de sırıtıyor yahu. Lütfen çık odadan."
Nesly
Ben, gülerek araya girdim... "Abartmayın kızlar. Sedat, sen uyma bunlara, ben ardındayım," diyerek kızlara kaş-göz işareti yaptım, devam edin diye. Sedat "Kem küm" dese de bir kere aramıza girmişti, kurtuluşu zor görünüyordu. Yaşı bizden büyük olmasına rağmen, yeni bir ortama girmesi ve karşılaştığı bu tavırlar hem kendisini güldürüyordu hem de kaynaşmamızı sağlıyordu. Bir süre sonra ortam duruldu. Ben yeniden araya girip,  "Kusurumuza bakma, biz böyleyiz işte," dedim.
Shera
"Eveeeet, hadi bakalım yiğidim, anlat şu asıl hikâyeyi," deyiverdi.
Nesly
"Yuhhhh... kızım ya, ne yaptın" der gibi baktım Shera'nın yüzüne. Sedat, biraz mahcup, biraz da oturduğu sandalyede doğrularak ciddileşti. Biz de sessizleştik. Elinde tuttuğu çantayı bir an olsun yere bırakmadığını fark ettim. "İstersen çantanı masanın üzerine koyabilirsin, mekan bizim, merak etme, rahat ol," diye de ekledim ardından. Sanki bırakmaya niyeti yok gibiydi, ama biraz iç çekerek masaya en sonunda bıraktı çantasını. "Aslında ben bunu uzun süredir kimseye anlatmamıştım. Anlatmayı da düşünmüyordum," diye söze başladı. "Ama hikayeyi dinlerken sıkılabilirsiniz," dediğinde Shera, tam yine patavatsızca davranıp beni çileden çıkartacaktı ki, Duygulum kolundan tutup sus işareti yaptı. Shera da sandalyesine iyice yayıldı. Ben başımı sallayıp, "Sendeyiz," diye komut verdiğimde, beden dilinin ne denli önemli olduğunu bir kez daha fark ettim. Sedat ilk etapta, "Şiirlerime ve yaşadıklarımdan dökülen kelimelerime bir anlam kattığınız için teşekkür ederim," diyerek derin bir nefes aldı, gözleri bir an boşluğa daldı, sonra anlatmaya başladı.
Sedat
Bir astsubay çocuğu olarak büyüdüm ben. Evimiz hiç ev olmadı. Odalar, koridorlar, bahçeler hep geçiciydi. Her iki yılda bir, bazen de daha sık, babamın görevi nereye buyurursa biz de peşinden sürüklenirdik. Çocukken kök salmanın ne demek olduğunu öğrenemedim. O yüzden midir bilmem, hâlâ bir yere ait hissetmem kendimi. Babamın sesi hâlâ kulaklarımda, "Sen de asker olacaksın." Bu cümlenin ardında bir emir değil, kaderin mühürü vardı. Kaçamadım. Çocuk aklımla ne zaman reddetmeye kalksam gözlerindeki sertlik, sus payım olurdu. Ve gün geldi, dediğini yaptım. Onun hayalini yaşarken, kendi düşlerimi gömdüm sessizce. Ankara'daki Genelkurmay lojmanlarında açtım gözlerimi hayata. Beton duvarların arasında, oyun değil disiplin vardı. İlk atamam çıktığında İstanbul semalarıyla tanıştım. Torpilli derlerdi bana, odam ayrıydı, elbiselerim sabahları ütülenmiş hâlde başucuma bırakılırdı. Ama içimde hep bir çocuk ürkekliği, kimseyi kırmama çabası vardı. Emrimdeki askerlerle iyi geçinmeye çalıştım, babacan görünmeye... Belki de böylece kendi yalnızlığımı gizliyordum. Ama zaman, çocukluğu saklandığı yerden çıkarırmış bir şekilde. Birkaç yılın ardından yollarım Hakkâri'ye düştü. Otluca Dağ Komando Tugayı 2. Tabur'a tayinim çıktığında içimde garip bir sızı dolaşmaya başladı. Sanki her şey, orada değişecekti. Daha önce hiç görmediğim, sadece coğrafya kitaplarında karşıma çıkan bir isimdi Hakkâri. Uzak, yabancı, dikenli bir kelime gibi. O an anladım ki, çocukluğumun yarım kalmış korkuları, büyümüş hâlde karşıma çıkacaktı orada.
Nesly
Sedat bir an durdu, gözlerindeki hafif karışıklık ve ciddiyet, yaşadıklarının ağırlığını gösteriyordu. Biz dinliyorduk ama ben anlamaya çalışıyordum. Sözünü hiç kesmedik, sadece dinliyorduk.
Sedat
Hakkâri'ye gitmek... Daha yola çıkmadan içimde ürperen bir kelimeydi o. Haritanın ucunda, soğuk bir isim gibi duruyordu. Ne zaman atlasın sayfalarında gözüm ona takılsa, içimde tarif edemediğim bir korku kıpırdardı. Ve bir gün, o ismin tam ortasında buldum kendimi. Uçsuz bucaksız dağlar, göğe değen kayalıklar ve her köşe başına sinmiş derin bir sessizlik... İnsan yalnızlığını orada ilk adımda hissediyordu.
Otluca Dağ Komando Tugayı'na ayak bastığımda bunu acı da olsa anlamıştım artık. Burası sadece bir görev yeri değildi, kaderin üzerime bıraktığı ağır bir sınavdı. Koğuşa girdiğim anda yüzler bana çevrildi. Subayların soğuk bakışları ve ölçüp biçen gözleri... Her hareketim tartılıyor, her nefesim sanki yazılıyordu. Küçükken babamın gölgesinde öğrendiğim o keskin disiplinle herkesle iyi geçinmeye çalıştım, ama geceleri nöbette yıldızlara bakarken içimdeki çocuk yeniden uyandı. Babasının sertliğiyle büyüyen, hiçbir yere kök salamayan, çaresiz bir çocuk... Orada ilk defa kendimi tarttım. Güçlü müydüm gerçekten, yoksa sadece korkularımı saklayan biri miydim? Bilmiyorum. Her gün ayrı bir sınavdı, dağ yürüyüşleri, ağır eğitimler, geceler boyu süren görevler... Hepsi hem bedenimi hem zihnimi kemiriyordu. Yine de, o yıkıntının içinde tuhaf bir disiplin, belki de zoraki bir kararlılık inşa ediliyordu. Ama ben biliyordum ki, bu kararlılığın temeli özgürlük değil, çocukluğumdan taşıdığım bir çaresizlikti.
Nesly
Sedat derin bir nefes aldı, gözleri bir an boşluğa dalıp sonra hepimize çevrildi.
Sedat
Bir Mersinli arkadaşım vardı, Oktay... Ranza arkadaşım. İlk gördüğümde öylesine cılız, kırılgan görünüyordu ki, rüzgâr esse devrilecek sanırdınız. Ama iş eğitimlere, intikallere gelince... Ona yetişmek neredeyse imkânsızdı. Nasıl başardığını sorardım bazen, gözlerime bakmadan, kısa ve soğuk bir cevap verirdi, "Mecburum." O kelime, kulaklarımda yankılanıp dururdu. Mecburiyet... Sanki hepimizin içindeki karanlığın özeti gibiydi. Ben babamın gölgesine mecburdum, o ise memleketinde bekleyen ailesine. Kimimiz görevden kaçamıyordu, kimimiz hayattan. Oktay, ketumdu. Ne düşünür, ne hisseder asla tam anlayamazdınız. Ama işine odaklanışı, suskunluğuyla bile bir ağırlık bırakırdı ortamda. Diğerlerinin boş boğazlıklarına hiç bulaşmazdı. Belki de bu yüzden, onun sessizliği bana huzur gibi gelirdi. Oktay'ın hikâyesi benimkinden farklıydı, evet. Onu buraya sürükleyen bir babanın buyruğu değil, bir ailenin açlığı, bir annenin duasıydı. Ama sonuç aynıydı, İkimiz de aynı koğuşta, aynı ranzanın iki tarafında, aynı dağların sessizliğinde, aynı gecelerin korkularında buluşmuştuk. Farklı gerekçeler, aynı kaderin ipine bağlamıştı bizi. Bazen onunla konuşurken içimden şu geçerdi, "Biz mi buraya aitiz, yoksa burası mı bizi esir aldı?"
Nesly
Gözleri uzaklara kaydı, üzüntüsü yüzünün tüm kıvrımlarında hissediliyordu.
Sedat
Yaklaşık bir yıl süren ağır eğitimlerin ardından, ilk defa sınırın ötesine, Kuzey Irak tarafına gidecek bir keşif mangasındaydım. Kamyonetin arkasında sallana sallana yol alıyorduk. Gece yarısını çoktan geçmiş, saat ikiyi devirmişti. Gökyüzü simsiyah, yıldızlar bile sanki bize sırtını dönmüştü. Gideceğimiz yerin güvenli bölge olduğu söylenmişti, bu cümle, insanın içine geçici bir teselli serper ya, ben de öylece yarı uykulu, yarı tetikte yolculuğu sürdürüyordum. Beş kamyonetlik konvoyduk. Sessizliği sadece motorun gürültüsü ve ardımızda dolanan helikopterin pervane uğultusu bozuyordu. Ama bir anda... Önümüzde giden öncü kamyonet, karanlığı yırtan bir patlamayla savruldu. Gözümün önünde dört arkadaşımız paramparça oldu. Ses, öylesine şiddetliydi ki, içimde bir şeyler yerinden sökülmüş gibi hissettim. Bizde bir şey yoktu, ya da öyle görünüyordu. Çevre güvenliği aldık, ellerimiz buz kesmişti. Sonra o sesler... Yaralıların boğazından çıkan, ciğer yırtan çığlıklar. Gecenin sessizliğini lime lime eden, insanın kanını donduran o feryatlar hâlâ kulaklarımda. Kimi "anne" diye bağırıyordu, kimi sadece inliyordu. O an, hiçbir eğitim, hiçbir emir o çaresizliği bastıramıyordu. Dakikalar geçmeden Sikorsky helikopterleri indi. Pervanenin savurduğu toz, kan kokusunu gizleyemiyordu. Yaralıları kucaklayıp taşıdık, kanı ellerimden silmeye çalışırken ellerim titriyordu. Detaya girmeye gerek yok, ama bilin ki onları helikoptere bindirdik. Gözlerim, kalkış anında kanlı sedyelerin üzerinden ayrılmadı. Takviye kuvvet kısa süre içinde yanımıza vardı. Ama biz, sanki saatlerle değil, yıllarla yaşlanmış gibiydik. Nihayet, sabaha karşı beş civarında varmamız gereken yere ulaştık. Fakat oraya biz değil, eksilmiş bir mangayla vardık. O geceden sonra yolculukların hiçbirinde güvenli bölge lafı içime teselli gibi gelmedi.
Nesly
Sedat'ın sesi hafifçe titredi. Anlatırken yüzündeki ifadeler gerçeğin hala içinde cereyan ettiğini düşündürüyordu bana.
Sedat
O an... Bir vahşeti ilk defa bu kadar yakından görüyordum. Patlamanın ardından yerde yatan bedenler, kulaklarımdan silinmeyen çığlıklar... Sanki içimde bir şeyler kopartmıştı. Oktay ise benden daha dirayetliydi, sık sık dönüp gözlerime bakar, sessizce "İyi misin?" diye sorardı. O bakışlarda bir kardeşin endişesi vardı.İki gün süren keşif intikalinin ardından Otluca'ya döndük. Ama ben, oraya dönen aynı adam değildim. Yaşadıklarım içimde bir kaya gibi oturmuştu. Nefes alıyordum ama içim paramparçaydı. Bu yükü taşıyamayacağımı hissediyordum. Yine de Oktay vardı. Onun sessizliği, yeri geldiğinde sorduğu basit bir soru bile bana nefes oluyordu. Onun sayesinde az da olsa ayakta kalabildim diyebilrim.
Zamanla görevler birbirini kovaladı. Oktay'la çok gittik sahaya. Artık sadece birer mesai arkadaşı değil, birbirimizin nefesini kollayan, sırtını dayadığı iki gölgeydik. Ama içimde fark ettiğim şey, daha ürkütücüydü, hiçbir şey beni etkilemez olmuştu. Hissizleşiyordum. Daha az gülüyor, daha çok susuyordum. "Nişan al, ateş et, düşünme" emirleriyle, birer insandan çok birer makineye dönüştüğümüzü fark ettim.
Sonbaharın ilk günlerinden biriydi. Gece yarısı, koğuşu yırtan bir ses, "Kalk, kalk, kaaaalllkkkk On dakika sonra Tabur Komutanı içtima alacak. Herkes hazır olsun."
Kimin bağırdığını umursamıyordum artık. Yüzümü bile yıkamadan, soğuk havada ip gibi dizildik. Göz kapaklarım kurşun gibiydi, bir saate X mevkisine atılacağımız söylendi. "Marş, marş..." Bedenim çoktan iflas etmişti. İçimden, "Asker ölmez" derler, ama ölmekten başka çare var mı? Bir kurşun, belki de bu ağırlığı toprağa gömerdi. Botlarımı giydim, teçhizatımı sırtlandım, mühimmat omuzlarımda dünyanın yükü gibi çöktü. Pistte helikopterin uğultusu kulaklarıma ulaşmıyordu bile. Zar zor bindim. Havalandığımızda Sümbül Dağı karşımdaydı. Bakakaldım. İçimden bir ses, atlamamı fısıldıyordu. Belki uçurum daha az acıtırdı. Tam o sırada bir el omzuma dokundu. Oktay'dı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece gözleriyle, "İyi misin?" der gibiydi. O bakış, gecenin karanlığında tek sığınaktı bitmiş bir psikolojisi olan bedenime.
Nesly
Sedat'ın sesi kısılmıştı, anlatırken gözlerindeki boşluk ve anılarına olan tahammülsüzlüğüden olsa gerek ellerini yumruk yapıp sıktığını gözlemledim.
Sedat
Koordinatlar doğrultusunda indiğimizde sessizce mevzilendik. Nefesimiz buğuydu, gece soğuktu ama içimizdeki gerginlik sıcaktı. Çok geçmeden sıcak temasa girdik. Kurşunlar, karanlığın içinden yıldız gibi geçiyordu, biz kime ateş ettiğimizi, kimi vurduğumuzu bile bilmiyorduk artık. Sadece tetik, nişan ve emir vardı. Oktay birkaç metre sağımda MG3'ü hazırlayıp ateşlemeye başladı. Mermilerin sesi, sanki göğsümün içinde patlıyordu. Sonra bir an... ateş kesildi. Karanlık, sessizlikle bir olup üstümüze çöktü. Başımı çevirdiğimde, yerde Oktay'ın cansız yatan bedenini gördüm. O an ölenin aslında ben olduğumu düşündüm. İçimdeki bütün dünya çöktü. Sürünerek yanına vardım. Kanlar içindeki bedenine sarılmaktan başka çarem yoktu. Ellerim kana bulanmış, parmaklarım titriyordu. Ona sarıldım ama sıcaklığı parmaklarımın arasından kayıp gidiyordu. İçimde bir şey koparken, ayağa kalktım. İzli mermilerin geçtiği yöne, karanlığa doğru koşmaya başladım. Artık emir yoktu, korku yoktu, sadece kör bir öfke... Sonrasını hatırlamıyorum.

Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. İki kurşun yemişim. Biri sıyrılmış, diğeri hayati organlara değmemiş. Aşırı kan kaybından bayılmışım. Beyaz tavanlar, ilaç kokusu ve içimde simsiyah bir boşluk... Tim döndüğünde bir eksik vardı. Oktay. Canım gibi dost bildiğim, sırtımı yasladığım tek arkadaşım yitip gitmişti bu dünyadan. Uzun bir rehabilitasyon sürecinden sonra göreve döndüm ama dönen kişi ben değildim. Artık kendimi ya öldüreceğime ya da bu umarsızlıkla bir başkasına öldürteceğime inanıyordum. İnsan değildim, bir gölgeydim, hissizleşmiş bir enkazdım artık. Ailemle tüm diyaloglarımdan, dualarımdan, çabalarımdan sonuç alamayınca istifamı verdim. Görevde üç yıl boyunca ben, ben olmaktan çıkıp sadece içindeki yankıyla yaşayan bir boşluğa dönüşmüştüm.
Nesly
Sedat bir an durdu ve gözleri masadaki çantaya takıldı. Ne vardı içinde acaba? Galiba bahsettiği ve yarım kalan tüm şiirleri.
Sedat
Ankara'ya döndüm. Ama bu dönüş, eve dönen bir insanın dönüşü değildi. Ailemle bağlarımı bir süreliğine kestim, telefonlar sessiz, kapılar kapalıydı. Arkadaşlarımın yanında kaldım. Onlardan biri bir gün, "Gel Dost Meclisi Rock Bar'da çalış," dedi. İlk başta sadece para kazanmak için kabul ettim. Ama gecenin o ağır kokusu, müziğin titreşimi, duman altı sahneler bana garip bir nefes gibi geldi. Yine de biliyordum, bu nefes, yaşadığım onca şeyin külleri üzerine çekiliyordu. Geç mesailer ve müzik... İçimde hâlâ bir yerlerde kıpırdanan "hayattayım" hissiyle karalamalara başladım. Şiirler yazıyordum. Ama o satırlar bana ait bir zevkin değil, geçmişin karanlık hatıralarının yankısıydı. Zevk almıyordum, sadece içimdeki suskun çığlığı kağıda döküyordum. Bazen bu şiirleri sahne alan başka gruplara vermeyi düşündüm, ama hiçbir grup, hiçbir ses bana samimi gelmedi. Hepsi birer maske gibiydi. Ta ki sizi görüp, "Neden olmasın?" diyene kadar...

Bir gün, cesaretimi toplayıp Derya Ablaya anlatmaya çalıştım. Ama o ilk etapta bana sert bir gerçeklik sundu, "İşine bak, sahne arkasında temizlenecek iki kulis var." Yerim hatırlatılmıştı. Ben de orada durdum. Siz çoktan Ankara'dan yola çıkmıştınız bile. Ama ben ısrar ettim. Derya Ablayı bir şekilde ikna ettim. Sonra bir gün, Sedef Hoca ile görüştük galiba ilk kez... Ve sonrası malum. O andan itibaren, yaşadığım onca enkazın arasında ilk defa bir yön, bir ışık belirdi hayatımda. Ama içimde hâlâ o eski gölge, Oktay'ın sesi, Sümbül Dağı'nın karanlığı fısıldıyordu.
Nesly
Sedat gözlerini bizden ayırdı, o an resmen tiyatro sahnesindeydik. Çıt çıkarmadan, nefeslerimizi tutarak hikayesini dinledik. Shera bile yerinden kıpırdamadı, sessizliğiyle bize gerçek bir yaşanmışlığın olanca ağırlığını hissettirdi.

Sedat'ın hikayesi bitmişti. Hikayeden ziyade yaşadıklarını anlatması bitmişti. Odada öylece sustuk sadece. Sessizlik ağır, neredeyse elle tutulur gibiydi. Hepimiz birbirimize bakıyor, ben de dahil kimse konuşacak kelime bulamıyor gibiydi.
İlk sessizliği bozan Duygulum oldu, "Su ister misin?" Başını hafifçe salladı Sedat. Duygulum yavaşça su şişesini uzattı. Sedat şişeyi alırken, elinin hafifçe titrediğini fark ettim. O an bana dokundu, sadece korkunun değil, yaşadıklarının hâlâ içinden çıkamadığı bir travmanın izlerini görüyordum. Şişeyi ona verirken, gözlerimiz kısa bir an için buluştu. Hiç konuşmadan, yaşananları paylaştık adeta. Gönderdiği beş şiirdeki parçalar, işte tam o an bendeki karşılığını bulmuştu. Kelimeler, notalar ve hisler, yaşadığı acıların ve travmanın birer yankısı olmuştu besbeli.
Bu adamın hikayesi, bizim müziğimizin ruhunu besleyecek kadar gerçekti. Ve artık, hepimiz için bir şeyler değişmişti; sadece bir müzikal oluşum değil, bir iç hesaplaşma, bir bağ kurulmuştu. En azından ben öyle düşünenlerdendim.

Sedat bir süre daha sessiz kalırken, yavaşça elini masanın üzerindeki çantasına uzattı. Bir an için gözleri, şişenin üzerinde titreyen damlacıklara takıldı sanki, sonra çantasını açtı ve içinden eski bir not defteri çıkardı. Kenarları kıvrılmış ama ataç ile düzeltilmiş.
"Sizi bunalttıysam... özür dilerim," dedi, sesi yumuşak ama kendinden emin. O anda, kelimelerinin ardında saklı naifliği fark ettim. Sert bir geçmişin, keskin anıların içinde bile hâlâ kırılgan, insanî bir yan vardı. Sanki yılların yükünü taşıyan omuzlarının altında hâlâ bir çocuk saklıydı, korkularıyla, kaygılarıyla, yaşadığı acılarla beraber. Not defterini masaya bıraktığında, sayfaların arasından hafifçe sızan kalem kokusu burnuma kadar gelmişti. Bu defter, sadece şiirlerin değil, yaşanmışlıkların, kayıpların ve hâlâ umuda tutunan bir ruhun sessiz tanığıydı. Shera ve Duygulum sessizce ona baktı, ben de... Hepimiz, bir anlığına kendi nefeslerimizi duymayı bırakıp, Sedat'ın bize açtığı o iç dünyaya kulak vermiştik. Bu defter, sadece bir nesne değildi artık, birlikte yaratacağımız müziğin, paylaşacağımız acıların ve umutların ilk sembolüydü hatta devamıydı. Sedat başını kaldırıp hafifçe gülümsedi, o gülümseme, hem mahcup hem de bir çeşit güven telkin ediciydi. Artık yalnız değildi, biz de onun yanında olacaktık.
Shera
"Paylaşmak zordur, ama emin ol bu defter yanlış ellerde değil"
Sedat bir an Shera'ya baktı, gözlerinde tuhaf bir karışım vardı, bu hem şüphe hem de minnettarlık gibiydi sanki. Ardından bana çevirdi bakışlarını. Ben de defteri yavaşça elime aldım. Kenarları aşınmış, bazı sayfaları kahve lekesiyle bulanmış, mürekkebi dağılmış satırlara dokunurken kalbim hızla çarpmaya başladı. Sanki yalnızca şiir değil, o anların kanı, teri, gözyaşı da kâğıtlara sinmişti. Sayfaları çevirdikçe, kelimeler içime oturan taşlar gibiydi. Her mısrada, Sedat'ın sesini duyuyordum adeta. Kurşun sesleri, çığlıklar, bir dostun kaybı... Ve tüm bunların içinde hayatta kalmanın suçluluğu. İçimden bir ses "Hikayesi olan şeyler ile şarkı yapabiliyoruz ama bu hiç bilmediğimiz bir dünyanın kapılarının aralanmasıydı" diyordu.

Benim sessizliğimi gören Duygulum hafifçe bana doğru eğilip, deftere göz ucuyla bakarken ne diyeceğini bilemedi. Onun da gözlerinde derin bir yansıma vardı, belki kendi kayıplarını hatırladı, belki sadece Sedat'ın acısını içine çekti.
Shera sandalyede geriye yaslanarak, kollarını göğsünde kavuşturmuş ama yüzündeki sert ifade, gözlerindeki kırılganlıkla çelişiyordu. Sanki o da geçmişin gölgeleriyle yüzleşiyor "Aslında benim dinlediğim o savaş albümleri hiç de düşündüğüm gibi değilmiş" diyordu eminim.
Sedat ise, sessizliğimizin içinde bizleri izliyordu. Onun için bu an, bir sınav gibiydi belki de, "Anlayacaklar mı, yoksa sadece bir defter olarak mı görecekler?" diye düşünüyordu belki de.

Defteri yavaşça masaya geri bıraktım. Gözlerim Sedat'a kilitlenmişti, kelimeler boğazıma dizildi. Sonunda, zor da olsa, "Bunlar sadece şiir değil... Bunlar senin hayatta kalma sebebin olmuş," diyebildim. Sedat'ın gözleri nemlendi, ama yüzünde mahcup bir tebessüm belirdi.
"Hayatta kalmanın da bedeli var," dedi, sesi ince bir çizgi gibi titredi. Biz sadece müzik yapmayacaktık. Biz, onun yarım kalmış cümlelerini tamamlayacak, onunla beraber yeni bir hikâye yazacaktık büyük ihtimalle.
Sedat
Hepsi sizindir artık...

Sedat artık suskunluğunu döktüğü defterini bize emanet etti ve sandalyesine iyice yaslandı. Etrafı inceliyordu ki, Shera bu durumu fark edip,
Shera
"Aslında bir kaydımız yok ama rifflerimiz var, dinlemek ister misin?"
Sedat
Şaşırmıştı, "Canlı mı çalacaksınız yani?"
Shera
Alaycı bir tonla, "Sen ne sandın yiğidim?"
Nesly
"Ahanda başlıyoruz yine," derken, Duygulum baterinin başına geçerken ve defteri elimden alıp nazikçe masaya koymuştu bile.
Giderken de,
Duygulum
"Bırak o defteri, biz özümüze dönelim, daha sonra bakarız," dedi. "Çalacağımız şarkı için, Nesly, dosya masanın sağında, ilk şarkının notalarını az çok hatırlarsın ama yine de al sen onları," diye ekledi.
Shera
"Çalabilecek misin kız, yatalak Nesly?"
Nesly
"Siz öyle sanın," dedim ve boynuma astığım bass gitarımla bütünleştim. Hafif bir "bam" sesi için Shera'ya, "Lütfen jakımı takıp amphimin power düğmesine basarsan müteşekkir olurum," diye seslendim.
Shera
"E hadi bakalım, yüklen gök gürültüsü gibi ritimlerini"
Duygulum
"Ritmi takip edin, uyuşuklar"

Ve işte o an başladı. Son ki üç nota, yaşanmışlıklar adına ilk adım oldu. Daha önce birlikte çalıştığımız tüm duygular, akorlar ve ritimler bir araya geldi. Sedat, ilk kez duyuyordu bu melodik altyapıyı. Henüz bizim bile tam bilmediğimiz diyarların ve çoraklaşmış gönül topraklarımızın ilk adımlarını, grup olarak yeniden basıyorduk. Her nota, her ritim, geçmişin gölgesiyle birlikte yeni bir hikâye yaratacaktı. Sedat sessizce dinliyor, gözlerindeki hayranlık ve merakla bizi izliyordu sadece.

İlk akorlarla beraber odanın havası değişmişti sanki. Bateri, gitar ve bas birbirine kenetlenmiş, yıllardır aynı notaları çalıyor gibi uyum sağlamıştı. Şarkının melodisi yükseldikçe ben de bir ara göz ucuyla Sedat'a baktım. Dudakları aralanmış, gözlerinde tarifsiz bir parıltı belirmişti. İlk başta şaşkın, ardından derin bir hayranlıkla dinliyordu bizi. Beklentisinin çok ötesinde bir çalışmayla karşı karşıya kaldığı her hâlinden belli oluyordu. Sonunda parça sustuğunda, odada sadece nefes alışlarımız ve amfinin uğultusu kalmıştı. Sedat, başını önüne eğdi. Birkaç saniye öylece sustuktan sonra ellerini birbirine kenetleyip başını kaldırdı,
Sedat
"Hayatımda çok şey gördüm, çok şeye şahit oldum... ama böylesini hiç beklemiyordum. Siz... siz bu melodilere kendi ruhunuzu katmışsınız. Sanki yaşadıklarımı notalara dokumuşsunuz. Gerçekten... hayatıma dokundunuz."
Nesly
Sedat'ın söyledikleri ağır bir hüzünden değil, tatlı bir minnettarlıktan ibaretti. Masanın üzerinde duran defterine yeniden uzandı, biraz önce bahsettiği şiirlerini açtı. Titreyen parmaklarıyla sayfaları çevirdi, kenarları yıpranmış birkaç kâğıdı özenle çıkardı.
Sedat
"Bunlar da geriye kalan şiirlerim. Aslında vermek ile vermemek arasında kalmıştım, saklayacaktım belki de. Ama gördüm ki doğru yer burası. Tekrar söylüyorum, hepsi sizindir... albümünüzün geri kalanına ekleyebilirsiniz."
Nesly
Sedat... asıl biz sana teşekkür ederiz. Yoktan var ederek bize teslim ettiğin yaşanmışlıkların... işte bu albümün gerçek ruhu olacak. Biz sadece ses verdik, senin yaşadıkların ona can kattı.
Shera
Usulca gitarını dizine bırakıp Sedat'a doğru eğildi, bakışları samimiydi, "Hikâyeni bizden saklamadığın için teşekkürler. Bundan sonrası bizim işimiz. Ama bil ki... sen de artık bu grubun bir parçasısın."
Duygulum
Bagetlerini masaya bıraktı. "Her şiir bir yara gibi... ama her yaradan bir şarkı çıkarabiliyoruz. İlk albümü de yaşadıklarımızdan esinlenerek yapmıştık zaten. Senin yaraların bizim şarkılarımız olacak."
Nesly
İlk kez Sedat'ın gözlerinde kederden öte bir umut gördük. İşte o an anladım, sadece biz değil, o da yeniden nefes alıyordu artık. Masadaki sessizlik hafif bir dalga gibi üzerimizden geçerken ben dayanamayıp söze girdim. "Ben bir öneride bulunmak istiyorum... kabul edersen Sedat." Meraklı gözlerle bana döndü.
Sedat
"Tabii, söyle Nesly."
Nesly
"Şimdi, evde kaldığım zaman çok düşündüm. Askerler, bildiğim kadarıyla çoğunlukla hep erkek... Doğru mu?"
Sedat
"Genelde öyle oluyor, ama kadın subaylar, astsubaylar da var orduda."
Nesly
"Onu biliyorum, ama... mesele şu, şiirler senin kaleminden, yaşanmışlıkların senin. Onları biz seslendiriyoruz ama... seslendiren kadın olunca sanki bir yerde garip kaçabiliyor. Anlatmak istediğim şu, belki bir iki şarkıya sen de sesinle ortak olabilirsin." Sedat'ın gözleri büyüdü.
Sedat
"Ben mi? Ben şarkı söylemekten ne anlarım ki?"
Shera
(Hemen atıldı, yüzünde hafif bir alayla) "Duydunuz mu? Şarkı söyleyemem diyor zaten, bence olmaz bu iş."
Duygulum
"Olabilir aslında. Hem albümün formatına da uygun olurdu. Düşünsene, hikâyeler kendi sahibinin sesiyle hayat bulsa mesela..."
Sedat
(Arada kaldığını belli eden bir ifadeyle ellerini açtı) "Shera haklı... zor yani. Benim sesimle olmaz."
Nesly
Ama ben diretmekten vazgeçmedim.  "Deneyelim bence. Olmazsa eski düzende devam ederiz. Ne kaybederiz ki?"  "Ben okeyim," dedi Duygulum gülerek. "Shera?" diye sordum, gözlerimi ona dikip. İç çekti.
Shera
"Ben olumsuz bakıyorum bu duruma ama... yine de deneyelim, tamam."
Nesly
Son söz Sedat'taydı.
Sedat
"Çok çılgınca geliyor kulağa... ama"
Nesly
Yaparsın...
Sedat Bilemiyorum Nesly.
Shera
Zorlamasak mı?
Duygulum
Shera yapıcı olsan ne var sanki.
Shera
Aman be ne haliniz varsa görün.
Nesly
Öyle de demeyelim istersen değil mi ama?
Shera
Uzatmayın, deneyelim tamam dedim ya.
Sedat
Benim için tartışmayın.
Nesly
Sen bakma üç kişinin içindeki çıban başıdır Shera
Shera
Daha bir sene önce nota bilmeyen biri mi söylüyor bunu?
Duygulum
Yapıcı olmak derken neden bahsettiğimi hepiniz anladınız değil mi kızlar? Şöyle yapıyoruz "Deneyeceğiz, ona göre bir karara varacağız nokta"
Nesly
O an gözlerimizin içine bakan Sedat'ın yüzünde hem korkunun izleri hem de yepyeni bir başlangıcın kıvılcımı vardı. Sanki biz değil, o da yeniden nefes almaya başlıyordu. Karar çoktan verilmişti, bu yolculuk artık sadece bize ait değildi. Zaten beslendiğimiz gerçek hikayede bizim bile yerimiz yoktu. Lakin artık şarkılarımıza onun nefesi de karışacaktı. Başarıya ulaşıp ulaşamayacağımızı bilmiyorduk, ama en azından deneyecektik.

Saat öğleye yaklaşmıştı. Gözüm bir köşede duran, annemin hazırladığı küçük nevale çantasına ilişti. O çanta, savaşın ve kaybın hikâyesiyle dolu odaya başka bir dünyanın kokusunu getiriyordu. Sessiz bir şefkat, neredeyse unutulmuş bir sığınak gibi duruyordu orada. İçimdeki boşluğu bastırmak için ağır aksak yerimden kalktım, her adımda dizlerim sanki taş bağlıymış gibi titriyordu. Çantanın yanına vardığımda, topallayarak eğildim. Paketleri tek tek çıkardım. Kağıtların hışırtısı, kurşun seslerinden bile daha keskin geldi kulağıma. İçlerinden yayılan yiyecek kokuları, zihnimde dolaşan Sedat'ın anılarını darmadağın etti. O koku, bana sadece açlığımı değil, kaybedilenleri de hatırlattı. O masum kokunun içinde çocukluğum vardı, annemin sesi, sofrada eksilmeyen bir tabak... Oysa şimdi o koku, bir siperin, bir cenazenin ardından gelen sessizliğe kadar uzanıyordu.
Boğazım düğümlendi. Elimde tuttuğum pakete bakarken içimden, "İnsan hâlâ aç kalabiliyor mu, bu kadar yaralıyken?" diyebildim.
Derin bir nefes aldım, boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırmaya çalıştım. Sonra güçlükle "Shera..." diyebildim.
Shera
Ne var topal Fadime?
Nesly
O an kahkaha patlaması kaçınılmazdı. Hep birlikte gülüştük. "Masadaki her şeyi istifle," dedim nefes nefese, "yer aç, öğle yemeğini yiyeceğiz."
Sedat ise bir an mahcup bir ifadeyle başını eğdi.
Sedat
Kusura bakmayın... elim boş geldim. İsterseniz dışarıdan bir şeyler alıp geleyim, dedi kısık bir sesle.
Duygulum
Yok artık. Vallahi Ahmet abi var, salmaz seni bir yere. Sen buralarda kaybolursun, hiç riske girmeyelim bence.
Nesly
Shera ise tam o anda "Ben bir ellerimi yıkayacağım," deyip kapıya yöneldiğinde, Duygulum hızlı davrandı. "Tut şunu. Yine kaçıyor" diye bağırdım. Bir hamleyle kapıyı kilitleyip anahtarı cebine atan Duygulum'un "Bu sefer yemezler Darkness Girl" deyişi gülümsetti beni. Sedat, olup biteni büyük bir şaşkınlıkla izliyordu. Sanki odaya yeni düşmüş bir yolcuydu da bizim kurduğumuz küçük dünyayı anlamaya çalışıyordu. Bizimse kıkırdamaktan başka yaptığımız bir şey yoktu. Ben Sedat'a dönüp göz kırparak, "Merak etme... içimizde tembel, iş yapmaktan imtina eden bir arkadaşımız var. O yüzden bu kadar önlem alıyoruz" dedim gülerek. O an üzerimizdeki tüm karanlık bulutlar dağılmış, yerini meltem esintisinden hallice serinlik ve samimiyet almıştı. İlk defa, aramızdaki sınırlar biraz daha kaybolmuş gibiydi.  Shera, kapının kilitlenmesine müteakip yüzünü iyice buruşturdu. "Off ya... sadece ellerimi yıkayacaktım" diye söylendi ama pes etmiş gibiydi. Nihayetinde yanımıza dönüp masayı kurmama yardım etti. Tabakları dizerken arada göz göze geldik, onun o yarı ciddi yarı şakacı hali bana arada da olsa güven verirdi.  Sedat'ı buyur ettik mütevazı soframıza. Masaya otururken hafif tereddütlüydü, ama annemin çantasından çıkan yiyeceklerin yarattığı samimiyet kısa sürede ona da sirayet etti. İlk lokmalar alınmış, sessizlik bir nebze bozulmuştu ki Sedat birden, "Peki... niye kapıyı kilitlediniz? Bir anlığına duraksadık. Cevap vermemize fırsat kalmadan Shera öne atıldı, gözlerini kocaman açıp tiyatro oyuncusu gibi "Bunlar var ya... beni grupta istemiyor. O yüzden sürekli mobbing uyguluyorlar" dedi.

Sözleri o kadar ciddi bir tonla çıkmıştı ki, birkaç saniyeliğine Sedat da inandı sanki. Sonra Duygulum'un gülüşü patladı, biz de ona eşlik ettik. Kahkahalarla karışan o küçük sofranın sıcaklığı Sedat'ın yüzüne de yansıdı ve sanki yıllardır bizden biriymiş gibi görünüyordu artık. Yemek, sofraya sığmayan muhabbetle birlikte bitti. Sohbetten, esprilerden, paylaşılan ekmekten kalan tat hâlâ üzerimizdeydi. Sofrayı topladıktan sonra odanın ortasına döndük. Sedat'ı iyice kendi dünyamıza buyur etmenin zamanı gelmişti. İkinci ortak noktamız müzik olacaktı artık. Enstrümanlarımızı yeniden yerleştirdik, sesleri ayarladık. Ham haldeki sözsüz, sadece müziğin duygusunu taşıyan bir parçaydı çalacağımız. İlk notalar odayı doldururken, Sedat'ın bakışları yeniden dondu kaldı. Gözlerinde öyle bir yoğunluk vardı ki, sanki o an hem geçmişini izliyor hem de geleceğini duyuyordu. Biz çalıyorduk, o dinliyordu. Ama aslında o da bir şekilde şarkıya dahil olmuştu. Kendi şarkılarına.

Az önceki kahkahaların yerini bu kez sessizlik almış, odaya veda duygusunun gölgesi sinmişti. Sedat'ın günübirlik yanımızda kalacağını biliyorduk, ertesi gün yeniden Deryan'ın mekânı olan Dost Meclisi Rock Bar'a dönmek zorundaydı. Bunu bilmek ayrı, yaşamak apayrı bir boşluktu. Hiç kimse onun gitmesini istemiyordu aslında, ama herkes suskunluğuyla kabullenmişti. Gitarın telleri hâlâ titriyordu, ama bizden önce Sedat'ın kalbi titriyordu sanki. Çantasını toparlarken, yüzüne yerleşmiş o garip ikilemi fark ettim. Bir yanı burada kalmak isteyen, yaralarını bizim yanımızda sarabileceğini hisseden bir adam, öteki yanı ise görevine, mecburiyetine sadık, gitmeye kararlı biri. Aslında onun bakışlarında, kalmakla gitmek arasına sıkışmış bir ruhun sancısını gördüm.

"Güzel bir gündü," dedi usulca. Sanki fazla konuşursa sesinin ardında gizlediği bütün kırık dökük duygular dökülecekmiş gibi kısa tuttu sözünü. O fısıltı, odanın ortasında asılı kaldı, bir tür veda çığlığıydı ama içe gömülmüş, bastırılmış. Çantasını omzuna asarken, omuzlarının o yorgun kamburu daha da belirginleşti. Bize son bir bakış attı, gözlerinde kalmak isteyen bir çocuğun hüznü, gitmek zorunda olan bir askerin kararlılığı vardı.
Shera
Güzel değil, harikaydı bence. Hem sen olmasan albümün geri kalan şarkılarını nasıl yapardık.
Duygulum
Şakacı bu kız aldırma sen. Bizim müziklerimize ruh verdin Sedat. Öyle kolay kolay bırakıp gidemezsin yani. Yine görüşeceğiz.
Nesly
Sıra bana gelmişti. Sen bize şiirlerini bıraktın, biz de sana şarkılarımızı verdik. Bu, yarım kalacak bir alışveriş değil. O an göz göze geldik. Gözlerindeki kırılganlık ve minnet birbirine karışmış gibi geldi bana. Vazife onu bekliyordu, biz ise yalnızca yeni bir buluşmayı umut edebilirdik. Kapının önünde vedalaşırken, Sedat'ın dudaklarından şu sözler döküldü,
Sedat
İnanın, bana nefes verdiniz bugün. Belki de uzun zamandır hissetmediğim kadar... insan hissettirdiniz.

Kapı kapanınca, odada yayılan boşluk bir mermi sesi kadar keskin geldi bana. Sedat gitmişti, ama ardında bıraktığı gölge bizden hiçbir zaman ayrılmayacaktı. Onu uğurlarken kalbimizde bir boşluk kaldı. Ama bu boşluk, yokluktan değil, yeniden dolacağını bildiğimiz bir özlem gibiydi. Sanki aramızda sessiz bir anlaşma yapılmıştı. Sedat geri dönecek, biz de onun bıraktığı izleri şarkılara dönüştürmüş olacaktık. Elimizde artık sadece birkaç kâğıt parçası değil, yaşanmışlıkların ağır ama gerçek yükü de vardı. Sedat, "Bunlar benim için sadece şiir değil, yıllarımın sessiz tanıkları," demişti ayrılmadan hemen önce. Bizim içinse artık sadece onun değil, grubun da kaderini belirleyecek birer pusulaydı. Yapmamız gereken ödevleri bıraktı bize, her bir şiiri şarkı formatında notalara dökmek.
Benim ellerim bas gitarın tellerinde gezinirken, Shera çoktan kafasında riffler kurmaya başlamıştı. Duygulum ise bagetlerini parmaklarının arasında çevirerek sabırsızca ritim arıyordu. İçimizde garip bir kararlılık vardı. Bu bir sorumluluktu. Sedat'ın bize güveni, yeniden buluşacağımız güne kadar taşıyacağımız en değerli emanet olmuştu. Ve biz, söz vermiş gibi birbirimizin gözlerine bakarak aynı şeyi düşündük.
"Yapacağız. Hem de en iyi şekilde."

14.07.2025
Gece çökmüştü.
Ev sessizdi ama benim içimde hâlâ günkü yaşadıklarım dolaşıyordu. Yatağıma uzanır uzanmaz elim yine günlüğüme gitti. Defteri açtığımda sayfaların arasında Sedat'ın titreyen ellerini, gözlerindeki gölgeleri ve bizle birlikte gülmeye başladığında beliren o ışığı görür gibi oldum. Kalemim elimde, düşüncelerim hızla sıralandı.
Bugünün özeti,Yeni bir dost kazandık. Şiirler bize emanet edildi. İlk kez başkasının yükünü taşımaktan değil, paylaşmaktan mutluluk hissettim.
Yarın ve gelecek için ise şunları yazdım satır aralarına:
Şiirleri şarkıya dönüştürmek. En az bir tanesini Sedat'ın sesine göre uyarlamak. Provalarda birbirimizi daha iyi dinlemek, hissetmek.
Duygulum'un bagetlerini kırmadan tutmasını sağlamak (yanına fazladan alması şart). Shera'yı şarkı aralarında "kaçma molaları"ndan alıkoymak. Annemin yaptığı yemekleri boşa çıkarmamak. En önemlisi, Sedat geri döndüğünde, "Emanetinizi hakkıyla yerine getirdik," diyebilmek.
Sayfanın altına büyük harflerle:
"BU ALBÜM SADECE BİZİM DEĞİL ARTIK. SEDAT'IN, HATTA TÜM SUSKUNLUKLARIN SESİ OLACAK" ekledim.
Kalemi kapattım, gözlerimi de merhaba huzur...
...
..
.

Derya Deniss

Bu parça belki biraz ağır kaçacak ama bu şekilde yorumlayabilirim diye düşündüm.

Bir Yanım Mavi Yosun Çalkalanır Sularda

Derya Deniss

Özlem Rıhtımı · Neşe Karaböcek

Albüm, Deli Gibi Sevdim

℗ 1977 Kervan Plakçılık Kasetçilik


Katmer katmer açıl gönül bahçemde
Bir ipek çevre ol fakir bohçamda, fakir bohçamda
Leylâ'yım, Mecnun'sun dertli bahçemde
Kapımı yeniden çal usul usul, çal usul usul
Nazlı kuşlar gibi kon dallarıma
Sevda sepetime dol usul usul, dol usul usul
Yağmur ol göklerden yağ ellerime
Ayışığı gibi

 :vay
Bir Yanım Mavi Yosun Çalkalanır Sularda

Nesly Su

Alıntı yapılan: Derya Deniss -  02 Ekm, 2025, 08:39 Ö.SBu parça belki biraz ağır kaçacak ama bu şekilde yorumlayabilirim diye düşündüm.


Bir parça evet, itiraf etmek gerekirse Metallica'nın One parçasından esinlenilerek yapıldı.
Yakında Prömiyerde her şey ortaya serilecektir efenim... 

Derya Deniss

Merakla beklemekle birlikte, edebiyat ve şiir köşesinde paylaşmam gereken bir şiiri,
izniniz olursa paylaşayım burada...

Yaşayan her şeyi görür cümlesi ile sözü başlatayım.


 :vay
Bir Yanım Mavi Yosun Çalkalanır Sularda

Nesly Su

Alıntı yapılan: Derya Deniss -  13 Ekm, 2025, 10:26 Ö.SMerakla beklemekle birlikte, edebiyat ve şiir köşesinde paylaşmam gereken bir şiiri,
izniniz olursa paylaşayım burada...

Yaşayan her şeyi görür cümlesi ile sözü başlatayım.


..
.
Satırlarımda kabullenişle direniş arasında gidip gelen bir bilgelik var.
"Kime göre neye göre Sus beee" derler kesin.
Geçen zamanın ağırlığına rağmen içimde hâlâ bir "devam etme" gücü olanilir diye düzelteyim o halde.
aslında demem o ki;
Biz o yolun yarısını çoktan geçtik, eleğimizi duvara asma vaktini erteliyoruz hala demeliydim işte.
Bazen çok konuşuyor ve laf kalabalığı yapıyorum af ola...
:)))

Hızlı Yanıt

Not: Bu ileti bir moderatör tarafından onaylanmadan görüntülenmeyecektir.

Adı:
E-Posta:
kısayollar: göndermek için alt+s veya önizleme yapmak için alt+p'ye basın